Perşembe, Haziran 30, 2016

Hayat Memat


Yeşilköy'de ölen iki yabancının hikayesi ilginç. Sanıyorum, iki yıldır böyle hikayeler duyuyoruz. İki insan, iki baba, IŞİD'e katılan oğullarını ikna etmek için Türkiye'ye gelmişler. Acaba bir kafileyle birlikte mi gelmişlerdi? Başka aileler de var mıydı? Resmi aracılar olmuş muydu? Para konuşulmuş muydu? Soru çok.

Öyle ya da böyle, gelmişler buraya. Nereye? Türkiye'ye. Niye Türkiye'ye geliyorlar? Türkiye'de işleri ne?

Deniyor ki, Cem Uzan'ın el konulan çiftliğinde militanlar eğitim görüyor, sonra da buradan cepheye gidiyorlarmış. Doğru mu bilmiyorum, ama gözümle gördüğümü biliyorum, IŞID Militanlarını, Ulus'ta İsmetpaşa'da rap rap yürürken gördüm...Eğitim yapıyorlardı. Dahasını da duydum, atış talimi yapıyor, yaparken de DİSK'in duvarlarına ateş ediyorlarmış örneğin. Ben o kadarını bilmiyorum.

Nerede? Ulus'ta...Ankara'da. Valiliğin hemen yakınnda.

Şimdi, IŞİD'a IŞİD demeyen, hassasiyetle başka bir adlandırma kullanan bir hükümetimiz, bir iktidar partimiz var, sempati gösterdiklerini gizlemiyorlar zaten.  Bombalar patlatırlırken güvenlik zaafiyeti var deniyor ya, zaafiyet meselesi, ta oradani o sempatiden başlıyor.

O insanlar neden Türkiye'de eğitim görüyorlar sorusu bu bakımdan saçma artık. IŞİDçiler, buradalar, üstelik kendilerine benzemeyen herkesi öldürmek istiyorlar, ben öyle anlıyorum. Dışarıdan görülense şu: Türkiye, IŞID'a yardım ve yataklık ediyor, kendilerine sempati gösteriyor ve buna rağmen onun şiddetinin mağduru oluyor.

AKP'liler, IŞİD'a IŞİD demeyerek kendilerini kolluyor, kamuoyu nezdinde nasıl anlaşılacaklarını hesap ediyorlar ama insanlar ölürken, gösterdikleri hassasiyetin getirisi veya bu örgütün varlığının faydası nedir bildiklerinden emin değilim.

Getirisi ne bunun? Gizlice getirilen petrol mü? Nedir hakkaten?

Son patlama sırasında abuk sabuk şeyler yazan bir partili, hatırlayanlar olacaktır, ünlü bir şarkıcının kızkardeşiyle elleri kelepçeli resimler çektirmişti. Ağzı kulaklarında zevzekçe şakıyordu röportajında. Türkiye'deki İslam ile IŞİD'in savunduğu İslam arasındaki farkı anlamıyor ve göremiyor olabilirler mi bu insanlar? O kadar çok poz yapıyor ve o kadar çok aktüeli yaşıyorlar ki, bizim gülüp geçtiğimiz kelepçeli ellerin başka koşullarda kesilebileceğini akıllarına getirmiyorlar mesela.

Salı, Haziran 28, 2016

Pazar, Haziran 26, 2016

Büyümek isteyen çocukların yürek gümbürtüsü


“İlk örnekleri şöyleydi”, “evvela Avrupa’da başladı” filan diyerek lafı çevirsek de şu gerçeği değiştiremeyiz: Çizgi roman, hemen tüm popüler sanatlar gibi Amerikalıdır, o etkiyle yaygınlaşmıştır. 1930’lu yıllarda neredeyse dünyanın her ülkesinde yayımlanan Amerikan çizgi romanları, kimileri ileride ünlü birer yazar-çizer olacak tüm çocukları etkilemiş, ülke çizgi romanları o ürünleri taklit ederek gelişmiştir. Sadece Avrupa’da tek tek ülkelerin çizgi roman tarihlerine bakarsanız, istisnasız her yerde ilk denemelerin, Amerikan çizgi romanlarını temel alarak hayranlıkla geliştirildiğini görebiliyorsunuz. Bu durum, Türkiye için de geçerli, Fransa veya İtalya için de… Çizgi roman, o yıllarda, tüm dünyayı etkileyen Amerikanlaşmanın önemli bir itici gücüydü demek istiyorum. Amerikanlaşma, genellikle Hollywood ile hatırlanır; oysa çizgi romanlar çocuklara yönelik hikayeleriyle aynı bağlamda daha başka bir etki yaratırlar. İroniktir, ilk dönemlerinde yayımlandıkları kültürlerde nasıl adlandırılacakları bilinemediği için en çok sinemaya benzetilmişlerdir. Bizde de 30’lu yılların çocuk dergilerinde “sinema romanı” adıyla takdim edildiklerini biliyoruz. Çocuklar dergide okudukları Baytekin’i (Flash Gordon), Jungle Jim’i (Avcı Baytekin), sinemalarda ayrıca seyrettikleri için bu adlandırma seçilmiş olmalı. 

Bu bakımdan İtalyanlar bize benziyorlar, üstelik çizgi roman üretmeye başladıklarında bu sinema büyüsünü işin içine isteyerek katmışlardır. Altını özellikle çizelim; İtalyanlar, çizgi roman üretiminde Hollywood’u modellerler. Kahramanlarını ünlü oyunculardan seçer, Robert Redford, Daniel Day Lewis, Audrey Hepburn gibi oyuncuların başrolde olduğu çizgili seriyaller üretirler. Hikayeleri, tahkiye dengeleri, gerçeklikle ilişkileri, tempoları Hollywood senaryolarını andırır. İtalyan çizgi romanları, 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de yayımlandığı için bu yaklaşım bizi de etkilemiştir. Bugün çoğu okur için çizgi roman denildiğinde İtalyan kökenli, kurgu ve görsel devamlılıkları Hollywood’a öykünen ve Amerikanvari olan westernler akla gelir. Onlardan biri olan Zagor’un ünlü yaratıcı çizeri Gallieno Ferri, geçtiğimiz ay 87 yaşında vefat etti. Bizde de sevilen, hayranları olan biriydi. Birkaç yıl önce, Türkiye’ye gelmiş, imza günü yapmış, televizyonlara çıkmıştı. 

Ülke çizgi romanlarının sanat algısı, üretim ve tüketim biçimleri daima farklıdır. Nitelik-nicelik dengesi farklı bir mantıkla kurulduğundan Amerikan ve Frankofon piyasasında çizgi romancılar yılda yüz sayfa çizmeyebilirler, bu durum hiç de garipsenmez... İtalyanlar, kısmen Latinler ve Japonlar dışında, çok sayfa üreten çizgi romancılara rastlamak pek mümkün değildir. Japonlar için çok sayfa çizmek itibar ölçütüdür, Frankofonlar için nitelik kaybı ve vasatlaşma… Türkiye’de, uzun yıllar önce, 1955-85 yılları arasında, gazetelerde çalışan çizgi romancılar günbegün süren üretimler yaptılar. Yine de, nicelik olarak sanıyorum herhangi bir memleket çizeri Ferri kadar çok sayfa çizmemiş, yakınına dahi yaklaşamamıştır. 20 bin sayfanın üzerinde üretim yapmış bir çizerden söz ediyoruz. 1929 doğumluydu ve yanılmıyorsam son çalışmasını, geçen yıl, Zagor’un 600. sayısı için çizmişti. 22 yaşından beri çizen biri var karşımızda, akla mantığa uymayan olağandışı bir çalışma hikayesi Ferri’nin hayatı. Çok çizmek, masanın başından kalkmadan çizmek, hastalanmadan, gündelik hayata bulaşmadan, ne olursa olsun çizmek… Günde üç ya da dört sayfa yetiştirmeye çalışarak çizmek… Piyasa mantığı belliydi, o dönemin bütün üreticileri çok çizmek ve çok yazmak zorundaydı. Önemli olan devamlılıktı, Zagor’un yaşamasıydı, derginin çıkmasıydı vs. Pek çok şey söylenebilir ama bu çalışma temposu kabul edelim, tarif edilir gibi değil. 

Zagor’un çıkışındaki fikir, aslına bakılırsa dönemi için göz alıcı parlaklıkta değildir. Tarzan ile Robin Hood karışımı bir westerndir, tip olarak Robert Taylor modellenmiştir, edebiyata değil sinemaya bakılarak bir hikaye tahayyül edilmiştir… Dergiyi İtalya’da çoksatar yapan, başka dillere tercüme edilmesine sebep olan şey, bana kalırsa, en azından başlangıçta bu aura değildi. Ferri’nin garip bir dinamizmi vardı, iyi çizer olabilirsiniz ama sayfa üzerinde, karakterlerinize bir hareket katabilmek özel bir yetenek ister. Deseniniz, çinilemeniz ilginçtir ama kare içinde bir yerden bir yere doğru evrilen bir akışkanlık kurmak, jestleri ve mimikleri buna göre istiflemek kolay değildir. Zagor’un çizgi roman olarak asıl gücü, aksiyonunu gösterebilmesiydi; ağaçtan ağaca atlıyor, baltasını savuruyor, mutlaka birinin peşine düşüyor, dere tepe düz gidiyor, yakalıyor, şaşalı biçimde kötü adamı tepeliyor ve naralar atarak evine, Darkwood ormanlarına geri dönüyordu. Sahneler sürekli değişiyor, iş diyaloglara kaldığında, araya mutlaka bir bağırış çağırış, bir kavga katılıyor, her şey hareketli bir kamerayla kıpır kıpır resmediliyordu. Böylesi bir aksiyonu ancak Ferri kadar temposu yüksek bir çizer var edebilirdi. 

Ferri, kendi kuşağının bütün üreticilerine benzer biçimde 30’lu yıllarda okuduğu Amerikan çizgi romanlarını, çizer olarak Alex Raymond’u izleyen, onlardan ilham alan biriydi. Zagor’un sonu kavgayla biten, yumruklarıyla etrafındakileri metrelerce ileriye savurduğu hararetli bir öfkesi vardır. Ferri, bu çocuksu heyecanı, o dehşetli patlamayı -hiç abartmıyorum- bayılarak çiziyordu. Siyah beyazın dağılımı, çininin şiddetlenmesi, fırçanın belirginleşmesi, bir kareden diğerine geçen süratli ardışıklık, dizinin her zaman en başarılı sahneleri oldu. Bu kadar hızlı çizen, bu kadar çok çizen birinden deha ölçüsünde biriciklik beklenemez. Önceleri daha yavaş ve uzun soluklu çizse, daha farklı bir çizer olabilirdi gibi gelirdi bana. Sonradan anladım ki, hayır, Ferri böyle çiziyordu, Zagor’un öfkesi gibi patlayarak, hafiften delirerek, yumruklar savurarak… Ferri, başka türlü bir tempo bilmiyordu. Bir okur ve seyirci olarak nasıl büyülendiyse, o ruhu arayarak, o ruha adanarak çizdi. Büyümek isteyen çocukların yürek gümbürtüsü, kağıttan sinemasıydı. Ferri, çizgi dünyasının sinemasal heyecanıydı. 

Sabit Fikir
link

Cumartesi, Haziran 25, 2016

Bozkır 4


Bozkır yeni bölümüyle 221B'de... Murat (Başol) çiziyor, ben yazıyorum. Temmuz'da bayiilerde.

Cuma, Haziran 24, 2016

Edirne Kavala

Gümilcine'den bir sokak süslemesi.
Trakya'ya hiç gitmemiştim. İstanbul'dan Ankara'ya giderken bir Sakarya düzlüğü vardır, yeşil, sulak, göz alıcı, tenha... Her yer oralara benziyor.

Öyle oldu ki, Edirne'ye Metro Turizm ile gitmek zorunda kaldık, geçmiş deneyimlerim nedeniyle tedirgin ve hoşnutsuzdum. Korktuğum gibi olmadı. Sürücü ve muavin öyle tatlı ve neşeli Trakyalılardı ki... Mesele, işletme değilmiş, personelmiş dedim.

Edirne, küçük bir şehir, sakin, etraf kalabalık değil.

Benim, medeniyetle ilgili iki ölçüm vardır. Birincisi, bisiklet kullanımı; ikincisi, kadınların, gündelik hayattaki etkinliği. Kadınların rahat yaşadığı, rahat davrandığı, rahat bırakıldığı bir şehir Edirne. Konuşkanlar, güleçler, her yerdeler. Epey bisikletli görüyorsunuz, kadın erkek...

Camiiler muazzam. Asırlar önce yapılmış camiilerin estetik olarak gerisinde kalmak dayanılır gibi değil. Nasıl bu kadar zevksizleştik bilmiyorum.Romantize etmiyorum, o kadar zevksizce yapılıyor ki yeni camiiler, her yerden gözüksün yeter.

Edirne'de büyük camiilerin olduğu meydanda ilginç bir şey oldu. Üstü açık kamyonetlere doluşmuş altı yedi araba insan, şarkılı çalgılı, göbek atarak meydana geldiler. Önce anlamadım, Ramazan'da düğün olmaz gibi geldi, alışmışım Orta Anadolu aklına fikrine... Meğer, iftara geliyorlarmış. İnsan, iftara dans ederek, oynayarak gelemez mi? Gelir... Niye kimse gelmiyor. İşte dedim geliyor, Trakya'dayım. Güzel.

Şehir, tam bir sivrisinek cenneti. Felaket.

Karaağaç, enteresan bir yer. Orada bir süre yaşayabilirim gibi geldi. Bu söylediğime eşim dostum inanmayacak ama öyle hissettim.

Restore edilen Karaağaç Tren İstasyonu
Bulamamış olabilirim, zeytinyağlı yemekler yapan bir yer göremedim. Dağ taş ciğerci ve köfteci. Ciğer sevmem, yemedim. Köfteler, küçük porsiyonlu, ortalamanın üzerinde, yiyeni mutsuz etmez. Yine her yerde badem ezmesi ve kurabiye var, hediyelik sınıfından.

Bir günlüğüne Yunanistan'a geçtik. Önce Kavala'ya gittik, sonra İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç'a uğradık. Kavala hariç diğerlerinin Yunanca isimleri farklı.

Kavala güzel ve ilginç, İskeçe hakeza öyle. Gümülcine'de sokakta yürürken bir Türk sizi çevirip konuşmaya başlıyor. 80 yaşında bir amca kolumdan tutup "sana anlatacaklarım var" dedi mesela. Bi dolaşıp geleyim dedim, sonra da bulamadım o amcayı. Dedeağaç, hiç ilgimi çekmedi. Havaalanı, üniversitesi, kumarhanesi filan var ama bana tarihsel bir dokusu yok gibi geldi.

Yol boyu kafeler, barlar görüyorsunuz. Yine çok kadın var hayatın içinde. Barmaidlik, rağbet gören bir meslek anlaşılan.

Kahvelerde kağıt oynayan birileri yoktu. Frappe içiyor, konuşuyorlar, yayılmışlar, uzun süredir oturduklarını hissediyorsunuz. Sürekli bir sahil havası var. Tiril tiril, mışıl mışıl, klimalı ve yavaş. Lokantalarda da benzer bir atmosfer, sanıyorum en çok bir şey yerken ya da içerken konuşuyorlar.

Yemekler, kesin olarak bizden ucuz ve çeşitli. İçki fiyatları bizimkilerden bazen iki bazen üç misli daha ucuz. Gümrük'te bizim polislerin ilk sorusu, alkol aldınız mı oldu? Hoşgeldiniz bile demeden sordular hatta. Alkolün ucuzu olduğunun herkes farkında.  Yeni Rakı'nın oradaki ucuzluğu akıllara ziyandı.

Kitapçı görmedim, gazete bayiileri bizimkileri andırıyor, kitap ve çizgi romanı promosyon olarak veren üç dört dergi ve gazete vardı.

Esnaf, bana kriz havasında çalışıyor gibi gelmedi, bir iki yer hariç neşe ve iştahlı birilerini görmedim. Bıkkın duruyorlardı. Sokaklar öyle değil, gelip geçerken karşılaşılan insanlar güleryüzlüler, mutlaka selamlaşıyorlar.

Çay içme kültürleri yok, sıfır.

Garip bir şey. Bizde benzinlikler, yerleşim yerlerinin hafif uzağında, geniş bir alana kurulur ya... Burada binaların altındalar, apartman önünde iki pompa. Şaşırıyorsunuz. Üst kattaki komşu, genzini yakan bir benzin kokusuyla balkonda oturuyor. Tuhaf.

Her yerde Türk ya da buralardan göç etmiş Rum Ortodoksla karşılaşıyorsunuz. Üç kuşaktır Türkçe konuşan birileri sizinle konuşmaya başlıyor. Bafralı Teyze, Kütahyalı Amca sizi hüzünlendiriyor. Zalim dünya!

Pahalı ve büyük arabalar görmüyorsunuz yollarda.

Buraya TOKİ ile Ağaoğlu lazım diyebiliyorsunuz, uzun düzlükler, gökdelensizlik...Baktıkça gülüyor, Ortadoğu ve Balkanların en büyük binaları, kuleleri, bayrak direkleri bizde olacak ey Yunanistan diyerek kıkırdıyorsunuz.

Bayrak direği demişken, etrafta en çok çiftbaşlı Ortodoks bayrakları var. Yüksek tepelere, her yerden görülebilecek büyük haçlar diktiklerini de gördüm. Bizim bayraklar kadar değiller ama varlar.

Yol kenarlarında ve evlerin bahçelerine, ölenler için küçük ev ikonaları yerleştirilmiş, bir sektör olarak rağbette. Bizde yolkenarlarında heykeller filan satanlar olur ya, onları andırıyorlar.

Denizi severseniz, şöyle söyleyeyim, sahiller hep kayalık. Şehir içlerinde doldurulmuş plajlar var, küçükler...

Böyleyken böyle.

Edirne'den bir duvar yazısı

Cevat Kurtuluş



Perşembe, Haziran 23, 2016

Duvarda


Edirne'de gördüm bunu, Meriç'in üzerindeki köprüde, duvar yazılarına, graffitilere bakarken...Belli ki çizim deneyimi olan biri yapmış.


Yine Edirne'den... Karaağaç yolundaki faytonlara, turistlere yönelik bir uyarı.


Bu da şehir içinden.


 Duvarda Ankaragücü görmek ilginç oldu, stada yakın bir yere yazılmış.


İskeçe'den, Yunanistan'dan bir örnek. Sokaktaki elektirik dağıtım kutusuna işlenmiş.


Kavala'dan.


Yunanistan'da çok yerde bu ve buna benzer gözler çizilmiş. Kimisi ağlıyor, gözü yaşlı. Bağlamı anlamadım. Kıbrıs için ağlıyor filan dediler bir açıklama olarak ama doğrusu bana pek inandırıcı gelmedi.

Çarşamba, Haziran 22, 2016

Cuma, Haziran 17, 2016

Katip Arzuhalim...


Sağa sola, tartışmalara, büyüyen öfkeye ve şaşkınlıklara bakıyorum, anladığım şu: İnsanlar nerede yaşıyorsa orayı Türkiye sanıyor... İkincisi, siz ne yazarsanız yazın, ne anlatmaya çalışırsanız çalışın, okuyanlar, ne biliyorsa onu anlıyor... Bilmediği ve aşina olmadığı Türkiye'yi, düşünmediği ve anlamadığı şeyleri yok sayıyor ve öfkeleniyor.

Öfkeleniyor, eksik oldu, tadını çıkarıyor, yalanıyor desem daha doğru olur...İştahlanıyor, büyük laflar edebiliyor, ideal olanı kendisi sayıyor veya en azından bunun pozunu yapabiliyor çünkü.

Pazartesi, Haziran 13, 2016

Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?



“Aşağılık bir yazar”, bir sandalye, bir halat, incecik bir jilet… Jaklin’in tek arzusu hayat hikâyesini kitaplaştırmak. Doktorlar ne derse desin eksik parçayı bulup çıkaracak. Çetin nerden bilecek neler olup bittiğini… Belki, Ringo, o da ne kadar bilirse artık… Bir gece… Her şey çığırından çıkıyor. Ya da zaten çoktan çıkmıştı da biz daha önce neler olmuş bilmiyorduk…

Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? gençliğin ve deliliğin tuhaf renkleriyle dolu. Tek mekânda çığlık çığlığa, kurmaca içinde kurmaca… Roman içinde roman… Barlar, hastaneler, Kadıköy’de sokaklar, daracık evler…

Ece Erdoğuş, iştahlı bir yazar, dizginsiz ve muzip.

Cumartesi, Haziran 11, 2016

Deftere Yazmak


Deftere yazmak derler ya...O kadar bilgisayar filan girdi yazma işinin içine, vazgeçemedim, çok daha evvelden, ben çocukken, yazar adamın daktilosu olmalı diyerek para biriktirmiş, daktilo almıştım, o zaman da değişmemişti... Ben defterciyim, gazete yazısı, makale, senaryo şu bu... Hiç değişmez, her şeyi önce deftere yazarım. Sonra bilgisayara...

Yakın arkadaşlarım dahi, niye bu hammallığı yaptığımı, neden vakit kaybettiğimi filan soruyorlar... Cevabım yok, ekran başında yazmayı sevemedim bir türlü. Mecbur kalıyor,  onlarca mail yazıyorum ama bir de bana sor, sevmiyorum.

Defter tutkunu olunca, tarz da yapıyorsunuz. İlla ki kareli defterlere yazıyorum, kalın çizgili olmayan, kenarları spiralli, kalın kapaklı şeyler olmalı...

Bir şeyi alırken en çok incelediğim şeyler defterlerdir. Uzun uzun  bakar, tek tek incelerim. Yazıp çiziyor, seviyor diyerek, defter hediyesi getirir eş dost... Teşekkürler filan ediyorum ama her deftere yazamıyorum bir türlü... Çoğunu başkalarına hediye ediyorum gizlice.

Çizgili deftere, çizgisiz deftere, çizgileri kalın olanlara yazamıyorum... Hemen her yerde açıp bir şeyler karaladığım için spirali olmayan, katlanamayan, kapağı sert olmayan bir şeye de yazamıyorum... Uzun uzun incelemem ondan.

Biten defterleri atamıyorum, o daha da saçma... Hemen hepsinde notlar, bir şeyler için kullanamadığım karalamalar var. Yazım düzgündür ama benim dışımda birilerinin okuyup anlamasına imkân olmayan notlardan söz ediyorum. Bir gün bir şeye yarayacak diye... Çoğaldıkça çoğalıyor o biten defterler.

Tarz dedim ya... İllet olduğum şeylerden biri, sevdiğim ve alıştığım defterleri bulamamak... Bir defteri seviyor ve kullanıyorsunuz, o bitiyor, yenisini alacaksınız, aynısını bulamıyorsunuz. O sebeple sevdiğim defterlerden çok sayıda alıyorum, defter azalırken mutsuz oluyorum. Hiç yapacağımı düşünmezdim, artık internetten getirtiyorum, görseldeki defter favorim, dört beş yıldır, aramızda bir aşk var...Başka bir şeye yazamıyorum neredeyse.

Ha şunu yaptığım oluyor, bazen bir şeyi sürekli olarak aynı deftere yazıyorum...  Payidar'ı yazdığım, Fakir Şükrü'yü yazdığım senaryo defterlerim var... Aralıklarla yazdığım için onları ayrı tutuyorum... Dönüp dolaşıp geri geldiğim, gömüldüğüm defterse Melo.

Koleksiyoncusu filan varmış, yanlış olmasın, aşk meşk demekle birlikte ben onlardan değilim, kullanabildiğim defterleri seviyorum. Bu Melo için fabrikasına bile mektup yazarım.

Cuma, Haziran 10, 2016

Al Da At Dercesine


İki pas yapamayan orta saha, bilmem kaç maçtır gol yemeyen kaleci, rakip sahaya ses hızında geçen Konkord Ziya, Dinamoçükreş’le maça çıkan Cumhur Abi, Dünya Kupası finalini Kars kaşarı yiyerek izleyen aklı havada rockçı…

Duvar pasıyla, “pardon”uyla halı saha futbolu,rakibin golcüsünü kaçıran çılgın taraftar, kaleci kazağını düzeltiyordu diye golü iptal eden hakem,antrenörlük yapan Borges, Mahmure’yi başkasına kaptıran kulüp başkanı…

Futbolu halkın afyonu olarak görmeyenlerin, endüstriyel futbola karşı çıkanların, ufak ufak takılanların, sıradan insanların ve figüranların anlatıldığı öyküler. Al da At Dercesine, edebiyatçı gözüyle futbol. Neşeli, oyunbaz ve âşık.


Alper Atalan | İlyas Barut | Murat Başekim | Emre Bayın | Can Belge | Bülent Çallı | Mustafa Çiftci | Necdet Dümelli | Serhan Ergin | Mahir Ünsal Eriş | Ayla Duru Karadağ | Giray Kemer | Ercan Kesal | Işıl Kocaoğlan | Kıvanç Koçak | Yekta Kopan | Hakan Kulaçoğlu | Akif Kurtuluş | Bağış Erten

Perşembe, Haziran 09, 2016

Yakınlaşma


İrem'i Beklerken Kafa'da devam ediyor... Ben yazıyorum, Sefa (Sofuoğlu) çiziyor...

Çarşamba, Haziran 08, 2016

Bir Taraftar Hikâyesi



Ben yazdım, Berat (Pekmezci) çizdi, Uğur (Erbaş) animasyonunu, Onur (Özmen) müziğini, Ahmet Mümtaz Taylan seslendirmesini yaptı. Socrates dergisi için Tivibu'ya hazırladık.

Nedir bu derseniz, taraftarlar hikayelerini anlattı, birinci seçileni senaryolaştırdık.

Salı, Haziran 07, 2016

Karikatürün sosyal ve siyasal olayları etkileme...


Levent'le (Gönenç) IJOCA, International Journal of Comic Art dergisine bir yazı yazdık: "A Comment on the Impact of Cartoon Art on Social and Political Events with a Special Reference to the Case of Turkey"
link
Related Posts with Thumbnails