Pazartesi, Ekim 31, 2016

Ülkemin Irmakları



Cemal Süreya, güzel yazmış,  “Ülkemin ırmakları dışarı akar / Neden bilmem can havliyle akar” diye. Kader gibi. Başa sarıp duruyoruz. Her gün bir şey oluyor, baka baka karartıyoruz birbirimizi, nasıl olacak diyoruz, niye?, yarın ne olacak, nereye varacak? 
 
Türkiye'de demokrasiyi, hoşgörüyü, insan sevgisini, fikir özgürlüğünü muktedirler değil muhalifler, sağcılar değil solcular, erkekler değil kadınlar, eli silahlılar değil eli kalem tutanlar, çoğunluğa tapanlar değil azınlıkta kalanlar, vicdanlılar, kalbi olanlar, utananlar yaşatıyor.

Pazar, Ekim 30, 2016

Allah Derdini Artırsın


Lise'de bir gün okuldan kaçtık, kapılar kilitleniyordu, pencereden, epeyce yüksekten aşağı atladık, gizlendik, bekledik, koştuk, başka bir ufka çıktık. Aşıklar Tepesi denen yerde, neredeyse birdenbire, biz kahveye kağıt oynamaya giderken, karşımıza Kur'an okuyan bir adam çıktı. Bizi çevirdi, lafla sözle, yanına oturttu. O günlerde bizim oralarda Dersaneler açan, oralarda Abilikler yapan Nurculardan biriydi. Bizimle, sahiden durduk yere, Allah'ın varlığını yokluğunu tartıştığı, Allahın varolduğunu ispatladığı ezberlenmiş bir konuşma yaptı. Biz öğretmenlerden kaçıyoruz, karşımıza bir başkası çıkıyor, o kısmı geçiyorum. İlginç bir şey söyledi, bir arkadaşımızla, "dert iyidir, Allah insanın derdini artırsın" filan diyerek tasavvufu konuştu.

Sufilere göre dert, gerçek aşktır, gerçeğe ulaşma derdidir. Dert, insanın sahici bir hayır duasıdır. "Dertli Dolaba binesin" deyişi, o sebeple ilenme değildir. Tabii biz bu deyişi, sonradan tekrarlayıp durmuş ve bunu espriye dönüştürmüştük. Adam Sufi filan değildi, üç beş gün sonra gördük, yol kenarında park ettiği arabasına, bir Mercedese biniyordu. Sanıyorum, sufi gibi giyinerek, o tepede, o ayazda Kur'an okumak ona iyi geliyordu.

Ne zaman hayat, şimdi olduğu gibi kararsa, dertler büyüse, uykusuz, gamlı, gasavetli, ağrılı olsa "Allah derdini artırsın" lafı gelir aklıma. Hafiften de, o Sufiyi hatırlayarak gülümserim.

Son iki ayda onbinlerce insan işsiz kaldı, binlerce okul ve kurum, öğretmensiz, hocasız, personelsizler. Sahici bir nitelik kaybı yaşıyoruz. Görünen o ki, demokrasiden de vazgeçilmiş durumda. Hak arama özgürlüğünün insanların elinden alınması, üniversitelerde demokratik seçimlerin kaldırılması, suçun şahsiliği ilkesinin gözardı edilmesi, ifade özgürlüğünün sınırlanması, saymakla bitmiyor, öyle çok kötü şey oluyor ki anlatılır gibi değil. Yazık hepimize.

Soru şu, böylesi bir hayat ne kadar daha sürdürülebilir... 

Çoğu insan, bir yerden patlayacak, bu kadar mağdur varken bu kadar iç savaş gerginliği yaşanırken illa ki yoldan çıkılacak diyor. Kimileri, böyle gidecek, yaprak kımıldamayacak, paranın varlığı kavgayı önleyecek, insanlar oluruna bırakarak yaşayacaklar diyor. 

Bence ikisi de olacak, ilk senaryoya göre, seçimde ya da referandumda, taraflar evet-hayır ölçüsünde birbirlerine düşmanlaşacaklar. Bu durum, ülkedeki gerginliği katbekat artıracak. Çatışmalar ve bombalar dinmeyecek. İkinci senaryoda, insanlar, içinde bulundukları refahı kaybetmek istemeyecek, oluruna da bırakacaklar, geçici bir durum gibi görmek isteyecek, en çok çocukları için korkacaklar. Kendilerine dokunana kadar suskunluklarını sürdürecekler. 

Çare, doğal olarak demokraside, yüz yıldır, bir biçimde denediğimiz, eğitimini aldığımız, eğitimini verdiğimiz, hayatımızı zenginleştiren çoğulculukta... Bundan geri adım atmamamız gerekiyor. 

Bence daha çok konuşmalıyız. Sakince, kimseyi düşmanlaştırmadan, düşmanlıkla karşılaşacağımızı bilerek, sukünetle demokrasiyi, hak arama özgürlüğünü, suçun şahsiliğini, ifade özgürlüğünün anlamını, tek tek kıyaslayarak tekrar tekrar anlatmalıyız.

Ben sufilere inanmam, onları birer roman kahramanı gibi görürüm. Allah derdimizi artırsın diyen, sufilik pozu yapan adama hiç inanmadım, işte Müslümanların gerçek yüzü filan gibi bir öfkenin mezesi de yapmadım. Herkes yoluna gitti.

Burası büyük bir ülke. Herkesin istediği gibi ve birlikte yaşaması mümkün. Öyle ya da böyle, metropollerde bunu bir biçimde başarıyorduk da...

Konuşalım, benzerlerimizle değil başkalarıyla daha çok konuşalım.

Cumartesi, Ekim 29, 2016

Çizgilere Derkenar 3


Nezih İzmiroğulları 1922 doğumlu. Lise mezunu. İkinci Dünya Savaşının zorlu koşullarında önce iki sene Akademiye gitmiş, sonra üç sene Edebiyat Fakültesinde Alman Dili okumuş ama çalışmak zorunda olduğundan üniversiteyi bitirememiş. Ramiz’in teşvikiyle ilk çizgileri 1941’de Karikatür’de yayınlanmış. Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi'nde, devrin ünlü Türkiye Yayınevi'nde çalışmış. Milliyet’in yeni kuruluşunda Abdi İpekçi ile çalışmaya başlamış. Gazete ressamlığı yaparken 1958’de İpekçi’nin ısrarı ile bulmaca köşesini de hazırlamış. Haftalık ilavelerdeki yarım sayfa büyük kare bulmacaları sanıyorum ilk hazırlayan Nezih İzmiroğlulları’dır. 1968’de Uzan ailesinin çıkardığı Yeni İstanbul gazetesine geçen ekipten biri oluyor. Gazete, çalışanlarına vaad ettiği yüksek maaşları veremez olunca önce Cumhuriyet’e, sonra 1973’te Tercüman’a geçiyor. Gazete ressamlığı, günlük bulmacalar dışında küçük çeviriler de yapan sanatçı seksenli yıllardan itibaren serbest gazeteci olarak dışardan çalışmaya başlıyor vs

2005 yılında vefat eden Nezih İzmiroğulları’nın gerçekten çok özenilmiş sabırlı illüstrasyonlarına gazete sayfalarında sayısız kez rastlamış ve her defasında gösterdiği emeğin hatırlatılması gerektiğini düşünmüşümdür.




Ellili yıllarda gazetelerde yaygınlaşan renkli-resimli Pazar ilaveleri pek incelenmiş değildir. Baskı tekniklerinin yetersizliği nedeniyle fotoğrafın -yeterince var- ol(a)madığı bir hayatta renkli resimler-illüstrasyonlar görsel olarak olağanüstü etkili olmuştur.

Çizgi romanseverler, o yıllarda yayımlanan Pekos Bill'in nasıl anlatıldığını hatırlayacaktır, hikâyeden çok renkli sayfaları konuşulur. Renkli gazeteler ve dergiler, ilk kez o tarihte, o yoğunlukta evlere girmeye başlamıştır.

Lafı, yukarıdaki Ratip Tahir çalışmasına getireceğim. O Pazar ilavelerinde en az yarım sayfa büyüklüğünde –herhangi bir esprisi ya da alt metni olmayan- böylesi hafif erotik işlere rastlanıyor. Kadın-erkek ilişkileri, mutlu-mesut genç kadın resimleri resmediliyor. Ratip Tahir gibi siyasi mücadelenin içinde var olan, sahiden sert Menderes karikatürleri çizen bir virtüözün bu tür işlerini itiraf edeyim pek anlamlı bulmamışımdır. Çok da özenilmiş, hemen anlaşılıyor.

Akbaba’da da bu tür işler yayımlanır ama hemen altında fıkra gibi bir diyalog yer alırdı. İki kişi konuşur, biri bir şey söyler diğeri de ters yüzü edici bir ironi yaparak lafı patlatırdı. Resimle esprisi arasında bir bağlantı yok gibiydi. Aynı espri bir başka resim altında da kullanılabilirdi.

Pazar ilavelerinde bu da yapılmıyor, en azından Ratip Tahir bunu yapmıyor. Örneğin bu resimde gençler birdirbir oynuyorlar, ee ne var bunda diyebilirsiniz… Ben de bunu söylüyorum zaten, ne amaçlandığı doğrusu pek açık değil…Yarım sayfa resim, altında espri ya da açıklama da yok.  Öte yandan erkeklerin yüz ifadeleri ve genç kızların o kadar yükseğe sıçraması ilginç elbette…

[Her iki yazıyı da 2006'da yazmışım]

Cuma, Ekim 28, 2016

Çizgilere Derkenar 2


Yeni Sabah gazetesinde yayınlanan Cafer ile Hürmüz bantında ilginç bir bölüme rastladım (1959 yılı). Dizinin çizeri Altan Erbulak, sert bir eleştiride bulunmuş: "Bunlar halk filan diil, sürü bunlar" diyerek ağır sözler sarfetmiş.

Mizahla ilgili değerlendirmelerde geçmişte çizerler her ne olursa olsun halkı eleştirmezdi denir; bu saptamayı bütünüyle yadsıyor değilim, evet, eski dergileri karıştırırsanız, güçlü bir iyimserlikle, halk neylerse güzel eyler diyen bir yaklaşımla kolay karşılaşıyorsunuz.

Peki yukarıdaki bant nerden çıktı derseniz...

Altan Erbulak gibi sahiden iyimser bir isim bile bu eleştiriyi yaptığına göre bu değerlendirmeyi yeniden düşünmek gerekiyor, en azından istisnalar olduğu düşünülmeli.

1959 yılında Demokrat Parti tüm yapıp ettiklerine karşın iktidarı kaybedecek gibi gözükmüyor, belki onun karamsarlığı da var bu sözlerde.

[Yazıyı 2006'da yazmışım]


Abdülcanbaz'ın 1960 sonunda yayınlanan bir macerasının ilanı ilginçmiş. Amerikan Kovboyları ve Aslan Abdülcanbaz, maceranın ismi. "Aslan" vurgusu tebessüm ettiriyor insana. Turhan Selçuk, Abdülcanbaz'da seriyal filmleri mantığını hep izlemiştir. Otuzlarda, kırklarda çocukların, gençlerin filmdeki jöne, kahramanlık yaptıkça "aslan oğlan" diye seslenip, alkış tuttukları hep anlatılır, yazılır.

Maceranın tanıtım metni ise şöyle: "Hanımların bellerini korselerle sıktıkları, Beylerin saçlarını briyantinleyip omuzlarını vatkalarla genişlettikleri bir devirde iki güçlü adam Abdülcanbaz ve Tarzan sahradan geliyorlardı. Onların ne omuzlarında vatka ne de saçlarında briyantin vardı…" 

Başka türlü bir erkeklik nitelemesi.

[Yazıyı 2006'da yazmışım] 


Büyülü Rüzgar'ın Ocak sayısında (2009) hoş bir şey yapmışlar ve Alex Raymon'dun 100.doğum yılı vesilesiyle bir yazı yazmışlar. Yazıya göz atarken Raymond'un Dedektif Nik dizisinde çok çizdiği, şık spor arabası Mercedes 300SL ile kaza geçirip öldüğünün yazıldığını farkettim. Önemli mi diyebilirsiniz? Coçuk yaşta bu ölümle ilgili bir yazı okumuştum. Sonra başka yazılar da okudum, 300SL değildi, Corvette'ti...

Hemen ulaşacağım kitaplara baktım. Hafızam beni yanıltmamıştı. Raymond, 300SL'e değil, yakın arkadaşı Stan Drake'in arabasına, 1956 model Chevrolet Corvette'e -denemek için- binmiş, sürat yaparken bir ağaca çarpmış ve ölmüştü. Kazada arabada olan Drake de yaralanmasına rağmen kurtulabilmişti. Yanlış yazılmasıyla çok ilgilenmiyorum aslında. Benim ilgimi çeken şu, büyük bir sanatçının biyografisinde bir araba modelinin işi nedir?

Yazıyı yazan arkadaşların internetten malumat derlediğini düşünerek bir tarama yaptım. Sayısız kaynak birbirlerini yinelediğinden bu araba markası/modeli isim olarak geçiyor. Hatta Craig Yoe adlı birinin yazdığı Clean Cartonist's Dirty Drawings adlı kitapta Raymond'un 300SL ile öldüğünü de söylenmiş. Yani sadece bizimkiler yanlış yazıyor değiller.

Raymond, o dönem Amerikasında en çok kazanan sanatçılardan biri. Tipik bir playboy, spor arabalar, güzel kadınlar, şaşalı bir yaşam ve hız tutkusuyla tanınıyor. Dramatik ölümü ülkede üzüntü yaratıyor ve büyük de ilgi çekiyor. Biyografilerde ölümüyle ilgili ayrıntılar verilmesi boşuna değil, kolektif hazıfada yer ediyor çünkü; pahalı ve hızlı bir araba, hız denemesi ve gazetelerde ağaca toslamış bir araç resmi.


Çeyrek asır önce İngilizce bir kitap bulmuştum, fotokopilemişim. Kitap, çizgi roman hakkında çıkmış gazete küpürlerinden oluşuyordu. Adamın biri geçen yüzyılın başından itibaren küçük haberleri, röportajları, değinmeleri makaslayrak kesip saklamış, biri de bunu aynen yayınlamıştı. Bütün çocukluğum boyunca benzer bir şey yaptığım için çok hoşuma gitmişti.

O küpurlar, yarım yamalak, doğru yanlış haberler başka bir kaynak olmadığı için önemli. Çizgi roman önemsenmediği için o tarihlerde derli toplu malumat yok. Mal bulmuş mağribi gibi her ayrıntının üzerine atlanıyor. Gazetelerdeki o haberler pek çok kaynakta kesinmişcesine aktarılmıştır.

1970 öncesinde çizgi roman ile ilgili her kitap bu eksiklik ile maluldur. Koleksiyoncuların romantik ve nahif saplantıları kesin bilgiler gibi kullanılmıştır. Dedektif Nik'i 300 SL arabasıyla çizen Raymond'un 300 SL ile öl(dürül)mesi ve daha önemlisi bir sanatçının biyografisinde bir araba isminden söz edilmesi bu sebeple tuhaf değil.

[Yazıyı 2009'da yazmışım] 

Perşembe, Ekim 27, 2016

Ülkü Tamer, Larry Yuma'ya Karşı



Ülkü Tamer’in Yaşamak Hatırlamaktır başlıklı anı kitabını okuyorum (YKY, 3.Baskı, 2004). Rahat okunan, iyimser bir kitap. [Milliyet Çocuk ile ilgili anılarını, ilginç bulduğum ayrıntıları paylaşacağım.]

Tamer, Milliyet Yayınlarından aldığı teklifle yayınevinin başına geçiyor, çok geçmeden çocuk dergisini yeniden çıkartmaya soyunuyor. Dergi, daha önce gazetenin ilavesi olarak çıkmış, ilgi görünce bağımsız olarak yayımlanmış ve süreç içerisinde düşen satışları nedeniyle kapatılmış. Bugünle kıyaslamak gerekirse dergi kapandığında 5,ooo satıyormuş. Tamer, çocuk dergisinin yetişkinler için nasıl hazırlanıyorsa-çıkıyorsa aynen öyle yayınlanması gerektiğini düşünmüş, dergiyi de öyle biçimlendirmiş (…) Hazırlıklar sürerken tiraj kaybettiği için kapanan derginin editörü-yöneticisi Cemal Hoşgör ile konuşuyor. Hoşgör, Ülkü Tamer’in görüşlerine katılmıyor ve bu türden bir çocuk dergisi olamayacağını savunuyor; sonunda anlaşır gibi görünüyorlar ama Hoşgör ekliyor: [Bir İngiliz çizgi romanını kastederek] “Örümcek Adam’ı mutlaka koyalım. Çocuklar en çok onu seviyor”.   

Ülkü Tamer, Hoşgör’ün yanıldığını anlatmak için bir parantez açıyor “Bir süre sonra derginin eski okurları arasında yaptırdığımız bir soruşturma, Örümcek Adam’ın en sevilmeyen dizi olduğunu ortaya çıkaracaktı”. Hoşgör ile anlaşamıyorlar, Ülkü Tamer kafasındaki dergiyi çıkartabilmek için nasıl uğraş verdiğini göstermek için anlatıyor bunu. Hoşgör, çizgi roman ağırlıklı bir dergi düşünüyor ve öyle bir maket hazırlıyor: “Çocuklar böyle dergi istiyor”

 Ülkü Tamer, çok açık, çizgi romanı sevmiyor, çizgi roman önerenlere “peki ama biz de çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmazsak, kim yapacak bunu” diyor. Dergi çıktığında, hayal kırıklığına uğruyor ve  en sevilen köşe Larry Yuma çizgi romanı oluyor. Ülkü Tamer, kendi deyişiyle yılmıyor, altı ay sonra yapılan yeni soruşturma (anket) sonuçları karşısında kendi deyişiyle “nerdeyse hüngür hüngür ağlayacak” gibi oluyor. Larry Yuma altıncılığa düşmüş çünkü.  

Anı kitaplarının tipik hikâyeleştirme biçimi: hep eşik noktaları var, hep bir şeylere rağmen başarılar kazanılıyor. Ülkü Tamer de satışlarının nasıl arttığından bahsederken karşılaştığı güçlükleri sıralıyor, bir başarı hikâyesi anlatıyor.  

Larry Yuma altıncılığa düşünce, başlangıçtaki kadar ilgi görmez olunca şöyle bir şey çıkıyor sanki, çocuklar çizgi roman okumayı bırakmışlar veya Milliyet Çocuk çizgi romanı kaldırmış ya da azaltmış. Değil elbette. Hiçbiri olmadı, Milliyet Çocuk, çizgi romansız varolmadı, olamazdı da.

 Çizgi romana gösterilen ilgi karşısında kendini kötü hisseden birinin çizgi roman yayımlıyor olması nasıl bir ıstıraptır kim bilir? Hem, o çizgi romanları okuyarak büyüyen çocuklar için üzülmemek elde değil (!?)  

Ülkü Tamer, çizgi romanı bir yozlaşma noktası olarak gördüğü o yılları tekrar düşünürse, kültür adamlarının tek boyutlu ve mutlak çizgi roman sevmezliğini hatırlayacak, etrafındaki insanların, çevresinin anlattığı kadar kendisine karşı çıkmadığını, aksine çizgi roman sevmezliği nedeniyle desteklendiğini sanıyorum kabul edecektir. 

 [Yazıyı, 2006’ta yazmışım]

Çarşamba, Ekim 26, 2016

Alayına İsyan


Sefa (Sofuoğlu) ile yeni bir çizgi romana başlıyoruz. Bu ay Kafa’da sonlanan İrem’i Beklerken’in yerine başlayacak Alayına İsyan, Ejder ve Neco isimli iki işsiz gencin serüvenleri.  Yaşanan zamanı anlatmak istedik diyelim. Yine gevezelikler, yine savrulmalar, yine üstüme gelme İstanbul halleri...

Severek yazıyorum; iş güç yığılıyor, hep bir şeyleri yetiştirmeye çalışarak geçiyor ömrüm ama küçük nişler oluyor hayatta. Alayına İsyan,  şu aralar benim için böyle bir niş.

Kasım'da Kafa'da...

Pazartesi, Ekim 24, 2016

Dün


Dün Ankara ÇSM'de bir panelde Aziz Nesin'i konuştuk. Doğrusu, arkadaşlar iltifat ettiler, o masada, o panelde olmamam gerekirdi sanki, sergiyle izleyicilik dışında bir ilgim olmadığı için, hariçten gazel okudum ister istemez. Herkes, sergiyi ve Aziz Nesin Arşivini konuştu, ben ilintilendirmeye çalışarak bir Aziz Nesin portresi çizdim.

Bu tür toplantılarda yer almadan, olabildiğince kaçarak yaşıyorum. Niye oradaydım derseniz, çok istediğim şeylerden biri, bir Aziz Nesin kitabı yazmak. Ucundan kıyısından Aziz Nesin'i konuşmayı seviyorum, vesile ederek bir makale çıkarırım ümidiyle konuştum.

Umarım yazarım, o kitaba bir bölüm yazar gibi yazarım.

Cuma, Ekim 21, 2016

Sinir Uçları


Bunca zaman içinde benim anladığım şu. İnsanlar, makalede cümleye, cümlede sözcüğe takılıyorlar, ancak o kadar okuyorlar. Öğrenmek ve anlamak için değil, bildiklerini teyit etmek için okuyorlar.

Haklı çıkmak için, haksız çıkarmak için okuyorlar. Okur gibi yapıyorlar.

Okuduklarının sinir uçlarına iyi gelmesini istiyorlar. Okuduklarına sinirlenmeyi seviyorlar, yok sinirlenmezlerse, yok sinirlenmeyip neşelenirlerse, okuduklarına birilerinin illa ki sinirleneceğine inanıyorlar, birilerine kapak olmuş filan diyorlar.

Geçiyor ömrümüz...

Müptezeller


Güzel olmak isteyen alkolikler, berduşlar, kardeşler… Zembereği boşalmış hayat memat ezberleri, tek gözlü geceler. Yeraltının karın gurultusuna, belalı bir gündüze sarılan cuaralar.

Müptezeller, uğultuların, yoksunluğun ve kaybeden delikanlıların romanı. Lime lime, ufalanarak.
Emrah Serbes, kenarların soluğunu, dünyaya katlanamayan, kendine gömülen çocukları haykırarak anlatıyor.

Yaz biter, güz biter, hep kış gelir.

Perşembe, Ekim 20, 2016

Çarşamba, Ekim 19, 2016

Payidar 8


"Sahayı görünce içim titriyor resmen... Hani gençken sevdiğin kızı görünce iyi hissedersin ya..."

Payidar, her ay Fitbol'da... Berat (Pekmezci) çiziyor, ben yazıyorum.

Pazartesi, Ekim 17, 2016

Sait ile Orhan


Takvim için görsel karıştırırken rastladım, tarihinden emin değilim, Cumhuriyet'in hafta sonu, muhtemelen pazar ilavesinde çıkmıştı. Orhan Kemal ve Sait Faik, neşeyle içmekten söz ediyorlar (Semih Poroy, Haritada İki Nokta, 1988?). 

Yıllar önce Erdir Zat'ın editörlüğünü yaptığı Rakı Ansiklopedisine çizgi romanda rakı maddesi yazmıştım, kısa bir şeydi haliyle... Dergileri karıştırdıkça, daha kapsamlı yeni bir makale çıkabilirim  iştahına kapıldım. Hayal tabii, işten güçten dolayı hayal...Belki üç dört yıl sonra...


Cumartesi, Ekim 15, 2016

Mezarlık Kitabı


Mezarlık Kitabı, tipik bir Gaiman evreni içeriyor. Roman, gece yarısı girdiği evdeki herkesi katleden katille açılıyor; evin ve ailenin en küçüğü, yeni yürümeye başlayan oğlan çocuğuysa yakındaki mezarlığa giderek peşindeki katilden kurtuluyor. Mezarlıktaki ruhlar, aralarında tartışarak çocuğu kurtarmakla kalmıyor, yanlarında büyütmeye karar veriyorlar. Böylece, Kipling’in Orman Kitabı havasında, bir yanda mezarlıktakilerin  dünyayla ilişkisi, diğer yanda bir çocuğun büyüme ve gerçek dünyaya hazırlanma hikâyesi anlatılıyor. Romanın çocuklar için yazıldığı sanılmasın. Evet, Gaiman, pazarlama işlerini sevdiğinden çocuklar için ayrı bir versiyon çıkarmıştı ama Tim Burton ne kadar çocuksuysa, Mezarlık Kitabı o kadar çocuksu. O versiyonla hatırlanmayacak.

Gaiman, Sandman’le ünlenmiş, eskisi kadar olmasa da çizgi roman dünyasının hep içinde olmuş biri, her kitabında çizgili tercihlerde bulunuyor, Charles Vess’le çalışıyor örneğin. Mezarlık Kitabı’na Dave Mckean illüstrasyonlar çizmişti. Kitabın çizgi roman uyarlamasının yapılması sürpriz değil bu bakımdan. Edebiyatta sözcüklerle ilerleyerek anlatırsınız; çizgi roman karelerle, diyalogla yürür. Uyarlamalarda ister istemez özgün metin farklılaştırır. Uyarlamayı bir başka ünlü çizer Craig Russell yapmış ve bana kalırsa hakkını vermiş. İyimser renk seçimleri, romanın neşeli ve masum havasını doğru göstermiş. Tek tek bakılırsa çekinceler konabilir; romanda Silas’ın kim ve ne olduğu finale kadar anlaşılmazken, çizgi romanda görür görmez anlaşılan bir klişeyle tipleştirilmesi eleştirilebilir belki. Çok değil bu çekinceler. Popülerliği ve tekinsizliği iyi hesap edilmiş modern bir masal, başarılı bir uyarlama ve iyi bir çizgi roman okumak isterseniz, Mezarlık Kitabı doğru seçim.
Related Posts with Thumbnails