Perşembe, Eylül 29, 2016

Payidar Fitbol'da


Payidar, her ay Fitbol'da... Berat (Pekmezci) çiziyor, ben yazıyorum.

Çarşamba, Eylül 28, 2016

Garip Bir Dünya


Nihat Abi'yi kaybettikten sonra taziye mesajları, telefonları alıyoruz.

Bir tanesi güzel başlayıp, başka bir ruh haliyle geliştiği için paylaşmak istedim. Biri roman dosyası göndermiş ve şöyle yazmış: "Bu çalışmamı inceledikten sonra eğer basmak isterseniz, çalışmamın girişine bir sayfada görünmek üzere  "Nihat TUNA Anısına" (yazısı yazabilir) veya bu konuda sizlerin önereceği Merhum Nihat Bey hakkında bir kaç söze de yer verebilirim..."

Şaştım kaldım, ayıp bile değil bu. Daha fena.

Bir insanı tanımıyorsun, başsağlığı diliyorsun ama sonra asıl derdine dönüyorsun. Bir romanım var, bu romanımı yayınlarsanız, romanın başına Nihat Tuna ile bir yazı yazabilirim. Yok eğer yayınlamazsanız, böyle bir yazı yazmam.

Nedir bunun adı? Havuç koklatmak mı?

Geçenlerde, üniversiteden atılanlarla ilgili yayınevinin duyurusunu paylaşmıştım, biri, dosyası bizden reddedilen biri, ilgisiz biçimde, romanından, dosyasından bahseden kahırlı bir şeyler yazmıştı altına. Sonra mail de attı bana. Baktım, 18 ay önce yazışmışız, kitabı da bir yerden çıkmış üstelik. 18 ay bekliyorsun, insanların işten çıkarıldığı zor bir zamanda, ilgisi olmayan bir hırsla, kendini tutamayıp langır lungur şarlıyorsun. İnsan anlamlı, haysiyetli şeyler için tartışmalı, edecekse bunlar için kavga etmeli, talepte bulunmalı. Ben bu hırsı, bu körlüğü anlayamıyorum.

Garip bir dünya bu...

Salı, Eylül 27, 2016

Sağ Elim Doluydu


Sokağın, apartmanın, yeni taşınan komşu kızların, Allahsız ateistlerin, cep mesajlarının, kına gecesinin, kısa filmlerin, gözyaşının, bakkalın, annelerin ve kavgaların sesiyle Uğur Mıstaçoğlu. Biraz şaşkın, çokça neşeli ve epeyce geveze. Sonra patlayan tekerler. Sonra hevesler. Sonra rüyalar.

Sağ Elim Doluydu kısa, iyimser hikâyeler. Güneş her gün doğuyor, gerisini âşıklara sorun.

Pazar, Eylül 25, 2016

E Güzel


E güzel demiştir manzarayı görünce, burası iyi. Bir yıl önce bir vasiyet yazmış, Trakya'da bir köy mezarlığına defnettik Nihat Abi'yi...Çok evvelden gezip bellediği bir yere. Yattığı yerden "resim" buydu.

Cuma, Eylül 23, 2016

Canım Abim

Dün konuştuk, iş konuştuk, derdini, hastalığını konuşmayı sevmezdi, yine iş konuştuk, haberdar ettim. Ama içim cız etti, çocuklara söyledim, sesi hiç iyi değil dedim. İyi değil. Aylardır iyi değildi halbuki, hiç bir şey olmamış gibi çalışıyordu. Bekliyorduk, korkuyorduk.

Neşeli bir gürültüydü Nihat Abi, "e güzel"di, nezaketti, dermandı, rüzgarı gördü mü denize açılan yelkenli gibiydi. Tıkır tıkır işlerdi. Pencereydi, gündüzdü, ev sahibiydi. Oğlan çocuğuydu gülerken, muzipti, şikâyet makamıydı, gölgesi üstümüze düşen yol arkadaşımızdı, yağmur hafifliği. Nihat Tuna, benim canım abimdi. Ezberimiz bozuldu.

Çarşamba, Eylül 21, 2016

İstanbul'da Bir Çizgi Roman Festivali

link

Bir Bilgilendirme Notu


Dün, Devr-i Alem'den eski bir Fransız çizgi romanı aldım. Otuz yıl öncesinden, Clavé'nin çizip, Guy Vidal'ın yazdığı ünlü Sang D'arménie. Şöhreti, 1915'i anlatmasından. Bildiğim, kütüphanede incelediğim bir eserdi. Görünce hemen aldım. İyi çizilmiş, o döneme özgü serüven kalıplarını iyi kullanmış, mainstream bir çizgi romandır.

Albümün içinden ilginç bir kağıt çıktı, aşağıda onu göreceksiniz. Albüm, 1985'te çıktığında Brüksel'den, Dışişlerinden bir görevli, üst yazı yazarak, kitabı Ankara'ya göndermiş. Bir tür bilgilendirme notu. Albüm, anlaşılan o ki, dışişleri çöplüğünden sahaflara düşmüş.



Salı, Eylül 20, 2016

Piknik


ResimliTürkçe Edebiyat Takvimi 2017'de Piyale Madra'nın eşsiz bantı Piknik yer alacak, sevenlerine ve meraklısına duyurulur.

Mavinin Reddi


Bir renk neyi reddedebilir; yahut bir ressam, resimlerinde maviden başka renk kullanmayarak ne anlatır? Üstüne üstlük “Marat’nın Ölümü” gibi ölmüşse... Diyelim bu sorular cevaplandı, Marat’dan bihaber bir başkomiser nasıl olur da bunun bir cinayet olduğunu düşünür? Soruşturduğu tüm cinayetlerde aşklarını ve unutamadıklarını bularak, peşinde ağır bir yük sürükleyerek, her taşın altına baka baka…

Ahmet Karcılılar, tuhaf bir ölümü anlatırken okuyucuya bir resmin monografisini sunuyor. Mavinin Reddi uzun bir sessizliğin ardından gelen derin, akıntılı, sert bir polisiye.

Pazartesi, Eylül 19, 2016

Error!


Bir yerde hata yaptığımı düşünüyorum.

Orhan Kemal



En Eski Yüz


Ay batarken, ay susarken… Uzun ve eski acılarla sokaklar, siluetler, arsız gözler, kimsesiz sesler, dolmuşun kokusu, başka türlü olsaydı acısı, kuytu pencereler, ölmeye yatan aşk. Radyoda şarkılar şarkılar…

Pelin Buzluk, şehrin en koyu gecesinin öykülerini yazıyor En Eski Yüz’de. Kuruyan, gelip geçen. Doğan güne karşı. Hayat, izbe bir meyhanede tek başına bir kadın…

Pazar, Eylül 18, 2016

Son Okuduklarım 6


Bayramda okuduklarım. Yine bir Fournier okudum. Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam'da bu defa erken yaşta kaybettiği babasını anlatıyor Fournier, her zaman küçük şeyleri odaklanmayı seviyor ama bilmiyorum, bu defa, etkilemedi beni, tekrarlar vardı filan. Capote, sevdiğim bir yazar, filmini seyrettiğim için Tiffany'de Kahvaltı'yı bir türlü okuyamamıştım. Romanı okurken de aklıma hep film geldi. Karakterlerin sivrilikleri, kurnaz mı demeli, ürkek öfkeleri, hazcılıkları etkileyici. Nihad Siris'i ilk kez okudum, fırsat buldukça Arap romancıları okuyorum. Gevezelikleri, evlerde geçen sıkışmışlıkları, siyasetle yakınlıkları, doğrudan konuşmaları ilgimi çekiyor. Sessizlik ve Gürültü, bu bakımdan bana iyi geldi. Paul Kirchner, ilk gençliğimden, Amerikan Heavy Metal'den bildiğim bir çizer, balon ya da anlatım kutusu kullanmadan anlatılan karanlık bantlar çizerdi. Otobüs'le tanınırdı. Fransızca baskılı bir toplaması Le Bus. Güzel ve tuhaf bir çizgi romandır.

Cumartesi, Eylül 17, 2016

Öğretmenin Grev Hakkı


Türkiye'de Fransızca eğitim veren okullar var. Hiç şaşmaz, çocuklar okula gelir ve Fransız öğretmenlerinin grev yaptığını, o gün ders işlemeyeceklerini öğrenirler. O kadar olağandır ki bu, öğretmenin çalışma koşullarını iyileştirme talebidir, normaldir, olabilir bir şeydir. Ve bu hak talebi, eğitimin bir parçasıdır.

15 Temmuz'dan sonra, bu ayın başında, OHAL kapsamına alınarak, aylar önce bir günlüğüne grev yapmış, tamamı Kürt ve Solcu olan öğretmenler açığa alındılar. Kamuoyu, bu açığa alınmanın 15 Temmuzla ilişkili olduğunu sanabilir, bir ilgisi yok.

Yüz yıl önce, seksen yıl önce, altmış yıl önce gazetelere dergilere bakarsanız "grev yapmak suçtur", "değildir", "Türk grev yapmaz", odur budur, kırk türlü yazı ve tartışma bulursunuz. Kimse bunun bir hak olduğunu düşünmez, bunun hıyanet, terör, saman altında su yürütme olduğunu filan iddia eder. Grev diyen komünisttir, Allahsızdır, vatansızdır şu bu...

Ne değişti? Eğer birileri grev yaptığı için işten uzaklaştırılıyorsa pek bir şey değişmemiş demektir. Eğitim nasıl başlayacak, kim girecek derslere bilen ve hesap eden var mı bilmiyorum. Esip gürleyen çok. Öğretmenler, üç ay boyunca maaşlarının üçte ikisini alacak, ama okula giremeyecek, görevlerini yapamayacaklar. Üstelik hak da arayamayacaklar. Özal dönemi olsaydı, sorulurdu, hem maaş alacak hem çalışmayacak hem de benim vergilerimle ohooo diyen liberal de kalmadı ülkede. Her bakımdan zarar-ziyan. Onbinlerce insanı mutsuz ve huzursuz etme hakkını, yüzbinlerce öğrenciyi boş geçecek derslere mahkum etme keyfiyetini nereden buluyorlar?

Fransız okullarını ve oralarda öğrenci olanları düşünün. O çocuklarla, pazartesi okullarına gittiklerinde öğretmenlerini bulamayacak, devlet okullarındaki öğrencileri karşılaştıralım mı? Aynı ülkede yaşıyorlar halbuki değil mi?

Anneannem, en kötü şeyin yoksulluk değil, zenginken yoksullaşmak olduğunu söylerdi. Yoksulun, yoklukla ilişkisi bir alışkanlıktı, oysa zenginken fakirleşen biri, tadını aldığı bir şeyi kaybediyordu.

Grevin yasak olduğu bir dünyayla, grevin hak olduğu bir dünya farklıdır. Biz bu hakkı kazanmış ve ona göre yaşamaya alışmış bir toplum olmuştuk. Demokratik hakların farkına varan bir memlekete, bunun aksini söylemek ve buna inandırmak kolay değildir.

Olur, olabilir, olmaz değil diyeceğimiz şeyi kanırttıkça kanırtıyor, üstümüze üstümüze çekiyoruz.

Memleketin aklını konuşmayalım ama kalbi kararıyor kavgadan.

Cuma, Eylül 16, 2016

Bu ay Hortlak'ta


Bu ay Hortlak'ta, Orhan Alev-Altan Erbulak ikilisinin İki Üşütük çizgi romanını yazdım.

Perşembe, Eylül 15, 2016

Suçun Şahsiliği


Hukukta suç ve ceza ile ilgili temel bir ilke vardır. Ceza sorumluluğu şahsidir. Suçu işleyen fail(ler) cezadan bizzat sorumludur, buna karşın fail(ler) dışındaki kişilere doğrudan doğruya bu sorumluluğun yüklenmemesi ve cezalandırılmaması gerekir. 

Bu ne demek? Suça iştirak etmek ile suça teşkil eden eyleme sempati göstermek ayrı şeylerdir. Banka soyanla, banka soyanlara sempati duyan aynı kefeye konamaz.

Charlie Hebdo katliamını onaylıyor, katledilenler için zerre üzülmüyor olabilirsiniz. Bu ayıptır, kalpsizliktir filan ama suç değildir, katliama sevinir ve mutlulukla bunu sosyal medyada, şurada burada yazarsanız, kamuya açık bir yerde konuşursanız eğer bu suçtur. Sonuçları olursa buna katlanırsınız. Tek bir yönü yok bunun. Müslümanlar, Charlie Hebdo Katliamını onaylıyor diye kestirimde bulunarak onlar da en az katiller kadar suçludur sonucuna varmak, oradan suç ve ceza sathını genişletmek de hukuka ve anayasaya aykırıdır.

Anadolu'da dede çağla yerse torunun dişi kamaşır derler. Bir hissiyattan, bir utançtan söz ediliyor, olabilir mi, olabilir, gelin görün ki, yasalar önünde dedenin yaptığından torun suçlanamaz. Dinen de suçlanamaz, dede, büyük günaha girdiyse, tövbe etmeli, yeniden mümin olmalıdır, bu dedenin sorumluluğundadır, yapıp ettikleri torununu bağlamaz. Askerde iki defa başıma geldi, ailesinde intihar vakası olan ve bunu beyan eden iki ayrı askeri, gözlemlemem istendi, göz kulak olmak, sahiplenmek, abilik etmek diyelim buna. Ordu, intiharın kalıtımsal bir kusur olduğuna inanıyordu. Suçun sahsiliği derken bu nerden çıktı demeyin...Mantık aynı.

Suçun şahsiliği ilkesi duruma ve zamana göre değişkenlik gösteremez. Uygulamalar, olağanüstü dönemlerde farklılaşabilir, insanlar bir suçlunun yedi ceddini söndürmek, hısmını, akrabasını, eşini dostunu, yakınını, sempatizanını bitirmek isteyebilir. Adaleti tevzi etmesi gerekenler, bu coşkuya kapılıp,  intikamcı ve linçci hislerle hareket edebilirler. Oysa, kimi hukuk ilkeleri süreklilik içerirler, suç ve ceza şahsidir, aksi olursa, anayasa mahkemesi bunu iptal eder, o edemiyorsa AİHM eder.

Ülkelerin bir ruhu, bir iklimi, bir karakteri varsa, ki bu, bugün değil, yaşarken ve içindeyken değil, yarın daha iyi görülüp anlaşılacaksa, o ülkeyi ve o toplumu anlamak için bakılacak yerlerden biri, suç ve ceza tarihidir, mahkeme kayıtlarıdır. Hak arama özgürlüğü var mıdır, suçun şahsiliği nasıl anlaşılmıştır vs.

Bozkır 5


221B'de Bozkır'a devam ediyoruz. Ben yazıyorum, Murat (Başol) çiziyor.

Çarşamba, Eylül 14, 2016

Tepe’nin Kayıp Rüyası



Tepe, bir yolculuk ve takip çizgi romanı; ilginçliği, mağara resimlerini andıran bir görsel biçimsellik taşıması. Fırat Yaşa, bir önceki çalışması olan Avcı Nun’da (2013) bu çizgiyi kullanmış, naif ve arkaik duran bir estetikle hikayesini güçlendirmişti. İç derinliği olmayan, figüratif bir hareketlilik ve monokrom bir durağanlığı göz alıcı renklerle başkalaştırmış, ortaya özgün bir aura çıkarmıştı. Tepe bunun geliştirilmiş bir versiyonu olmuş, üstelik iddialı ve gayret isteyen daha uzun bir hikayeye kalkışmış. Yolculuk hikayesi dedim, aslında dualistik bir kutuplaşma içinde geçen bir çatışmayı, bir savaşı anlatıyor da diyebilirdim. 

Antropologlar, örneğin 1960’lı yıllardaki çalışmalarıyla Malinowski, ilkel toplumlarla modern toplumları veya ataerkil toplumlarla anaerkil toplulukları karşılaştırarak zihin açıcı çıkarımlarda bulunmuştu. Buna göre siyasi gücü merkezileştiren, bir bölgede yerleşikleşen, tek tanrıya inanan ve ahlak değerleriyle gündelik yaşamın yönetiminde bu tek tanrıdan destek alan toplumlar, göçebe toplumlara göre daha baskıcıydı. Cinsel hayatın denetimi, hiyerarşiye yapılan vurgu, ataerkil toplumlarda daha yoğundu. Anaerkillik ise daha özgürlükçü ve katılımcı bir hayat biçimini getiriyordu. Kadınların varlığı ve meşruiyeti, toplum içinde söz söyleyebilir olmaları, ataerkilliğin aksine yüz yüze, eşitlikçi ve demokratik bir kamusallığa yol açıyordu. 1970’li yıllarda kapitalizme ve modern topluma yönelik eleştirellik arttıkça, özgürlükçü ilkel toplum modellerine ilişkin romantik bir ilgi oluşmuştu. Cinselliğin baskısızca yaşandığı, lidersiz ve tanrısız, eşitlikçi söz hakkının yeniden inşa edildiği doğa komünleri de o tarihlerde yaygınlaştı. Fırat Yaşa’nın hikayesi bu ayrımı bilerek kurulmuş; Avcı Nun da böyleydi. Tepe’de bir tarafta tek tanrılı, tek dinli ataerkil bir düzen var, diğer tarafta doğa, canlılar ve azınlıkta kalan anaerkil gruplar. Miyazaki’nin popüleştirdiği insan-doğa dikotomisi de benzer bir dille kuruluyor; hayvanlarla konuşabilen birilerine, insanların şiddetine şaşıran hayvanlara, insanların saldırganlığından usanarak onlardan uzaklarda yaşayanlara rastlıyoruz. Antropomorfik bir bakışı var hikayenin, insani özelliklerin diğer canlılara atfedildiği mağara resimlerinin mantığını sürdürüyor demek daha doğru.

Tanrıya kurban edilmek üzere yakalanan anne ve yavru ceylanın insanların elinden kaçmasıyla açılıyor hikaye. Tanrının gazabına uğramaktan korkan insanlar da hayat memat hiddetiyle onların peşlerine düşüyor. Takip, hikaye adına, ilkel dünyanın tanıtılmasına yarıyor. Albümün girişinde, hikayenin geçtiği zaman, “insanın hayvanlıktan çıkmaya başladığı zamanda. Hayvanların zamanının sona ermeye başladığı zamanda. Yalnız, yaşlı ve taze dünyanın insan eliyle değişmeye başladığı zamanda,” diye tarif edilmiş. İnsanın başkalaşarak doğaya ve hayvanlara hükmettiği bir dönemdeyiz… İlk sayfalarda konuşan Tilki, insana güvenilmeyeceğini ve ondan korkulması gerektiğini söyleyerek hikayenin gidişatına dair bizi uyarıyor. Peşindeki avcılardan kaçan yavru ceylan Mur, insanların yapıp ettiklerine şahit olduğundan endişe ve korkuyla, ayrılmak zorunda kaldığı annesinin akıbetini düşünüyor. O düşündükçe kareler ve karelerdeki imgeler, mağara resimlerini andırırcasına küçülüp büyüyor, renkler, yıldızlar ve bulutlar masalsı bir büyüleyicilikle Mur’un hislerine eşlik ederek değişiyor. Mur, kaçarken, hayvan arkadaşı tilkiyi kaybetmiş Rat’la karşılaşıyor. Rat, annesinden aldığı Şamanik bir kalıtımla, hayvanlarla konuşabilen bir insan, bir toprak canlısı, tıpkı diğer hayvanlar gibi. Onları kovalayan Gökbaba’nın itaatkar insanları gibi değiller. Ruhlarının sonsuza kadar gökyüzünde (cennette) yaşayacağına inanmıyorlar. Bu da Yaşa’nın hikayeye özgü bir ayrımını, toprak (doğa) ile gök (fetihçi insanların düzeni) karşıtlığını belirginleştiriyor. Aralarındaki çatışmayı kimin kazandığı bugüne bakarak anlaşılabilir; hoş, Yaşa, rövanşist bir final yapmış ama hikayenin rüyaları önemseyen ve onu bir gerçeklik düzlemi olarak asıl hikayeye koşut biçimde istifleyen iyimser yönsemesi nedeniyle öylesi sert bir etki yaratmıyor. Rüya görmek, rüyaya yatmak, rüya ile yaşanan hayatı ve geleceği açıklamak, kendini rüyaya bırakmak Maya-İnka mitolojisinde hayli yer tutar. Tepe, Maya-İnka mesellerini hatırlatıyor hikaye olarak. Böylesi bir izlenimi ve vehmi, Yaşa da saklamıyor zaten. Yol ve yolculuk, mesellerde, büyüme ve olgunlaşmayı, anlama ve kabullenmeyi, farklı bir yola girmeyi ve yeniden başlamayı içerir. Tepe’nin rüyaları iyicil ve öğreticiler, mutlulukla konuşuluyorlar. Ölünce ne olacağını bilmeyen Rat, sevdiklerini içinde yaşatarak, onları hatırlayarak mutlu olabileceğini öğreniyor. 

Yaşa’nın hikayelerinde kötüler, hayatı yöneten ve yönlendiren güç odağı olan tek adamlardan çıkıyor.  Etraflarında ona tapan bir güruh oluyor ki kendisi olamayan, bireyselleşemeyenlerin iyi insan olamayacağına inanıyor. Tepe’nin kendileri gibi olmayanları bertaraf eden bağnazları, yaşadığımız dünyaya bir gönderme olarak okunabilir ama Yaşa, aktüelde odaklanan yazarlardan değil, hoşnutsuzluğunu gösterse de, ruhani bir içe kapanmayı, çatışmadan daha fazla önemsiyor. Hayatın sürekliliğine ve sonsuzluğuna inandığı için çekilen acıların bir yanılsama olduğunu, bir edebi çıkış olarak işaret ediyor. 

Yaşa, albüm üreten, iş çıkartan, iddiasını işleriyle gösteren, az konuşan, çalışkan bir çizgi romancı. 2010 yılında çıkan ilk albümü Çizgili Pijama’dan bu yana üç yılda bir yeni bir çalışma tamamlıyor, bir hikaye evreni kurarak devamlılık gösteriyor. Tepe, daha kısa olabilirmiş ve bazen biçimsellik hikayenin ve karakter ayrışmasının önüne geçmiş; geçmemeliymiş, daha ayırt edilir olmalıymış ama güzel renklenmiş, uğraşılmış, meselesi olan bir albüm bu. Yumuşak ve insancıl, üstelik “yerli durmayan” işler üretmiyoruz, o bakımdan ayrıca önemli.

Sabit Fikir, Ağustos 2016 

Perşembe, Eylül 08, 2016

Vatan Haini


Aklım baliğ olduğundan beri şahidim, insanlar öfkelenince, ağızlarını doldurarak birilerine "vatan haini" diyorlar. İnsanlarımız bu tür yaftalamalar yapmadan, birbirlerini suçlamadan konuşamıyorlar. Siyasetçiler, köşe yazarları ve diğer amatörler, konuşurken öfke gösterilerinde bulunmayı seviyorlar. Aşkla, tutkuyla, pozla, jestlerle, gözleri dolarak küfrediyorlar. Hain, alçak, satılmış, şu bu...

Solcular ve Kürtlerin, darbecilerle ve cemaatle ilişkilendirilmesi, işten atılması, özlük haklarının ellerinden alınması, 15 Temmuzla mı açıklanıyor acaba? Evet öyle açıklanıyor...

Bugünler geçecek, acılar ve haksızlıklar oluyor ve olacak ama geçecek. Hangi gün sabah olmadı ki? O zaman ne olacak, pek konuşulmuyor. Türkiye, kendisini Avrupa'yla ve dünyayla entegre olmak isteyen bir ülke saydığı için, mutlaka ama mutlaka, işlerinden uzaklaştırılan, hakları ve hak arama hakkı elinden alınan insanlar görevlerine iade edilecek.

İnsanlar görevlerine dönecekler, birikmiş maaşlarını geri almakla kalmayıp, İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarıyla maddi-manevi tazminat  kazanacaklar.

Peki bu maaşlar, faizler, tazminatlar kim tarafından ödenecek? Sen, ben, biz ödeyeceğiz...Vergi veren biziz çünkü.

Vatana hıyanet demiştik değil mi?

Siyasi romantizmi Necip Fazıl'la, gerçekleri hesap uzmanları ve muhasabecilerle hatırlayan bir ülkeyiz.

Hiç şaşmıyor, yaşıyoruz.

Çarşamba, Eylül 07, 2016

İyilik


Bir insanı iyi kılan şey, empati kurabilme yeteneğidir. Üzülebilmesi, utanabilmesidir. İnsan utanabiliyorsa iyileşebilir de...

İnsan, iyi midir? Doğarken masumdur da sonradan kötülüğü mü öğrenir?

Bu kadar insan işinden atılmış, hak arama imkanı elinden alınmış, meslekten men edilmiş, emeklilik hakkı alınmış, sigortalı olması yasaklanmış, banka hesaplarına el konulmuşken iyilikten söz edebilir miyiz? Bütün bu men edilmelerin gerekçesi kötülükle savaşmaksa aklımıza bu soruyu getirebiliriz...

İnsanlar dostlarına, yakınlarına, ailelerine iyi davranırlar. Gençken, bizim binada bir polis vardı, Kürtlere nasıl işkence ettiğini, tadını çıkara çıkara, bizim Kürt Bakkala anlatırdı. Aynı adamın çocuklarıyla ilişkisini görmeliydiniz. İnanılmazdı, o sapık adamın gösterdiği sevgi anlatılır gibi değildi.

İnsanlar kendileriyle aynı fikirde olanlara da iyi davranırlar. Onlar için üzülür, onların yardımına koşabilirler.

Zor olan şey ki bu bence vicdanın ve hatta dinin temelidir. Seninle aynı fikirde olmayanlara iyilikle bakabilmek ve dostça davranabilmektir... İnsan, insanı iyileştirir fikrine inanırım. Buna ucundan kıyısından da olsa inanmayan, bana sorarsanız zombidir ve dünyayı çekilmez kılan bu insanların gaddarlığıdır.

Cuma, Eylül 02, 2016

Böyle Bir Ortam



Böyle bir ortam, hem yayıncılar, okurlar ve kitaplar için hem de memleket için bir kâbustur.

Perşembe, Eylül 01, 2016

Seyrüsefer Defteri 74



The Invitation (2015) bir gerilimi var, finali de ilginç, iyi oyuncularla başka türlü olabilirmiş (31 Ağustos). ++ How I Live Now (2013) ergenlik ve büyüme hikâyesiyken nükleer savaş ve sonrasına dönüşüyor, ilginç (30 Ağustos). ++ The Jungle Book, Kipling'in bazen ilerisinde bazen gerisinde kalmış, güzel bir çocuk filmi olmuş (29 Ağustos). ++ Appleseed ve Kill Command, iki benzer temalı bilim kurgu, ilki animasyon, ikisi de klişe (28 Ağustos). ++ High-Rise (2015) Ballard kaosu tamam ama bi şey eksik, distopya seven kaçırmasın (27 Ağustos). ++ The Big Short, film gibi değil, malumatfuruşluk karaktere oluşumuna izin vermemiş (26 Ağustos). ++ Even Lambs Have Teeth (2015) ve The Editor korku filmi günü, ikincisi daha nostaljik, ikisi de parlak değil (25 Ağustos). ++Figyua na anata (2013) tuhaf diyelim sadece (24 Ağustos). ++ Temps (2016) sevimli, ölçülü bir gençlik komedisi (23 Ağustos). ++ Queen the Desert (2015) kırk yıl önce çekilse çok konuşulan film olurmuş (22 Ağustos). ++ The Duel, western kontenjanı, başka bir derinlik katalım demişler, katamamışlar (21 Ağustos). ++ Kill your Friends abartısı var ama sarkastik bir abartı, güzel (20 Ağustos). ++ The Return, muamma filmi, kâbuslar, sırlar filan, vasat altı (19 Ağustos). ++Me Before You (2016) şen ola romantizm (18 Ağustos). ++ Remember (2015) Egoyan filmi, yaşlı oyuncu gösterisi, hikâyenin sürprizi baştan belli oluyor (17 Ağustos). ++ Backtrack (2015) gizemli hayaletlerin hıncı (16 Ağustos). ++ Ricki and The Flash (2015) Streep için seyrettim, iyimserliğiyle vasatın bir gıdım üstünde (15 Ağustos). ++ Bored to Death Sea1 Ep.1-5'i seyrettim (14 Ağustos). ++ Traded (2016) bir western seyredelim arzusuyla (13 Ağustos). ++Special Correspondents (2016) senaryoda bir hantallık var, oyuncular da bir tık üste çıkamamışlar (12 Ağustos). ++ Pressure (2015) sualtı gerilimi, bir iki sahnesi çok etkileyici (11 Ağustos). ++ London has Fallen (2016), iddiası ölçüsünde etkili olamayan bir aksiyon (10 Ağustos). ++ The Big Bad Swim (2006) sakin bir soap opera, sınıfı geçer (9 Ağustos). ++ Bizim Hikaye, ajitprop film (8 Ağustos). ++ Cold Souls (2009), hikâye ilginç olunca beklentim yüksekti, o kadar olmamış (7 Ağustos). ++ Broken (2012) ben bu filmi nasıl kaçırmışım (6 Ağustos). ++ King Jack (2015) kendini seyrettiren bir büyüme hikayesi (5 Ağustos).++The Survivalist (2015) sürpriz güzellikte (4 Ağustos). ++ The Nice Guy, eğlenceli film olmu, türünün güzellerinden (3 Ağustos). ++ Warcraft (2016) aksiyonu ve aksiyon entrikası kötü değil (2 Ağustos). ++ Paradise Suit, başta dağınık gelmişti ama iyi toparladı (1 Ağustos).



Related Posts with Thumbnails