Pazartesi, Şubat 29, 2016

Evlerimiz Poyraza Bakar


Evlerimiz Poyraza Bakar ince bir yaz hırkasıyla gidilen çay bahçelerinin, bozkırda tek tük yükselen kavak ağaçlarının, öğle ezanı okunurken durgunlaşan kasabaların hikâyeleri. Ethem Baran, usul usul anlattığı taşrasını özenle istifliyor. Ustaca ve bozkır kokan.

Pazar, Şubat 28, 2016

Emanet Şehir Yeni Baskı Yaptı


Basında çıkan yazılardan...

Kapak eskizleri

Senaryo karalamaları

Onur Özmen'in teaser için yaptığı bestenin ilk notaları

Şekip'i ararken çıkan eskizler

Fakir Şükrü-Güven Kıraç


Kurbağalara İnanıyorum



Çok sevilen bir yazar üzerine, akla takılan bir roman üzerine... edebiyat üzerine, yazmak üzerine mektuplar. Kimisi gün ağarırken, kimisi şehir karanlığa gömülürken yazılmış, e-postanın da "bir edebiyat türü olarak mektup" sınıfına girebileceğini bize gösteren metinler... Edebiyatın hazzını ve anlamını çoğaltmak üzere... Anlamak, bilmek, keşfetmek zevkiyle yazılmış metinler... 

Barış Bıçakçı, Behçet Çelik ve Ayhan Geçgin okurlukla yazarlığın bitiştiği yerde kurulmuş bir sohbet halkasını paylaşıyorlar. Dostça, merakla, tutkuyla, peşinden giderek…

Kurbağalara İnanıyorum, edebiyatçının, -üç edebiyatçının-, tutkulu ve kâşif edebiyat okuru olarak portresi...

Cumartesi, Şubat 27, 2016

Kadın Hikâyelerini Beklerken…




Ramize Erer, Türkiye’nin en üretken çizgicilerinden biri. Uzun yıllar haftalık dergilerde, günlük gazetelerde çizmek, üstelik bunu belirli bir niteliğin altına düşmeden başarabilmek az şey değil. Hele bir dönem, başta Kötü Kız tiplemesi olmak üzere cinselliğini meydan okuyarak alenen yaşayan, cevval ve tedirgin edici genç kadın mizahını çok iyi anlatmıştı. Şehirli orta sınıf gençlerin hayatlarını komikleştirerek resmedilme mahareti göstererek popülerleşmişti.

Erer, epeyce bir süredir yurt dışında yaşıyor ve eskisi kadar “görünmüyor”. Şöyle de olabilir, ülkenin muhafazakârlaşmasıyla onun hikâyelerine ve cinselliğin kıyılarında gezinen bir mizaha pek rağbet edilmiyor. Bu nedenle Erer’le gazetelerde karşılaşamıyoruz. Ne yapıyor şimdi peki? Bayan Yanı dergisinde daha otobiyografik nitelikli çizgi romanlar üretiyor, çok yazılı ve belgeselvari işler diyebiliriz bunlara. Yakınlarda çıkan Kız Hikâyeleri albümü bu işlerin bir toplamı olmuş.

Otobiyografi faslını biraz açalım, yaşadığımız dönemin global çizgi üreticileri ekseriyetle geçmişlerini, özyaşam öykülerini anlatıyorlar, hele grafik romancılar. Edebiyata yakınlaşma arzusu, tuhaf bir teşhircilik, ifşa etmek, genelde itiraf kültürü bu eğilimin neden ve sonuçları olarak gösterilebilir. Büyük serüven anlatılarının yerini alan bu minimal hikâyeler genellikle aile sırlarını, kuşak çatışmasını, sancılı büyüme hikâyelerini içeriyor. Otoriterliğin eleştirildiği anlatılar oldukları da söylenebilir. Çizerlerin kendilerini tipleştirmesi, bizatihi hikâyelerinin kahramanları olması sık rastlanır bir durum olmakla birlikte Türkiye’de benzer nitelikli bir otobiyografik çizgi roman geleneği var diyemeyiz.

Erer bu bakımdan yeni ve iddialı bir işe kalkışmış. Balkanlardan göçen atalarının, onların çocuklarının, hısım ve akrabalarının aile hikâyelerini anlatmaya niyetlenmiş. Başlı başına ilginç bu yönüyle, üstelik anlatım diline hassasiyet gösterdiği, cümlelerine edebi bir kıvam kattığı hemen fark ediliyor. Başka türde bir işe yöneldiği, başka bir biçimde yoğunlaştığı da anlaşılıyor. Her üreticinin kendi rutini dışına çıktığı çalışmalar vardır. Hep aynı türde işler yapmaktan sıkılmıştır, daha yenilikçi bir işi hayal ediyor, yapmaya çalışıyordur vs. Kız Hikâyeleri, yanılıyor olabilirim ama bana öyle geldi, Erer’in böylesi bir arzuyla ürettiği, iştahlanarak çoğalttığı hikâyelerden derlenmiş bir albüm olmuş.

Buna karşılık zor okunan hikâyelerden oluşan bir albüm de olmuş. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, kareler arasında ardışıklık dediğimiz devamlılık pek yok. Görselliğe değil metne yüklenilmiş, metinle ilerleyen bir anlatım dili çıkmış ortaya. Gerçekçilik kaygısı, geçmişi tam anlatma ısrarı, çizgiyi değil metni öne çıkarmış. Çizgi roman olması hikâyeye bir kolaylık getirmemiş. İkincisi, Erer, aile hikâyesinde yakınlarını fotoğraf gerçekliğinde benzetmek istemiş. Bu durum, hikâyeye ve kendisine gereksiz bir yük bindirmiş. Oysa okur, o Enişte’yi o Abla’yı hiç bilmediği/hiç tanımadığı için benziyor –benzemiyor diyebilecek konumda değil. Hiç görmediği, hiç bilmediği insanlarla ilgili böyle bir meselesi doğal olarak olamaz. Erer gibi kıvrak çizgili, ne yaptığını bilen bir çizerin bu benzetme anaforuna kapılması hikâyeyi bazen iyiden iyiye donuklaştırmış. Ne zaman çizgi roman dilini hatırlasa hikâye hızlanmış, normalleşmiş… Ne zaman fotoğrafımsı olsa veya metne yüklense anlatı yavaşlamış. Bir yanda metne dayanan ve birbirini takip etmeyen kareler diğer yanda kimin kim olduğu anlaşılmayan karakterler enikonu sorun olmuş. Edebilik ve belgeselci yön hikâyeleri bazen çok hantallaştırmış. Erer, sanki bunları yazsaymış, bence bunu yapabilirmiş, çizgi roman değil de doğrudan yazıya dönüştürseymiş, daha doğru olurmuş, araya katılan illüstrasyonlar çeşni olur, metni hayli tatlılaştırırmış.

Bir parantez açacağım: Türkiye’de çizgi roman üreticilerin kendileri için özel olan itibarlı bir işe kalkıştıklarında metne ağırlık vermelerini itiraf ediyorum doğru bulmuyorum. Kimse onlardan gazeteci, akademisyen ya da araştırmacı olmalarını beklemiyor. Onlardan istenen çizgi romanın imkânlarını kullanarak iyi hikâye anlatmaları… Hissettiğimi söylüyorum, çizgi roman üreticileri yıllarca yazıp çiziyorlar ama yeterince saygı görmüyorlar. Yaptıkları sanat olarak görülmüyor, edebiyat ve sanat dergilerinde, kitap ilavelerinde hatırlanmıyor, önemsenmiyorlar. Bunun bir memnuniyetsizlik yaratması normal. Buna nasıl tepki veriyorlar peki? Her nedense köşe yazarlığına ya da edebiyatçılığa meylediyorlar böyle durumlarda. Çizgiye değil yazıya ağırlık veriyor ve yazıyı sanıyorum bir itibar ifadesi, bir sanat ve edebiyat karinesi olarak görüyorlar. Çizgi roman söz sanatlarını kullanmakla birlikte, bir makale, bir roman ya da hikâye değildir, gücünü kendine özgü anlatım dilinden alır. Tek bir sözcük kullanmadan da anlatacağınızı anlatabilirsiniz. İtibar ararken ortaya çıkan o çok yazının maddi karşılığı, itibar değil okunacak çok yazı oluyor. Bu kadar çok yazı, bir noktadan sonra görsellikle bağını kuramaz bir hale geliyor. Resimle-yazı arasındaki bağ kopunca görselin gücü azalıyor. Çizgi roman kendi olmaktan çıkarak metnin kölesi oluyor. Yazıyı destekleyen resimlere dönüşmesi onu illüstrasyon ve magazin vinyetine indiriyor.

Çizgi romanda karakterinizi hemen özdeşleşecek biçimde gösterebiliyor, devamlılığı bu özdeşleşmeyle kolaylaştırabiliyorsunuz. Erer, Kız Hikâyeleri’nde karakter oluşturmaya, aile geçmişini tahkiye ile kurmaya niyetlenmemiş veya bir devamlılık kurmamış. Yazarı gereğinden fazla konuşturmuş, oysa hayıflanarak söylüyorum, daha yenilikçi bir dil istifleyebilirdi. Yazıyı yazarken-albümü okurken hep aklımda bu vardı: beklentimi niye yüksek tutuyorum, abartıyor muyum? Erer, ortalamanın altında bir iş çıkarmış değil ki… Dünyadaki grafik roman eğilimi, en çok kadın çizgi romancılara yaradı, en çok onlar öne çıktılar. Abartmam biraz da ondan olabilir. Bana kalırsa, Türkiye kadın grafik romancıları ve onların kadın hikâyelerini bekliyor. Sadece okur olarak beklentimi söylemiyorum, potansiyelimiz olduğuna ve yapabileceğimize inanıyorum.

Radikal Kitap, 26.2.2016

Perşembe, Şubat 25, 2016

Eller


Deniz (Karagül) çekmiş, geçen hafta sonu Salt-Ulus'ta yaptığım konuşmadan... Eller-mimikler-jestler durmuyor...Kamyona parkederken yardım ediyor gibiyim...E dur dedim niye durmuyorsun, şuncacık mesafe kalınca duracaktın, ben ne yapayım?

Çarşamba, Şubat 24, 2016

Goygoy



Goygoycu, boş konuşan adamlara denir ya. Çok daha eskiden Muharrem ayında kapı kapı dolaşan, ilahi okuyarak dilenenlere denirmiş. Dilenci anlamında kullanılıyor demek lazım, bugün farklı bir anlamda kullanıyoruz o ayrı.

Kökeninde ayrımcılık ve aşağılayıcılık vardı, bunu biliyordum.

İlgimi çeken şu oldu Yahudiler yabancılara Goy diyorlar, acaba dedim, kapılarına gelen adamlar (dilenciler) için dedikleri bir laf goygoy olarak argoya mı dahil oldu? Bilemedim.

Aleviler için kullanılan bir küfür, bugün velveleciler için sarfediliyor.

Bir küfrün nasıl yaygınlaştığını  nasıl biçim değiştirdiğini anlayabilmek her zaman mümkün olmuyor, çünkü dil çok dinamik ve nerede bir yol bulsa ya oradan çıkıyor, ya da nereye girdiyse oranın şeklini alıyor.

Salı, Şubat 23, 2016

Yeni Sinema


Yukarıdaki resim, hiç anlaşılmıyor ama, Ankara'da, Ulus'ta, Denizciler Caddesinin hemen başında yer alan tarihi bir Ankara sinemasına ait...

Daha doğrusu sinemadan geriye kalan bir şey yok, metruk bir halde... Sinemanın önünü değiştirmişler, duvar örmüşler filan... Bakıyorum ve nereye ne yapmışlar da bu hale gelmiş anlamıyorum...

Benim bildiğim sinemanın olduğu bina Çocuk  Esirgeme Kurumu'na ait... Melih Gökçek bir ara oraya başkan olmuş ve o fırsatla sinemayı kapatmıştı... O gün bu gündür  sinema boş duruyor...

Burası  Sümer Sineması olarak da bilinir, seriyal filmlerinin, 32 Kısım Tekmili Birden filmler gösterilen, tek biletle tüm seansların izlenebildiği ucuz bir sinemadır. Çocukların rağbet ettiği bir yerdir... 1940'larda, 1950'lerde çocuk olup da buraya gelmemiş Ankaralı yok gibidir... Bir ara, önce mi sonra mı emin değilim, kapalı yüzme havuzu olarak da kullanılıyor... Daha da sonra Yeni Sinema oluyor... 70'lerde burada erotik filmler oynatılırdı.


Meraklısı için Dumankara'da o dönemle ilgili bir senaryo yazmıştım, Berat da çizmişti...

İnsanların, şehirlerin geçmişlerine sahip çıkmamaları çok tuhaf...O kadar çok gelenek diyen var ki halbuki... Hep poz, hep iddia...

Resme tekrar bakın lütfen, düzlenmiş bir neşe ve iştah göreceksiniz... Kıstırılmış, öldürülmüş bir tarih...

Başka türlü olamaz mıydı?

Mesela, Keçiören'deki Cem Sineması yine bir işe yaramış, o muazzam sinema da düzlenmiş ama paraya çalışan piyasa aklı hiç olmazsa onu bir şeye dönüştürmüş...



Yeni Sinema/Sümer Sineması yıllardır niye boş? İşletmecisi geçim derdiyle erotik filmler oynattı diye tarihe/geçmişe ceza mı kesildi? Yoksa düzlemek demişken Ulus'u düzleyeceğiz illa ki planında metruk yerlerin işi meşrulaştırmak gibi bir işlevi mi olacak?

Bakın kurtardık, bakın temizledik mi diyecekler...

Pazartesi, Şubat 22, 2016

Payidar




"Adım Payidar Cengiz, bir futbol kulübünde sözleşmeli idari personel olarak çalışıyorum."

Ben yazdım, Berat çizdi... Fitbol'un yeni sayısında başlıyoruz...

Cumartesi, Şubat 20, 2016

Eco


(...) Eco'yu Türkçedeki ilk kitabı olan, 1985'te çıkan, Gülün Adı romanından beri tanıyoruz, neşeli ve iştahlı bir yazar oldu hep. Bütün eserlerini incelerseniz görülebiliyor: kolay anlaşılamayan koyu akademik kitapları da var, saçmalamayın diyen yüzlerce gazete yazısı da. Ve sanki her kitabında, hiç karamsar olmadı, okurken iki paragraf aşağıda fıkra anlatacak gibi durabiliyordu. Karamsarlıktan ziyade toplum ya da insanlar neden karamsarlaştılar diye sormayı tercih etti. Savaş çığlıkları atmadı, karşısındakini saldırganlıkla suçlayan saldırganlıkları olmadı. Metaforlarla konuşmadı, her defasında açıklamaya çalıştı. Bana hep yaşlı bir adam olan yazarlardan biri gibi gelir, bu bilmenin ve sakinliğinin sonucu. Şahane romanlar yazdı, meselelerini şahsileştirmedi, kolay kolay kimselere salak da demedi, demeye getirdi. Kendini tanrı katında saymadı. Eco'nun konuşkanlığı ve anlama çabası bazen onu orta sınıfın makbul ve mutedil feylesofu olarak da gösterdi. Bunu pek umursadığını sanmıyorum. Hayatın içinde kalmak istediği için gazete-dergi yazısı yazdığı veya hatiplik yaptığı anlaşılıyor. Bunu politik bir mücadele saydığı, ısrar ettiği, inatla hikayelerini sürdürdüğü çok açık . Gazeteciler günü yaşarlar. Eco ise hafızayı temsil ediyor, bize geçmişi ve kıyaslamayı hatırlatıyor. Eğitim kurumları ve yazılı kültür, teorik olarak okumayı teşvik eder ve eleştirel düşünmeyi öğretir. Pratikteyse bunun karşılığı klişelerdir, ne yazık ki tabu ve ezberdir. Eco zengin bir perspektiften yazıyor: kitaplar, filmler, mitler, dedikodular, hatıralar, kuramcılar...Üstelik gülerek anlatıyor, bazen kızarak da anlatıyor ama hayat o kadar çok bağırmazsam farkedilmeyeceğim diyen insanla dolu ki...O gürültüden olmalı, Eco kızıyormuş gibi gelmiyor okuyana (...)

link

Not: Eski bir yazıyı yineledim, sevdiğim, ne demiş diye merak ettiğim bir yazardı. Olağanüstü bir insanın çağdaşıydık, Umberto Eco Rönesanstı, neşeydi, sabırdı, özveriydi, ne yazmış diyemeyeceğiz artık..

Perşembe, Şubat 18, 2016

Geçip giden...



Hamasetle, öfke ve üzüntü pozlarıyla, biz bize propagandayla geçen bir hayatımız var. Alem birbirinin şeytanı olmuş derler ya...Geçip gidiyor günler...

İnsanın iyi şeyler yapma yeteneğine inanıyorum...İnat ediyorum...

Çarşamba, Şubat 17, 2016

Üçleme Hakkında




Uzak Şehir karanlık bir öyküyü anlatıyor fakat diğer kitaplarında ondan kalır yanı yok. Ankara üzerine yazarken hüzünlü senaryolar seçmenizin nedenleri var mı, varsa nelerdir?
Uzak Şehir, Emanet Şehir’e göre daha sert ve karanlık bir hikâye. Bu bir üçleme olduğu için finalin daha koyu olması gerekiyordu, böyle bir perspektifi olması gerekiyordu veya… Hüzünlü senaryolar seçiyor muyum, alt sınıfları ve suçluları anlatıyorsanız, dramatik bir eksen kurmak zorundasınız, anlattıklarımın ister istemez kederli bir tadı oluyor, methetmiyorum, kimseyi kahramanlaştırmıyorum çünkü.

İlk kitapta birçok farklı çizerle birlikte çalıştınız, diğerlerindeyse Berat Pekmezci ile devam ettiniz. Onunla devam etmenizin sebepleri nelerdir?
İlk kitap çok hikâyeli bir antolojiydi, daha kısa sürede üretildiği için çok çizerli olması gerekiyordu ama diğerleri daha uzun hikâyeli albümlerdi. İkinciyi Berat’la çizeceğimi biliyordum ama üçüncüye, ikinciyi çalıştıktan sonra karar verdim. Takıntılı biriyim, yoğun çalışmak, hayattan kopmayı gerektiriyor, herkes bu tempoyu göze alamıyor. Berat’la iyi çalıştık ikinci albümde, devamı öyle geldi. Herkesle çalışılmıyor, uyum gerekiyor, benzer bir ritmi tutturmak gerekiyor. Berat’la uyumlu çalıştığımız için üçüncü albümde de birlikte çalıştık. 

Çizgi romanlarda yazar ve çizer farklı olduğunda hep merak ettiğim bir konu var. Sizin Berat Pekmezci’nin çizimlerine onunda senaryoya herhangi bir katkısı ya da müdahalesi oldu mu, olduysa hangi durumlarda?
Çeşitli çalışma biçimleri var. Berat, bitmiş ya da tamamlanmış senaryo bölümlerini çiziyor. Sadakat gösteriyor senaryoya. Ben taslaklara bakıyor ve sahnelerle senaryo uyumunu karşılaştırıyor, onun yorumunu inceliyor, önerilerde bulunuyorum. Taslaklarda revizyonlar oluyor ve senaryo çizgi romana dönüşürken, görsel olarak biçim değiştiriyor. Daha en başta tipler, mekânlar epeyce çalışıyoruz, görsel bir arşiv sağlıyorum. Berat, senaryoyu görsel olarak daha iyi anlatabilirim ile uğraşıyor aslında. Öte yandan uzun süre çalışınca bir uyum yakalıyorsunuz, ben onu serbest bırakıyorum o da bana önerilerde bulunuyor artık. Örneğin ben Uzak Şehir’de hiç anlatım kutusu kullanmayacaktım, Berat ısrar edince, senaryoya başladıktan, çok sayıda sayfa çizildikten sonra yeniden bir anlatım dili kurdum. Bu tür iş bölümlerinde çalışma biçimi nasıl verimli oluyorsa o yönde değişir. 

Emanet Şehir’de 1940’lı yılları seçmenizin belli bir nedeni var mı, sizce Ankara’yı o yıllarda özel kılan nedir?
Dumankara, 1916 Yangını ile başlar, o da bir tercih. 1923 sonrasında Ankara bir vitrin şehir olarak tasarlanır, cumhuriyete model olması için uğraşılır. İstanbul’a alternatif olacak yeni bir şehir olsun isteniyordur. 1950 ile birlikte bu uğraştan vazgeçilir ve İstanbul yeniden öne çıkar. Emanet Şehir, tam bu değişim anında geçiyor. Bir tür hayal kırıklığı, bir başarısızlık hissi ve değişim arifesinde geçiyor veya.

Uzak Şehir’de bu sefer karşımıza Alevi –solcu bir mahalle de yaşayan, silik bir kenar mahalle delikanlısını başkahraman olarak görüyoruz. Bu kara hikâyenin kahramanı için neden böyle bir çevre seçtiniz?
Bu bir suç hikâyesi. Türkiye’de yoksul bölgeler sanılanın aksine iktidar partilerine destek verirler. Muhalif bir mahalleyi arkaplan olarak kullanmak istiyordum, bu sebeple böyle bir tercihte bulundum. Üstelik, kahramanlardan birinin vicdani bir huzursuzluk yaşaması için de bu türden bir gerginlik gerekiyordu.

Ankara üçlemesi özellikle Ankaralılar tarafından çok beğenildi. Başka grafik roman projeleriniz var mı? Varsa, içerikleri ve kimlerle çalıştığınız hakkında biraz bahsedebilir misiniz?
Evet var, iki ayrı çalışma daha sürdürüyorum. Aslında ikisi de tarihi çalışmalar ya da en azından o biçimde tarif edilebilirler. Biri Sefa Sofuoğlu ile birlikte hazırladığımız, 1951. İsminden de anlaşılabileceği gibi o yıl içinde bir siyasi hikâye. Diğeri, Taner Duran’la yaptığımız, 1930’larda geçen bir kabadayı hikâyesi. Yine bir dönem panoraması, siyasi itişmeler, suç dünyasına ilişkin ayrıntılar vs

Aylık çizgi roman dergisi Hortlak yolda. Çizgi roman “All Stars” denilecek bir ekipten oluşuyor kadro. Nasıl ortaya çıktı, size teklif nasıl geldi, orada neler yazacaksınız? Biraz bahsedebilir misiniz?
Uykusuz yeni bir çizgi roman dergisi çıkartmak istiyordu, benden de çizgi roman hakkında yazılar yazmamı istediler. İki nedenle çekincem vardı, biri ben genel olarak mizah dergilerinden uzak duruyordum, haklarında yazı yazdığım için bir mesafem olsun istiyordum. İkincisi, benden istenen yazılar, böyle bir dergiye uygun olmayabilirdi. Hem konuştuk, hem de ben düşündüm. Bakalım, en azından başlangıçta bir katkım olacak, sonra ne olur ben de bilmiyorum. 

Biraz da Türkiye’de çizgi roman ve çizgi roman okurluğu üzerine konuşmak isterim.
Eskilerde olduğu kadar bir çizgi roman sevgisi furyası yok bu zamanda. İnternet veya teknolojinin gelişmesi dışında, sizce sebepleri nelerdir? Türk kökenli çizgi roman eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir mi?
Tek bir cevabı yok bunun, şunu iyi biliyorum, neredeyse çeyrek asırdır böyle bir sorun var. Ben iyimser biriyim yoksa üretim yapamazdım. Konuşulan hikayeler anlatırsanız her zaman ilgi görürsünüz. Dün nasılsa yarın da öyle olacak.

Hiç çizgi roman okulu açmak gibi bir düşünceniz oldu mu? Sizce Türkiye’de böyle bir okul açılsa başarılı olur muydu, bunun için neler gerekirdi?
Böyle bir idealim olmadı, yakın zamanlarda üniversitelerde ders anlatmamı isteyen teklifler aldım, alıyorum ama kendi yoğunluğumdan kabul etmedim. Üniversiteden istifa ettikten sonra dışarıdan lisans ve yüksek lisans dersleri verdim. Hazırlanmak, özel vakit ayırmak gerekiyor, heyecan, iştah ve zaman istiyor. Bunu yapamıyorsanız, o işi sürdürmemelisiniz. Yoğunluktan dersleri sürdüremedim. Belki ileride, emekli olduktan sonra yapabilirim.

Son birkaç soruyu daha kişisel sormak isterim.
İlk okuduğunuz çizgi romanı hatırlıyor musunuz? Neydi, siz de nasıl bir etki bırakmıştı?
Okuma yazma bilmiyordum, teyzem bir Tommiks almıştı, ilk onu hatırlıyorum. Ne yazdığını bilmediğim için abime okutmuş, uzun uzun resimlerine bakmıştım… Kendi paramla aldığım ilk çizgi roman Mister No’ydu. Çocukken beni en çok etkileyen çizgi romanlar Yüzbaşı Volkan ve Tarkan’dı.

En çok beğendiğiniz çizgi roman serisi, karakteri hangisi, neden?
Ben obur bir okurum, takılıp kalamıyorum, bir sürü güzel kitap, film ve dizi var hayatta. Oradan oraya sürükleniyorum. 17 yaşımda bana bunu sorsanız, ünlü Heavy Metal dergisinin abonesiydim. Moebius severdim, Ken Parker okurdum. İlban Ertem, Suat Gönülay ve Engin Ergönültaş işlerini takip ederdim. 

Çizgi roman okumaya yeni başlayacaklar için Türk, yabancı tavsiyeleriniz var mı?
Bu yazıyı okuyanlar, bu yaşa kadar çizgi roman okumadılarsa… Maus ya da Persepolis okusunlar, Corto Maltese’i keşfetsinler…

Söyleşiyi GazeteBilkent için Yağmur Yıldızhan ile yaptık.

Related Posts with Thumbnails