Pazartesi, Mart 28, 2016

Dawn of Justice


Evde en az üç aydır konuşuyordu Tuna, gelir gelmez gittik. Film, hikâye olarak herhangi bir orijinallik taşımıyor, kötü adamın ortaya çıkışı ve altedilişi çok fena klişe... Öte yandan türe ilişkin, çocuksuluk vardı diyemem, hele ki Marvel uyarlamalarıyla kıyaslarsam... Daha çok Nolan'ın üçlemesini andıran bir karanlık hava var... Belki yine Marvel uyarlamalarıyla bir benzerlik kurulabilir, çok kahramanlı bir film evrenine geçiyorlar. E böyle olunca zaman yetmiyor, hikaye oturmuyor, çok karışıyor, yalınlığın bir gücü vardır, ona teğet bile geçemiyorlar...Bir kıyas daha yapayım, devlerin finaldeki kavgası, o denli etkileyici değil... Dijital olarak çok ama çok iyisi yapıldı diyelim...

Kişisel bir not, içinde Süpermen olan bir şeyin yeni olamayacağını düşünüyorum, varsa yoksa nostaljisi, öyle yaşıyor çünkü... Arkadaşımızın filmdeki meselesi nedir, derdi nedir bir türlü anlayamıyoruz...anlıyoruz da inanamıyoruz çünkü bu dünyaya, yaşadığımız zamana dert gibi gelmiyor Kriptonlunun halleri... Ben olsaydım, LL ile gerilime sokar, yoğunlaşmayı, tek başınalığı koyulaştırırdım. Annesi filan dahil edilmiş, dramatik odak dağılmış... Harcama başrol oyuncunu... Ver üzülsün, ver 'yalnızım üleen' desin...Kız, Süpermen'den şüphe etsin, işin içine Batman girsin vs...Süpermen niye darlanıyor da babasını görüyor çok anlamıyoruz... Manitası yanında, anası evinde, halk seni seviyor, e bir siyasetçi demokrasi filan bir şeyler diyor, dert mi, biri de diyecek, ne ki bu? Allah için ömrümü verdim, otuz yıl okudum, doktora yaptım, o senatör ne diyor anlamış değilim bu arada...

Filmde Batman'ın Süpermene neden garezlendiği de tam anlaşılmıyor, iyi anlatılamıyor demek istiyorum...

Güzel olan sahneler, Batman mitolojisine dair bölümler, film onunla açılıyor ve teknik olarak gayet iyiler...

Filmin müzikleri şahane..Zimmer ile Junkie XL işbirliği çok ama çok başarılı olmuş... Meraklısı, filmde WW'nin kostümleriyle yardıma geldiği anda çalan şarkıyı dinlemeli: Is She with You başladığı anda yerimde hopladım...

Mot..Tor!













Pazar, Mart 27, 2016

Çizgi Roman Hakkında


+ Dünyada çizgi roman ne zaman başlıyor? Farklı ülkelerde farklı gelişim göstermiş, bazılarında gazetelerde çoğalmış bazılarında çocuk dergilerinde… 
Evet, esas olarak 19.Yüzyıl sonunda yoğunlaşıyor. Başlangıç için 1895 yılını gösterenler var. Her yerde önce gazetelerde çoğalıyor. Daha öncesinde tek tük mizah dergilerinde çizgi romana benzeyen, kareler arası devamlılık gösteren, ardışıklık ilkesine dayalı hikâyeler görebiliyoruz ama her yerde asıl mecra gazeteler. Neden? Çünkü gazeteler daha çok satıyorlar. Daha çok sattıkları için yüksek telif ödüyor ve yetenekli insanları çalıştırabiliyorlar. Çizgi roman bir gazete sanatıdır veya gazeteler aracılığıyla yaygınlık göstermiş bir anlatım aracıdır. 

+Kimi kaynaklar çizgi romanın başlangıcını mağara resimlerine ya da minyatürlere kadar götürüyor. Sizin buna katılmadığınızı biliyorum. 
Resimle bir şeyi anlatma ya da anlatılan şeyi pekiştirme anlamında resmi kullanma çizgi romanla başlamış değil. Ama bugün bildiğimiz anlamda çizgi romanın başlangıcı basının gelişimiyle, ticari gazetelerin doğuşuyla paraleldir. Çizgi roman niye kullanıyor. Gazeteyi daha çok satmak için. Okur yazar oranı az olduğu için yazıyı azaltıp görselliği artıyorsun, bu bir pazarlama tekniği. İnsanlar resimli bir şeyi daha iyi anlıyorlar. Fotoğraf yaygın değil, üstelik anlatılan şey tahkiyeli ve esprili bir şey. Takip ediliyor, merak uyandırıyor. Çizgi roman bir ihtiyaca denk düşüyor, ticari olarak pazarlanıyor, satış için araçsallaştırılıyor.

+ Çizgi roman sanat değildir tartışmasının buradan çıktığını söylemek gerekiyor galiba.
Evet ama şunu da hatırda tutalım. Piyasa her zaman ve her yerde, sanat için belirleyicidir. Öyle ki gelenek bile piyasa tarafından belirlenir ve pazarlanır. O gelenek piyasa için pazarlanabilir değilse yaşayamaz. Kaldı ki başlangıç itibarıyla bizatihi piyasa tarafından belirlenmiş, endüstriyel kodları belirlenmiş bir anlatım biçiminden söz ediyoruz. Çizgi romandan kimse sanat olmasını beklememiş. Bunu sinema için de söyleyebiliriz. Tefrikalarla yürüyen, gün be gün gazetelerde yayınlanan –sonradan kitaplaşan- edebiyat için de…Sanat ve itibar daha sonra gelir, orada başka türden bir kurumsallaşmaya ihtiyaç var.

+ Çizgi roman sanat mıdır?
Bu tür tartışmaları sevmiyorum, sanattır veya sanat değildir demek bana vakit kaybı gibi geliyor. Sanat olduğunu söyleyen, ispat eden binlerce yayın var. Akademide yeri var, yarışmaları ve konferansları var. Bu saatten sonra çizgi romana sanattır veya değildir demek romantize etmekten, özcülük yapmaktan başka bir şey değil. Meseleye iyi hikâye kötü hikâye, nitelik ve vasatlık, hatta bayağılık diye bakabilir ve ayrıştırabiliriz. Her zaman daha ciddi üreticiler, insana dokunan hikâyeler ve çizgiler ve yine her zaman birbirinin aynısı hikâyeler ve ticari klişeler oldu. Çizgi roman, bugün değişmekle birlikte, halen büyük ölçüde çocuklar düşünülerek üretiliyor. Eğer bir hedef kitleniz varsa hikâyenizi ona göre kurarsınız. Çocuklar için daha basit bir hikâye düşünürsünüz. Hikâyeniz karmaşıklaştıkça okurunuz değişir. Çocuklar bir grafik romanı anlamazlar. Grafik roman dediğim, çizgi romanın daha edebi olan ve sanat niteliği yüksek yeni bir türü. Grafik roman daha saygın ve sanat itibarı görüyor, ciddiyetle değerlendiriliyor.

+ Geriye döneceğim, mağara duvarları veya minyatürler neden bir başlangıç noktası olarak görülüyor sizce
Saygınlığın önemli bir ölçüsü tarihtir. Ne kadar eskiyse o kadar uzun yaşamış demektir. Ben bu türden arkeolojik kazıları çizgi romana saygınlık kazandırma çabası olarak görüyorum. Nafile demeyeceğim ama benim inanmadığım bir şey. Ben çizgi romanı hikâye anlatma sanatının bir parçası olarak görüyorum. Söz sanatlarına başvuruyor ama edebiyat değil, sinematografi dediğimiz şeye epeyce benziyor ama sinema değil. Çok kendine özgü bir anlatım dili var. Derdini anlatıyor mu güzel anlatıyor mu, bir derdi var mı, eleştirme potansiyeli, bu dünyayla hesaplaşma arzusu var mı beni o daha fazla ilgilendiriyor.

+ Türkiye’deki ilk örneklere dönelim. Yaygınlaşma dediniz hangi tarihlerde oluyor bu?
1930’lu yıllar demek lazım. Öncesi de var tabii. Mizah dergilerimize, çocuk dergilerimize baktığımızda yabancı dergilerden alınmış, bizim çizerlerimiz tarafından kopyalanmış çizgi roman örneklere rastlıyoruz. Aşağı yukarı bütün Avrupa gibi bizde de yoğunlaşma otuzlu yıllarda yaşanıyor. Bizdeki popüler kültür tarihinin gelişimine bakarsak bu dönem Amerikanlaşmanın belirginleştiği, globalleşen Amerikan kültürünün etkilerinin kendini gösterdiği yıllar. Amerikan popüler kültürü, sinemasıyla, çizgi romanıyla, müziğiyle tüm Avrupa’yı etkiliyor. Neden daha önce değil de 1930’lar? Amerikan çizgi romanları, yirmili yıllarda endüstrileşmeye başlıyorlar. Gazetelerde her türden okura yönelik bir çeşitlenme oluyor. Kadınlar, erkekler ve çocuklar için ayrı ayrı bantlar üretiliyor. Yayınlanan bantlar farklı anlatım türlerine göre uzmanlaşsın isteniyor. Bir gazeteyi açtığınızda çizgi roman sayfası oluyor ve orada komik aile bantları, romantik hikâyeler, serüven dizileri birarada duruyorlar. Çizgi romanlar ajanlar tarafından üretilip gazetelere satılır oluyor. Üretim bu kadar profesyonelleşince pazarı genişletmek zorunda kalıyorlar. Amerikan çizgi romanlarının Avrupa’ya açılması da bu nedenden oluyor, üstelik ekonomik darboğaz da olunca, maddi kaynak arayışı artıyor. Avrupa’da her ülkede Amerikan çizgi romanı okunur oluyor. Ucuzlar, güçlüler, hazır bir malzemeye dayanıyorlar ve nitelikliler. 

+ Çizgi roman bir Amerikan sanatıdır derler  
Fransa’ya da çizgi romanın cumhuriyeti derler, bugün dünyanın en büyük çizgi roman pazarı Japonya’da. Bu tür adlandırmalar çok anlamlı değil. Çizgi roman, bir Amerikan sanatı olduğu için yıllarca Marksist soldan eleştirildi. Haklı yönleri olmakla birlikte epeyce sığ bir eleştiriydi. Buna karşın, global occupy muhalefetinin sembollerinden Guy Fawkes ve V for Vendetta, Amerikan çizgi roman endüstrisinin gücüyle popülerlik kazandı mesela. Örümcek Adam’ı farklı kültürlerden, farklı sınıflardan insanların nasıl algıladığını ölçebilmek kolay değil. Popüler kültürü anlamak istiyorsak, o tek ve mutlak biçimde, tek bir biçimde anlamlandıramayız. Kızılderililer, western filmlerinin ilk yarısını seyredip, televizyonu kapatıyorlarmış. İkinci yarıda maçı kaybediyorlar çünkü.

+ Çizgi roman ve siyaset ilişkisi ne zaman başladı sizce? Bizdeki örneklerden bakarak konuşursak aklınıza neler geliyor?
Siyasetten ne anladığınızla ilgili bir şey bu. Eğer bir çizgi roman çok satmak için basitleştiriliyor, anaakım değerleri eleştirmeden, sorunları görünürleştirmeden üretiliyorsa orada zaten siyasi bir tercih vardır. Siyaseti siyasetçileri bırakalım demek de siyasi bir tercihtir. Çizgi roman her zaman siyasiydi. Ekseriyetle şovendi, milliyetçiydi, erkekti, ahlakçıydı, apolitikti, anti-entelektüelistti ve bazen anti-politikti. Eğer bu noktadan bütüne bakarsanız çizgi romanı hayattan ve siyasetten bağımsız, azade ve dışarıda tutamazsınız. Mevcut kamusal değerleri destekleyen, belirginleştiren bir yönü hep olmuştur. Bizdeki ilk çizgi roman örnekleri tercüme edilirken yerlileştiriliyor. Gordon, Baytekin oluyor; Brick Bradford Bayçetin oluyor. Amerikan polisi bir bakıyorsunuz meşhur Türk polisi oluyor. Çocuk dergilerinde yönetici olarak ilkokul öğretmenleri çalışıyorlar. Pedagojik olarak, ahlaki olarak bir planlama yapıyorlar. Bu siyaset değil mi? Çocuklar şunu öğrensin bunu öğrenmesin demek siyaset değil mi? Amerikan polisini Türk polisine çevirmek siyasi bir tercih değil mi?


+ Ne amaçlanıyor bunu yaparak? Bir kompleks mi? Resmi bir tercihe dahil olmak mı?
Mutlaka terbiyevi bir tarafı var, milli kimliği inşa ediyorsunuz. Ders kitapları yazılıyor, dilden dine her şey revize ediliyor. Romanlar, oyunlar, marşlar, resimler sipariş ediliyor. Siz öyle bir ortamda, 1930’lu yıllardan söz ediyorum, çocuk dergilerini ve onların içinde yayınlanan çizgi romanları apayrı bir şey sayamazsınız. Bir defa yabancı olduğu için çizgi romanı yerlileştiriyorlar. Yabancı bir anlatının ahlaka ve eğitime mugayir olacağını düşünüyorlar. Çocukların dışarıdan gelen bir kültürün ürününü okuyarak olumsuz manada etkileneceğine inanıyorlar. Bunlar birer hap veya ilaç olarak görülüyor, insanlar bunu okursa şırıngadan enjekte edilir gibi düşünceleri değişir sanılıyor. Amerikalının yerine Türk’ü geçiriyorlar.


+ Türk olması satışı da etkiliyor mutlaka. 
Evet, zaten o tarihlerde bir çizgi romanı baştan sona alıp götürecek biz çizerimiz yok. Dergiler az sattığı için telifler de düşük. İyi telif veremezseniz nitelikli üretici de bulamazsınız. O yabancı çizgi romanın yerlisini-alternatifini üretecek çizer yok ortada. İlk dönem karikatüristlerimizi düşünün, o kadar azlar ki. Aynı tarihlerde Avrupa’ya baktığımızda da benzer sorunlar görüyoruz. Onlar da Amerikan çizgi romanlarını okuyorlar, ikame edilebilecek bir üretim yapamıyorlar. (...)


Not: Kısa bir bölümünü kullandığım söyleşi, dergiyi hiç görmedim, halen çıkıyor mu bilmiyorum, İstanbul'da yayınlanan Kırtıpil diye bir dergi için yapıldı. Söyleşiyi onlar istedi, sonra ortadan kayboldular. Çizgi roman sayısı yapacaklardı, galiba yapamadılar, ben sözümü tuttum, bana ısrar yapan arkadaşlar sırra kadem bastılar, maillere cevap vermediler vesaire. Yanlış olmasın, kimseyi suçluyor değilim, amatör heves böyle bir şeydir, iştah, inat ve ısrarla başlar, sabır varsa gerisi gelir, sabır yoksa kaybolur gider.

Cumartesi, Mart 26, 2016

Yeni Oryantaller



Oryantalist hikâye nedir, klişeleri nelerdir, tek tek sayamasak da hepimiz ucundan kıyısından anlatılanlara aşinayızdır. Beyaz Adam, medeniyetten uzak bir diyarda heyecanlı bir serüven yaşar, yerli halkı kurtarır, yanlışı düzeltir, doğruyu öğretir, karizmasıyla herkesi büyüler ve ait olduğu modern dünyaya geri döner. Oryantal hikâye bugün galiba epeyce çehre değiştirdi, ötelendi, o klişelerle tahkiye kurmak pek mümkün görünmüyor. Kısmen nostaljisi, daha çok komedisi yapılabilir sanki. Küresel, bölgesel, iktisadi uçurumlar bitmiş değil ama enformasyon yaygınlaştı, her ne olursa olsun liberter kültür hakimiyetini koruyor, geçmişin emperyal klişeleri aşındırıldı, başkalaştı. Yakınlarda iki yeni grafik roman yayımlandı. İlki, İstanbul’dan Bağdat’a süren bir yolculuğun, yazar Arnon Grunberg’in gezi yazılarından Hanco Kolk’un yaptığı bir uyarlama olan İstanbul’dan Bağdat’a (Alef Kitap). İkincisi, Afganistan’a çizer olarak çalışmaya giden Nicolas Wild’in yaşadıklarını anlattığı Kâbil Disko (Esen Kitap). İki albüm de yeni oryantal edebiyatın izlerini taşıyorlar.

Cesur erkek kahramanın canı pahasına karanlık ve bilinmeyen ülkelere girmesi, yüz yıl önce ne kadar ilgi çekiyorsa, bugün daha sıradan (her şeye gücü yeten erkeklik mitiyle gırgır geçebilen) bir erkeğin büyük siyaset oyunlarını, savaşı, kapitalizmi, fanatizmi eleştirerek gösterdiği seyyahlık aynı ölçüde ilgi çekiyor. Geçmişte muktedir erkek kahramanın yoldaşı ve hempası olan komik karakter, bugünün hikâyelerinin asıl aktörüne dönüşmüş durumda. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, o erkek kahraman sahiciliğini yitirdi, ikincisi sömürgeci arzular her kültürde biteviye eleştiriliyor, arkaik bulunuyor, mizahileştiriliyor. Her şeyden önce Batılı yazar böylesi bir muhalif algının içinde yazıyor artık. Kâbil Disko’da Wild sarsaklığını, saflığını, iyi niyetini, ürkekliğini resmederken her anlamda tahakküm edici siyasete/yaşam tarzına karşıt ideolojik bir tercihte bulunuyor. Grunberg, bir merakın peşinden gidiyor ama kendini büyük bir iddianın temsilcisi gibi görmüyor. Daha sıradan ayrıntılarla geçiştiriyor “günü”, küçük keşiflerde bulunuyor. Kişisel detaylar, otobiyografik nitelikler, siyasi göndermeler, modern olanla olmayanın mukayesesi, eleştirel olduğu kadar kendine dönük bir sarkastiklik hikâyelerin payandaları olarak göze çarpıyor. Yazarlar, neyle suçlanacaklarını bilerek anlatıyorlar anlatacaklarını. Wild, Kâbil’i anlatırken sömürgeci bir iddiaya yaslanmamaya gayret ediyor. Kötü niyetli bir adam olmadığını, kimseye nefretle, hor görerek bakmadığını vurgulamak istiyor. Kâbil’in içinde olduğu zor koşullardan, tekinsiz ve ölümcül hayattan endişelendiğini de gizlemiyor. Grunberg, Türkiye’de ya da Irak’ta karşılaştığı olaylar ya da insanlarla ilgili adamakıllı ciddileşemiyor, annesiyle yaptığı telefon konuşmaları, çevirmeni ve rehberiyle ilgili geçimsizliği daha önemli olabiliyor onun için. Her ikisi de işini yapmaya çalışırken sürüklenen, öğrenmeye ve neşeli kalmaya çalışan birileri gibiler. İkisi de kâbuslar görüyorlar, o kâbuslar hem endişelerini belirginleştiriyor hem de hikâyenin dramatik eksenini koyulaştırıyor. Çünkü her ikisi de bir savaş muhabiri gibi değiller, bize çatışmayı, yaşanan siyasi çekişmeleri veya tarafları anlatmıyorlar. Apolitik ya da anti-politik değiller ama dünya siyasetinde bir zekâ yoksunluğu olduğunu hissettiriyorlar. Grunberg, daha gazeteci gibi davranıyor Wild’e göre. Türkiye’de geçen bölümler, çizgi olarak çok belgeselci olmasa da merak uyandırıcı, küçük dedikodular, küçük yorumlar yapılıyor; nasıl “anlaşıldığımızı” okuyoruz. Halepçe’nin ünlü fotoğrafçısı Ramazan Öztürk’le, Murat Belge’yle konuşuyor ama Grunberg’in ne olup bittiği hakkında pek fikri yok, Wikipedia’ya başvuracak kadar yüzeysel olabiliyor örneğin. Gerçi yüzeysel görünmekle ilgili bir derdi yok, olsaydı Wikipedia’yı yazmazdı. Onun için önemli olan anlamak ve gerçeğe ulaşmak değil zaten; izlenimlerini paylaşıyor bizimle.

Wild, iş için, çizgi roman çizmek için Kâbil’e gidiyor. Başta BM olmak üzere çeşitli uluslararası yardım kuruluşları yerel halkların eğitiminde çizgi romanı yıllardır kullanırlar. Wild de böylesi bir sosyal sorumluluk projesi için kendisi gibi yabancı ülkelerden gelen yazar ve çizerlerle bir ajansta, Kâbil’de çalışmaya başlıyor. Böylelikle çalışanların rutinlerini, dış dünyaya kapalı olan hayatlarını, korkularını betimliyor bize. Adı savaşla, ölümün sıradanlığıyla özdeşleşmiş Kâbil’in yanına eklenmiş Disko ise albümün ironik ağırlığını vurguluyor, alt başlık bunu daha çok komikleştiriyor: “Afganistan’da Kaçırılmamayı Nasıl Başardım?” Modern dünya için Kâbil’e gitmek, ölüme davetiye çıkarmak, yoksunluk içinde yaşamak, hayatını riske etmek, büyük bir maceraya atılmak vs. olarak anlaşılabiliyor. Grunberg, Bağdat’ta gazetecilerle güvenlikçilerin bir arada yaşadığı otel odalarının ruh halini güzel anlatıyor, garip bir dezenformasyon içinde hep tedirgin, hep telefonla konuşuyor. Anlattığı hikâyelerden birinde, lobide buluştuğu kişinin sandığı kişi olmadığını, kandırıldığını ancak ikinci buluşmalarında fark edebiliyor. Bir başkasıyla uzun uzun ve boşuna konuşmuş, şaşırıp kalıyor, güvensizliği ve endişeyi çoğaltan bir deneyim bu. Farklı bir kültürde yapayalnızsın, düşmansın, istilacısın, ne yapsan yabancısın! Yaşadığımız hayatın yalnızlaştırıcı yönünü derinleştiren, dış dünyaya yönelik korkuyu çoğaltan bir hezeyan hatırası çizmiş.

Wild, Grunberg’e göre daha geveze bir anlatıcı, ironik hikâyeciliğini pekiştiren sevimli bir frankofon çizgisi var, öte yandan, Hanco Kolk’a nazaran daha geleneksel kompozisyonlar kuruyor karelerinde. Kolk ise sahiden incelenmesi gereken yenilikçi bir anlatım dili istiflemiş, Grunberg’in anlatısını görsel olarak nasıl daha iyi resmedebilirim, ardışıklığı nasıl daha iyi gösterebilirim’i dert edinmiş ve uğraşmış. Oryantal ağırlıkları nedeniyle iki albümü birlikte okumanın faydası şu: Benzerlikler ilginç, kültürel karşılaşmalar/tanışmalar ilginç. Biri mainstream diğeri avangart duran iki albümün siyaseten doğrucu mesafesi ve ironik kayıtsızlığı (bunu yaparken siyaset konuşması) ayrıca ilginç. Oryantal edebiyatın yeni görünümlerine güzel birer örnekler.

Radikal Kitap, 25.3.2016

Perşembe, Mart 24, 2016

Bu Hayat bir Cehennem Yoldaşlar!



‘Ne Tanrı Ne Efendi’ sloganını duymuş, protestolarda, pankartlarda, duvar yazılarında ve sair yerlerde görmüş, okumuş olabilirsiniz. Kimin söylediğinin önemi olmayan zamana sirayet etmiş sözler vardır, yaygınlaşıverirler. Bu da onlardan biri... 19. yüzyılın efsanevi devrimcisi Auguste Blanqui’ye ait bu slogan, aynı isimle bir dergi de çıkarmıştı. Dünyayı değiştirmek için, hemen şimdi, mevcut adaletsizliğe son vermek gerekiyordu. Muktedirlere biat etmeye, hiyerarşiye teslim olmaya gerek yoktu, kurtuluş, inkârla reddederek gelebilirdi.

Blanqui, bizde, Marksist literatür içinde Marx gibi öncüllerin nitelemesiyle hatırlanan, romantize edilerek anlatılan ve işin doğrusu, pek de bilinmeyen bir eylemci, bir siyasetçidir. Büyük bir hatip, usta bir polemikçi, karizmatik bir sokak eylemcisi, her zaman genç kalan enerjik birinden söz ediyoruz. Ömrünün kırk üç yılını hapiste geçiren, Fransız hükümetlerinin tekinsiz bulduğu, alenen çekindiği bir devrimci, üstün zekâlı bir heccav, hudutsuz bir cesaret timsali de denilebilirdi. Polemikleri, genç ve iddialı fikirleri, sokağı ve devrimi resmeden özgürlükçü yazıları kuşaklar boyunca Fransızları ve bütün radikalleri etkilemiştir.

Blanqui hakkında biyografik bir çizgi roman yayımlandı geçenlerde. Güzel çizilmiş, iyi hikâye edilmiş başarılı bir çizgi roman olduğunu hemen söylemek gerek. Blanqui, dört duvar arasında yaşamak zorunda bırakılan, yazarak kendini ifade eden biri olduğu için biyografik bir anlatının hantallaşması, doğal ve yüksek bir ihtimaldir. Albümün üreticileri Kournwsky ve Le Roy, bunun üstesinden gelmişler. Akıllı bir tercihte bulunup, tarihî bir gelişmeyi, Blanqui‘yi Fransa’ya daha yakından tanıtan bir röportajı çıkış noktası olarak kullanmışlar. Blanqui, bir düşünce suçlusu olarak habire hapsedildikçe, modern gazeteciliğin liberter eğiliminin ilgisini çekmeye başlamış ve daha yaşarken merak edilen, siyaseten romantik bir muammaya dönüşmüştür. Mecliste, gazetelerde, okullarda, siyasetin ziyadesiyle çok konuşulduğu her yerde ismi zikrediliyordur. Ölümünden birkaç yıl önce gazeteci Marcadet, gerekli izinleri alarak onunla cezaevinde görüşmeye gider. Blanqui, ilk günlerde gazeteciye soğuk davransa da giderek kendisiyle ilgili merak edilen soruları cevaplamaya, siyasi hatıralarını anlatmaya başlar. Marcadet’in yazdıkları, onun ağzından çıktığı için, bugün dahi biyografisinin temelini oluşturmaktadır.

Kournwsky ve Le Roy, fikir olarak bu röportajı, tanışma faslını, gazeteci ile Blanqui arasında gelişen ve dostluk içeren hasbihâli çizgi romanları için maharetle temellendirmişler. Hızlı bir hikâye olmuş, konuşurken hatibe, yazarken feylesofa dönüşen Blanqui’yi süratle anlatmak az şey değil. Blanqui gibi hemen akla gelen eylemcilerin dikkat çekici ortak bir karakteristiği var: davaya adanmışlık. Hapse giriyor, yazı yazıyor, sokakta eylem yapıyor, cevap yetiştiriyor ve direniyorlar, bunları yaparken aileleri, aşkları, yakın çevreleri çoğu zaman önemsizleşiyor. Siyasi mücadeleleri hemen her şeyin önüne geçiyor. Blanqui’nin severek evlendiği karısı kısa sürede, o hapisteyken hastalanarak ölüyor, öksüz kalan oğlunu annesi büyütüyor. Yıllar sonra hapisten çıktığında, köyde mütevazı bir hayat sürdüren oğlu, ondan yanına yerleşmesini ve siyasetten uzaklaşmasını öneriyor: ‘Politika anlamsız bir iş, sonsuz bir zaman kaybıdır. Bırakın onu, ben size bakarım.’ Blanqui, bir cevap veriyor ki bu cevap, bence albümün okuru etkileyen başarılı bir sahnesi: ‘Yapamam, yapamam.’ Tutku dolu marazi bir inadı, belki başka türlü bir hayatı bilmemenin tedirginliğini işaret eden bir cevap bu… Belki teslimiyet de içeriyor, geçiştiriyor zira. Bir başka güzel sahne, Blanqui hapisten kaçtığında yaşanıyor. Bütün hayatını halka adayan, kendini proleter sayan Blanqui, karşısına çıkan bir balıkçıdan yardım istiyor. Balıkçı, yardım edeceğini söyleyerek önce onu güvenli bir yere götürüyor ve sonra askerlere ihbar ediyor. Hayal kırıklığı bundan daha iyi anlatılamaz. Şuna da yarıyor: Halkla bir tür aşk-nefret ilişkisi yaşayan bir devrimcinin savruluşunu isabetle betimliyor. Biyografiler, ekseriyetle başarı hikâyesine dayanırlar; her türlü zorluğun üstesinden gelen önemli adamların hayat hikâyeleri bu yüzden sevilir. İlginç olan ve anlatıya derinlik katan şey ise onların zaafları ve kapıldıkları hırsı sorgulayan, deyim yerindeyse insan olduklarını gösteren lahzalardır. Bu anlatılabilirse, o biyografi güçlenir.

Önsözü Le Roy yazsa da Kournwsky çizgileriyle albümde daha belirleyici olmuş. Hikâyenin sessizlik kareleri göz alıyor, bazen hareket halindeki karakterleri başka türlü mizansen edilebilirmiş hissi vermekle birlikte o eskizvari çinilemeler, okuru etkileyerek belirlemeyi başardığı için bir devamlılık sorunu yaratmıyor. Çizgi roman için basit bir kuraldır, üreticisi kendini unutturabiliyor ve okurunu hikâyesiyle baş başa bırakabiliyorsa o çizgi roman başarılıdır, başarılı da olur. Metinle, çizgiyle, mesajla biteviye ‘ben buradayım’ demek, hikâye için handikaptır; çok az yazar-çizer böylesi bir sorunun üstesinden gelebilir. Seyirci kamerayı fark etmemeli gibi bir şeydir bu… Ne Tanrı Ne Efendi, tempolu, yalın anlatımlı başarılı bir çizgi roman. 

Radikal Kitap,  18.3.2016

Pazartesi, Mart 21, 2016

Yabancı da Olsa... Di mi?


Bomba sırasına İstanbul da girdi... Twitter'da, Ankara ile İstanbul patlamasının bir karşılaştırmasını yapabilirsiniz, sayısal olarak bu mukayeseyi yapanlar da var zaten. İstanbul patlamasıyla ilgili mesaj sayısı, patlamanın IŞİD militanlarınca gerçekleştiği andan hızla azalıyor. Tuhaf tabii...

Biliyorsunuz hükümet ve AKPliler IŞID değil de DAEŞ demeyi terich ediyor. Siyaseten bir sempati de gösteriyorlar örgüte. Müslümanların terörist olamayacağına dair bir idealleri var. Oysa o kadar çok eylem yapıyor, o kadar çok öldürüyorlar ki görmemeleri imksansız. Üstelik aklı başında her insan bilir ki fanatizmin dini, ırkı, cinsiyeti yoktur...

AKP'lilerin milliyetçilik temelindeki genel eğilimleri, muhaliflerin teöre destek verdiğini vurgulamak... O sebeple, kendilerini eleştirenleri terörist olmakla, PKK'lı olmakla suçluyorlar. HDP ile PKK'yı özdeleştiriyor, teröristlerin mecliste yer aldığını iddia ediyorlar. Dokunumazlıkların kaldırılması için çaba gösteriyorlar. Olabilir, insanlar farklı düşünceleri savunabilirler, iddialarını sakince veya alışık olduğumuz biçimde hışımla yapabilirler.

Yapılanlar her türlü muhalefeti, marjinalleştirmeye yarıyor, onu amaçlıyor ama görüştür, anlamaya çalışırız. Türkiye'de siyaset böylesi bir mantıkla yürüyor, değişeceğini beklemek saflık olur.

Muhalifleri terörist sayan mantığın bir karşılığı var ki onu fark etmemek imkansız. Hani derler ya, "dinime küfreden Müslüman olsa". İlk soru şu, her muhalife soruluyor ya, PKK terör örgütü mü değil mi? Tam bu noktada iktidar partisine şu sorulmalı IŞİD/DAEŞ terör örgütü mü değil mi? Bu örgüte sempati duyuyor musunuz? Devamı da var: IŞİD/DAEŞ sempatizanları meclis'te ne arıyor? Teröristler mecliste (mi?)

Ben bu mantığı bütünüyle saçma buluyorum. İçinde bulunduğumuz koşulları değiştirmeye yönelik herhangi bir faydası yok çünkü... Bağlamla ilgisi olmayan bir soruya cevap yetiştirmeye zorlanıyor insanlar. Ortalık şahinlere kalıyor. Vuralım, kıralım, asalım rağbet görüyor.

Bu vasatlık sürüp gidecek...

Bir toplum, devletinin güvenliğinden sorumlu değildir ama bir devlet, toplumunun güvenliğinden sorumludur desek kim dinler bizi...

Geçiyoruz bir kalem...

Hadi ondan geçtim, normal bir ülkede, ölenler için "yabancı da olsa insan" mealinde konuşabilen bir siyasetçiyi tefe koymamız gerekir...

Daha fenası, ölenlerin yabancı olduğunu öğrenince ferahlayan bir çoğunluk karşısında utanmamız, irkilmemiz gerekir...

Ve açık konuşalım, irkilmekten başka bir şey gelmiyor elimizden...

Pazartesi, Mart 14, 2016

Ben de Şunu Soruyorum


Bombanın patladığı yer şehrin göbeği, altta metro, hemen sağında otobüs ve dolmuş durakları... Kaba bir hesapla dakikada en az on bin kişinin devir daim yaptığı, bir yerden bir yere gitmek için ulaşım araçlarına bindiği bir yer...

Ankaralı olup da oradan geçmeyen insan yoktur.

Patlamadan sonra pek çok kişiden şunu duymuş olabilirsiniz, "her gün geçiyorum", on dakika önce oradaydım", "oradan geçecektim" vs...Ben mesela, evime gitmek için o noktaya gidiyor, bombanın patladığı yerden bir araca biniyorum. On ya da yirmi metre ilerisinden..Hem de tam o saatte...

Orada olabilirdik hissiyatı korkunç...

Bunu hissedelim isteniyor, korkalım, daha çok korkalım, razı olalım...Bu Ankara'daki son altı ay içindeki üçüncü patlama...

Vatandaş olarak devletten güvenliğimizi sağlamasını istemek hakkımız, sorumlu ve muhatap istemek yine hakkımız... Yok olmuyorsa, yüzlerce insan ölüyor ve yaralanıyorsa...öfkelenmek normal, kahırlanmak da... Orada, o parkta o kadar çok polis var ki, buna rağmen bunlar oluyorsa, şaşırmak, irkilmek, delirmek de hakkımız...

Aktüel siyaset, kimden yanasın sorusuyla yürüyor. Giderek sayıları azaltılan veya şöyle demeli, büyük medyada konuşma ve kendini ifade etme imkanı sınırlanan muhaliflere, medyatik bir gösteri içinde ve sahiden sıkıştırılarak hep şu soruluyor: "PKK terör örgütü mü değil mi?"

Bu soru sorulup, dik dik bekleniyor, muhatap soruya evet mi diyecek yoksa hayır mı, yoksa tereddüt mü edecek, evet dedi ama yoksa yalan mı söyledi, aslında hayır demek istiyor vs... Kırk çeşit tefsir...

Ankara patlamalarında devran benzer bir biçimde yürüdü, yürüyor. Sen önce bir terörü lanetle, boşver şimdi, senin asıl niyetin, -afedersin- hükümeti eleştirmek -buna da siyaset yapmak- deniyor.

Hakikaten anlamıyorum, eleştiri yapabilmek için temiz kağıdı mı gerekiyor?

Demokrasinin gereği olarak benim muhatabım kim olabilir? Kime yapacağım şikayetimi? Kim olduğunu bilmediğim, masum insanlara saldıran bir katillle mi konuşacağım yoksa okullarında okuduğum, yükümlülüklerimi yerine getirdiğim, kanunları altında yaşadığım ülkenin seçilmiş ve atanmış bürokratlarına mı gideceğim...

Kendinde öldürme hakkı olduğuna inanan her insan tekinin, her silahlı eylemin karşısında olduğumu neden açıklamak zorundayım. Konuşma ve eleştiri hakkım neden şartlara bağlanıyor?

Neden koşulları değil de koşulları eleştireni sorguluyoruz. Bu koşullar neden oldu, bu patlamalar neden şimdi oluyor, neden durdurulamıyor diyemiyoruz .

Bombanın patladığı yerde belki bin tane  polis var, yine olmuyor, yine yetmiyor işte...  "Kanımız yerde kalmayacak", "canımız vatana feda" filanlarla ömrümüz geçti...

Şunu soruyorum, bombanın patladığı yerin beş ya da altı durak aşağısında, Ulus'ta, Hacıbayram'da, İsmetpaşa'da, bu kadar şehrin içinde kendine Müslüman diyen silahlı bir örgüt yapılanması var mı yok mu?

Bombanın patladığı yere çok yakın bir yerde yaşıyor, silah talimi yapıyor, silahla dolaşıyorlar da... Vatandaş olarak merak ediyorum.

Kim onlar biliyorsunuz, hükümet yanlıları başka, dünya başka türlü adlandırıyor bu örgütü...

Herkesin sorusu başka, kimi ezberden, kimi öfkeden, kimi meraktan...Benimkisi de bu...

Cumartesi, Mart 12, 2016

Dergilerde Çizgi Roman


Kafa'da Sefa (Sofuoğlu) ile İrem'i Beklerken, 221B'de Murat  (Başol) ile Bozkır, Fitbol'da Berat (Pekmezci) ile Payidar'ı yapıyoruz. Radikal Kitap'ta fırsat buldukça, Sabit Fikir'de her ay çizgi romanla ilgili yazılar yazıyorum. Hortlak'ta çizgi roman klasiklerini anlattığım Memleket Çizgisi adlı bir dizi yazıyı da sürdürüyorum. Benimkisi biraz çocukluk hikayesi...Biraz takıntı, biraz bu dünyaya katlanma biçimi...Hayat dumanlı, kafa açıyorum...
Related Posts with Thumbnails