Cumartesi, Haziran 28, 2014

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı...


– Vursana lan!
Susuyordu.
– Vur!
Ellerim hâlâ arkada bağlıydı. Ne yapmaya çalıştığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Burnuyla burnum arasında en fazla on santim vardı ve ben aklıma gelen en yaratıcı küfürleri birbiri ardına sıralıyor; bu olgun, zengin çocuğunu tahrik etmeye çalışıyordum.
Niye geldin lan götün yemeyecekse!
Sonunda vurdu. Acemice bir sağ kroşemsi
.”

Yirmili yaşlarda bir boksör, hafif aksak, hafif flaneur. Kirli, gürültülü şehir, yorgun ve tekdüze... Gardını düşürmeyeceksin şu hayatta... Salatanın üzerinde bolca zeytinyağı gezdirmeli, altı bire kapı almalı... Çift forvetle maça çıkmalı, Maltepe’den Güvenpark’a yürümeli... Müziksiz olmuyor, bir şeyler çalmalı, Led Zeppelin filan... Sol direk, sağ kroşe...

Giray Kemer, zamanın ruhunu anlatıyor. Büyük laflar etmeden, bazen kaçarak bazen yüzleşerek, naif ve usul usul... Bir ateş böceği yanıp sönüyor.

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı...
Kapak İlüstrasyonu: Mert Yavaşca

Cuma, Haziran 27, 2014

William Russell Flint

















Başıboş ve avare dolaşırken


 (...) Son on yılda delice bir iştahla beşer beşer katlarını çoğalttığımız gökdelenlerimiz, oryantal kameranın ne aklına ne gönlüne girebiliyor demek ki. Turistler, Sultanahmet, Galata ve Eminönü civarında gezerek bilinen ve merak edilen İstanbul turlarını tamamlıyorlar. Kendi ülkelerinde görmedikleri teferruatlarla dolu bir açık hava müzesinde dolaşmak turistlere ziyadesiyle yetiyor. Bütün büyük şehirlerin birbirine benzediği dünyada eski halılar bulmak, fes satın almak, nargile fokurdatmak, göbek atmak, kebap yemek onlara büyük hatıra gibi geliyor. Oysa biz fes’e burun kıvırıyor, esnafın halıları döve döve eskittiğini, kebabın daha iyi yerlerde daha güzel pişirildiğini biliyoruz (...)


ArkaKapak için yazdığım yazı

Perşembe, Haziran 26, 2014

Emanet Şehir Röportajı




Klasik bir soruyla başlamak istiyorum: Çizgi roman merakınız nasıl başladı? Ve bu merak, nasıl oldu da akademik bir kariyere dönüştü? 
Sondan başlayayım, 2007′de Üniversiteden istifa ettim, o bakımdan akademi benim için geçmişte kaldı. Doktora yaptığım için geri dönebilirim ama artık böyle bir niyetim yok. Çizgi romanla hep ilgiliydim, çizgi roman senaristi olmak, geniş anlamıyla yazar ve senarist olmak gibi bir hayalim vardı. Korku dergisinde, o günlerin Alfa Yayınlarında benim yazdığım çizgi romanlar yayınlandı. 1985 yılıydı, otuz yıl olacak. Sonra 90′ların başında Korsan ve Koloni isimli çizgi roman fanzinleri çıkarttım, mektup arkadaşları, yazarlar çizerler, koleksiyoncular, çok insanla o yıllarda tanıştım. İnsan sevdiği şeyin itibarsız sayılmasına üzülüyor, hırslanıyor. Mesela o zamanlar insanlar çizgi roman yerine Teksas Tommiks derdi, illet olur düzeltirdim. 1992′de çıkardığım Koloni fanzinini dağıtmak üzere İstanbul’a geldiğimde çizgi roman satan tek bir yer yoktu. Hayat ne kadar değişti. O dönem, hırs ve iştahla, çizgi romancılarla röportajlar yapmaya, malzeme toplamaya, kütüphanelerde çalışmaya başladım. Türkiye’de çizgi roman hakkında bir kitap yazdım. O çalışma bana üniversite yolunu da açtı,  asistan oldum. Çoğu insan çizgi roman hakkındaki çalışmalarımın yüksek lisans ya da doktora çalışmam olduğunu sanır, halbuki hiç birisi akademik bir amaçla yazılmamıştır. 

Sizin çizgi roman tarihiyle ilgili yazdığınız kitapların yanı sıra, ara ara dizi senaryoları da yazdığınızı biliyorum. Dumankara’yı okurken, “bu hikayelerden oluşan bir dizi yapılabilirmiş” diye düşünmüştüm. Galip Tekin’in, Tuhaf Hikayeler serisi gibi. Siz hiç böyle bir şey düşünmüş müydünüz? Ya da, o hikayelerden bazıları, hayata geçmemiş dizi senaryolarının çizgiye dökülmüş hali olabilir mi? Dünya sineması artık neredeyse tamamen çizgi roman senaryoları üzerine dönüyor. Emanet Şehir’de de güzel bir dönem filmi havası sezdim. Bu konuda herhangi bir çalışmanız ya da girişiminiz olacak mı? 
Birbirlerinden çok farklı alanlar, arz ve talebin başka biçimlerde şekillendiği yerler. Pek çok yapımcı, yönetmen ya da kanal yöneticisi benim çizgi romanla ilgili olduğumu bilmez. İyi senaryo yazıyorsanız varsınız, yoksa yok…İyi senaryo ne demek onu tartışmıyorum. Bir yıl önce konuşsaydık size kendi filmimi çekmek için para biriktirdiğimi anlatırdım. Bu yıl uluslararası bir film için senaryo yazdım ve o noktada film çekmemeye karar verdim. Oradaki üretim mantığı, festivaller bambaşka bir ilişki ağı ve tecrübe gerektiriyor. Benim gibi haftada 2,5 gün evinden dışarı çıkan bir adama göre değil bu işler dedim, yapamayacağımı anladım. Bu hikayelerden film olabilir ama bir talibinin olması gerekir, dizi işi karışık, mainstream kalıpları çok etkili. Ben onları grafik roman olarak düşünerek yazdım. Kimseye proje olarak götürmek gibi bir niyetim olmadı. Zaten yapımcılardan ya da kanaldan gelen teklife göre yazıyorum. Ha, Dumankara için de Deli Gücük için de teklif geldi ama doğrusu ciddiye alınacak şeyler değildi. Herkes film ya da dizi çekmek istiyor ama herkesin yapabileceği bir şey değil. Üstelik her bakımdan güvenilmez bir piyasa bu. Büyük yönetmen, büyük yapımcı dediğiniz insanların nasıl neşeli dolandırıcılar olduğunu bilseniz şaşarsınız. 

Türkiye’nin çizgi roman tarihiyle ilgili bir çizgi roman senaryosu yazmayı hiç düşündünüz mü? 
Doğrusu çok istiyorum, şimdi yazdığım bir senaryoda kısmen değineceğim ama ilk çizgi romancılarımızı anlatan bir İstanbul hikayesi aklımda geziniyor. Sahiden çok istiyorum. Nasip diyelim. 

Bu hikayeyi, başka dillere çevirtip yurtdışında yayımlatmayı düşünüyor musunuz? 
Daha yazmadım :) Ama haklısınız, bazen yurt dışını düşünerek hikayeyi kurmanız gerekebiliyor. Ben editör ve senarist olarak her zaman istediğim işleri yapabiliyorum diyemem. En azından grafik romanlarımda hayal ettiğim hikayeleri anlatabileyim istiyorum. Çeviri işi de başka bir çaba istiyor, benim şöyle bir hissiyatım var, bir iş bitince geride kalıyor, önümüzdeki maçlara bakıyorum. Geriye dönemiyorum. Dumankara yerel bir iş, Emanet Şehir yine başka türden yerellik içeriyor ama daha çevrilebilir nitelikte. Bunun için farklı bir yoğunlaşma gerekiyor, galiba adamakılı bir hevesim yok. Bunu sadece birlikte çalıştığım arkadaşlar için isteyebilirim. Mesela Berat, hem iyi bir çizer hem de daha da iyi olacak. Emanet Şehir’in çevirisi ona yarasın isterim. 

Klasik [birçok defa sorulmuş olacağını düşündüğüm] bir soruyla da bitireyim: Ankara-İstanbul kavgası, bir nevi ezeli rekabet gibi, hiç bitmeyecek tartışmaların kaynağıdır. Ankara’yı İstanbullulara anlatmak ya da Ankara’yı İstanbullulara sevdirmek gibi bir hisse kapıldınız mı bu kitapları yazarken? 
Böyle bir arzum yok, buna yönelik bir çabam da yok. Vakit ve enerji kaybı olur. Ben insan hikayesi anlatıyorum, bu hikayelerin Ankara’da geçmesi ilgi çekebilir ama ben bu ilgiden faydalanmak adına yapmıyorum bunu. Hayat İstanbul üzerinden aktığı için söylüyorum, bilmediğim bir şehri anlatamam. Bildiğim sokaklara ve yakından bildiğim hayatlara yöneliyorum.

Emre Yavuz ile pelerinli.com için söyleşmiştik.
link 

Artık Çirkin de yok







Çarşamba, Haziran 25, 2014

Pope

















Graphic Novel Project



Graphic Novel Project Proposed by Levent Cantek
Ankara, Turkey


PROPOSED FELLOWSHIP OPPORTUNITY

An illustrator from Armenia tells his/her experiences and impressions in Turkey entitled graphic novel in the form of “100 years later” with personal observations and illustrations.

EXPECTED PROFILE

Graphic designers, cartoonists, illustrators and painting students may apply. If they have some knowledge of the Turkish, they can understand reactions, converse with people and develop their story.

CONDITIONS OF THE FELLOWSHIP OPPORTUNITY

We expect the fellow to be based at Ankara office of İletişim Publishing House. The Publishing House is open from 09:30 to 17:00 on weekdays, weekends off.

PROPOSED TIME FOR THE FELLOWSHIP (SEPTEMBER 2014 – MAY 2015)

October 2014 – January 2015 or February – May 2015 is available.

The Fellowship Scheme is open to applications of citizens and legal residents of Turkey and Armenia. The fellow candidates shall fill in the English Application Form the latest by July 20th, 2014, attach two reference letters and their CV, and send their applications to fellowship@hrantdink.org. Before filling in and submitting your application, please read the Turkey-Armenia Fellowship Scheme Regulation, which includes the objectives and eligibility criteria. Hrant Dink Foundation will compile all incoming applications and will submit them to the relevant Host Organisations, which will then identify their preferred candidates. The Fellowship Scheme launched thanks to the financial assistance of the European Union has a limited budget to support 18 fellows. In case more than 18 fellow candidates are matched with Host Organisations, a Selection Committee with three members from Turkey and Armenia will determine the ultimate 18 fellows. The Selection Committee members will function within their own capacity and with their own experience and judgments, their assessment can in no way be taken to reflect the views of the organisations they are affiliated with.

For further information and questions, you can contact the project coordinators Zeynep Sungur and Anush Babajanyan at fellowship@hrantdink.org

Pazartesi, Haziran 23, 2014

Hangi Nietzsche?


ArkaKapak için yazdığım yazı için link

‘Kitap ayracı kullanarak okunan çizgi romanlar…’



Dumankara, Hayat Bir Yangındı’ uzun zamandır merakla beklenen bir projeydi. Çizgi roman meraklılarının da, edebiyat severlerin de, sizin okurlarınızın da ilgisini çekeceği belliydi. Bu proje nasıl oluştu ve yayınlandıktan sonraki tepkiler nasıl?
Grafik roman yapmak istiyordum, iş temposu olarak daha rahat olduğum bir dönemde süratle senaryoları yazmaya başladım. Belli bir sayıya ulaşınca daha önce birlikte çalıştığım çizer arkadaşlarla irtibata geçtim ve başka çizerler aramaya başladım. Yazım süreciyle birlikte düşünürsek 15 Ekim-15 Şubat arasında çalıştık, kitabı teslim ettik. İlgi çekeceğini tahmin ediyordum, olumlu tepkiler de aldığımızı düşünüyorum. Benim asıl çabam, çizgi roman okurlarının dışındaki bir okura ulaşmak, grafik romanın Türkçe edebiyat literatüründe kendine yer açabilmesini sağlamak. 

Galiba önce ‘Uzakşehir’ projesinden söz etmek gerekiyor. ‘ Türkiye’de grafik roman üretimini artırmak için bir araya gelmiş yazar ve çizerler topluluğu’ diye tanıttığınız ekibi ve projeyi biraz açıklar mısınız? 
O şöyle, biz iki arkadaş grafik romanlar yayınlayan küçük bir yayınevi kurmaya niyetlendik. Oturup hesapladık. Kitabın etiket fiyatının neredeyse yüzde 50-55’ini dağıtımcıya veriyorsunuz. Vergi ödüyorsunuz, telifler ve başka türlü maliyetler… Sonra dedik ki biz bu işi niye yapacağız? Aşk, delilik, tutku şu bu… Cevaplar çeşitlenebilir ama para kazanmak gibi bir gayemiz yoktu aslında. Hatta işe başlarken, işi birilerine anlatırken az satar kitaplar diyorduk. Sonra birden dank etti. Dedik, madem bu parayı harcayacağız, öyle yapmayalım, dağıtımcıya şuna buna değil de bunu genç çizerleri desteklemek için harcayalım dedik. Öyle başladık, büyük iddialarla olmasa da bu desteğe devam edeceğiz. Yerli üretimi teşvik edebilirsek mutlu oluruz.

Bu oluşumun projeleri neler? Yakın dönemde neler olacak?
Dumankara dışında Deli Gücük-Zifirname isimli bir başka albüm daha yaptık. İkisi de aynı anda çıktılar aslında. Şu an üç tane grafik roman projesinin çizimleri sürüyor. Berat Pekmezci’nin çizdiği Emanet Şehir, Utku Yavaşca’nın çizdiği Çengel ve Uğur  Sertçelik’in çizdiği Ormanda sanıyorum yıl sonunda biterler. İki ayrı çok çizerli çalışmaya da yakında başlayacağız.

‘Grafik roman’ ne demek? Çizgi roman diye bildiğimiz kavramlaştırmadan fazla olarak ne söylüyor? 
Grafik roman için daha nitelikli çizgi roman denebilir. Her şeyi başaran, muktedir kahramanların merkezde olduğu geleneksel çizgi romanlardan farklı bir hikâyesi olan, edebiyata yakın, daha insani ve daha derinlikli metinler. Kitap ayracı kullanarak okunan çizgi romanlar da deniyor. Büyük laflar etmeyi sevmem ve her işe illa amaç ekseninde bakmak da tatsızdır, onun da farkındayım ama grafik roman deryasının farkında olunmasını istiyorum. Grafik roman okusalar, çizgi roman denildiğinde akla gelen şeylerin tamamen dışında bir şeylerle karşılaşacaklar çünkü.

Sizin ‘Markopaşa’, ‘Türkiye’de Çizgi Roman’ kitaplarınız, ‘Çizgili Hayat Kılavuzu’ derlemeniz ve diğer çalışmalarınız bu ülkede çizgi romanın kültürünü hem akademik arka planını, hem de güncel kültürel ışıltısını yansıtıyor. ‘Dumankara’ da bu zincirin en son halkası… Bu sizin, -akademisyen ya da editör/yayıncı olmanın dışında- yaratıcı olarak da içinde olduğunuz ilk çizgi roman projesi mi? 
 Yo hayır, ben mahlas kullanmayı severim, başka isimlerle roman, hikâye ve çizgi roman epeyce şey yazdım. Ama evet doğru, Dumankara kendi imzamla yaptığım ilk çizgi roman…

Çizgi romanın hayat bulduğu mecra ağırlıkla mizah dergileri olabildi… Sevilen çizerlerin mizah dergilerinde tefrika edilmiş çizgi romanların albümleri de 90’lardan bu yana hayli ilgi gördü. Bu ilgiyi motive eden mizah dergisi okuma alışkanlıkları mıydı? 
Tabii, mizah dergileri her zaman Türkiye’nin en çok satan dergileri oldular. Tanınırlık açısından önemli mecralar. Televizyon kadar değiller ama orta sınıf metropol gençliğinin iyi bildiği yayınlar. Öte yandan çıkan albümlerin sanıldığı kadar çok ilgi görmediğini düşünüyorum. Yayınlanan işlerin tekrarı olmasından olabilir, eş zamanlı çıkmadıklarından olabilir, iyi yayınevlerinden çıkmadığından olabilir. Mizah dergilerinden derlenmiş albümler uzunca bir zaman ve sanıldığı kadar başarılı olamadılar bence. Albüm ve mizah dergisi birbirinden farklı şeyler. Birinde zaten çok satan bir mecranın içindesiniz. Biraz abartarak söylersem, ne yapsanız o dergi zaten çok satıyor. Özgürsünüz, içinizden geldiği gibi üretiyorsunuz. Albüme kalkıştığınızda kitap dünyası başka bir âlemdir, orada tek başınasınız. Görücüye çıkacak olan sizin ürettiğiniz oluyor birdenbire. Mizah dergilerinde kazanılan şöhret, her zaman kişisel değilmiş, asıl olarak dergiye bağlıymış onu gördük. Dergide çizerken ve popülerken eş zamanlı yayınlanan albümler daha başarılı oluyor.

Sizin en sevdiğiniz mizah dergisi hangisiydi, hangi çizgi karakterleri beğendiniz, hatırlıyorsunuz? 
Obur bir okurum, hâlâ da öyleyim, mizah dergilerini hep izlemeye çalıştım, satın almasam bile tararım. Daha sonra bakarım, kütüphanede bakarım, merak ediyorum çünkü. Gazetelerde ve mizah dergilerinde çizilmiş her şeyi okumaya çalışıyorum. Eskisi kadar kütüphaneye gidemiyorum ama öğrencilerim, beni seven arkadaşlar istediğim bantları fotoğraflıyorlar, onları da okuyorum halen. Kimleri beğenirdim? Beğeniler de değişiyor ister istemez, ilk gençliğimde mizah dergilerinde Kemal Aratan’ı beğenirdim, Suat Gönülay hikayelerini severdim ama benim kafamdaki hikayelere en yakın işleri hep Engin Ergönültaş üretti…Bilmiyorum Minare Gölgesi romanını okudunuz mu? Bence son çeyrek asırda yazılmış en iyi romanlardan biri. Bir kanaatimi paylaşayım: çizer nüfusu epeyce anti entelektüelisttir, çok çok az okurlar, ortalama ölçülerde seyrederler, meslek literatürünü de iyi bilmezler. Yaşlandıkça politikleşip bağnazlaşırlar. Gençlik yıllarındaki popülerlik azaldıkça daha çok bağırmaya başlarlar. Engin abi bu anlamda da tutarlı biri oldu hep. Yoksullar anlatılmıyordu, o anlatırdı. Koksaydı çöp kokacak sahici işlerdi.



Güncel mizah dergisi okumaktan farklı olarak, bir edebiyat derinliği duyumsayarak çizgi roman okuma fikri nasıl gelişti? Dünyada süreç böyle mi gelişti?
Mizah dergisi günü yaşar, günü yakalamaya çalışır zaten. Okursunuz ve atarsınız. Pek çok çizerle konuşursanız fark edersiniz, çalışmalarının bu kadar kolay tüketilmesinden rahatsızdırlar, ucuz yayın oldukları için kötü basıldıklarını düşünürler. Daha kaliteli basılmış dergi ve albüm hayali kurarlar. Benzer bir süreç batıda da yaşandı. Ucuz baskılı dergilerden, mainstream anlatılardan ve endüstriyel klişelerden bıkarak başka bir oluşum, estetik bir dönüşüm isteyen yazar ve çizerler ortaya çıktı. Grafik roman da böyle bir dönüşümün sonucu zaten… Kimin yazdığı ve kimin çizdiği önem kazandı. Entelektüellerin ilgisizliğinden, sanat sayılmamaktan şikâyet edilmeye başlandı. Buna kuşak çatışmasını da ekleyebilirsiniz. Gençlerin, kendilerinden önceki ustalardan ve hâkim estetikten daha başka bir şey yapma arzusunu düşünün, meydan okudular. Başka bir şey yapmak istediler.

Büyük edebiyat yapıtlarının çizgi roman versiyonları dünyada çok yapılıyor. Türkiye’de de kimi yayınevleri bunu denedi. Siz nasıl buluyorsunuz bu tür kitapları? Bu anlamda çizgi roman kültürü için nasıl bir imkân var Türkçe edebiyatta?
Öncelikle hoşuma gitmeyen ve karşı olduğum bir yaklaşım var. Deniyor ki çocuklar, önce çizgi roman okurlarsa sonra bir üst seviyeye roman ve iyi edebiyata daha kolay geçerek onları okurlar. Çizgi roman bir ulaşım aracı ya da okul servisi değil. Kendi gücü olan, ayrı bir anlatım biçimi olan bir sanat… Bu türden pedagojik hassasiyetleri anlıyor ama katılmıyorum. İyi hikâyesi olan her şey okunur, izlenir ve hatırlanır. Yakın dönemde yayınlanan edebiyat uyarlamaları genel anlamıyla başarılı değildi. Büyük bir medya kuruluşunun yayınları oldukları için reklamla çok sattılar ama örneklerin bir kaçı hariç hiçbirisi çizgi roman literatüründe esamisi olmayan işlerdi. Niteliksiz çizgiler ve kötü senaryolarla yayınlandılar. Türkçe edebiyattan çizgi roman uyarlaması yapılabilir, yapıldı da. Beni pek heyecanlandırmıyor böyle şeyler. Şöyle söyleyeyim: istisnalar olabilir ama iyi bir romancı iyi senaryocu olamaz. Biri sözcüklerle düşünüyor, diğeri görüntüyle, devamlılıkla. Çizgi roman senaryosu, edebiyata değil sinema senaryosuna yakın. Öyle düşünün.

Hangi edebiyatçıların, hangi kitaplarının çizgi romanını okumak sizi heyecanlandırır?
Önce duygusal cevap: 1960 öncesinde yazılmış, tefrikalar, unutulmuş hikâyeler biliyorum. Onlarla ilgili uyarlamalar okur olarak ilgimi çeker. Sonra asıl fikrimi söyleyeyim: iyi romanlarımızın çizgi roman uyarlaması olsa, keşke olsa diye bir düşüncem yok. Meraklı olduğum için alır ve okurum ama ben yapmam. Sadakat gösterilmiş mi, güç kaybetmiş mi gibi bir sorunun yapılan işin önüne geçmesi bence gereksiz bir enerji kaybı çünkü. Yaptığınız işin konuşulur olması için daha itibarlı bir başka kitaba, yazara ve popülerliğe ihtiyaç duyarsanız siz kendi konumuzu da belirlersiniz. Bir romancı, bir edebiyatçı kendi kitabının farklı mecralarda üretilmesini isteyebilir. Bu başka bir mesele… Meseleye çizgi romancı ya da çizgi roman üretimi tarafından bakarak söylüyorum. O roman kalır, o uyarlama unutulur. Çizgi romancılarımız kendi hikâyelerini anlatsalar daha güzel olur diye düşünüyorum.

‘Dumankara’daki hikayeler, sizin çizerlerin dünyasını gözeterek oluşturduğunuz, yarattığınız öyküler miydi?
Çizgiye göre yazdığım da oldu, senaryoya göre çizer bulduğum da oldu. Albümde bir süper kahraman parodisi var, Neşet Çoşar diye. Sümeyye, neşeli bir hikâye istiyordu. Onun severek çizebileceği bir şey düşünerek yazdım veya albümün son hikâyesi için endüstriyel bir çizgi arıyordum, Çağrı’ya önerdim. Çok hikâyeli bir antoloji hazırlıyorsanız, bir tutarlılık aramak zorundasınız. İster istemez gevşek bir yapı oluşuyor çünkü. Birinde mizah diğerinde keder teması ya da birinde foto realistik diğerinde karikatürize bir çizgi öne çıkıyor. Okuru zorlayan bir şey bu… Birlikte üretim yapıyorsanız, hem üretimi teşvik etmek hem de hızlandırmak için esnek bir editöryal sürdürmek zorundasınız. Albümde sadece yazarlık yapmadım, her türlü tasarımla baştan sona ilgilendim.

Çizgi roman için senaryo yazmak nasıl bir yaratıcı süreç?
Bir film senaryosu yazmaktan çok farklı değil aslında. Sahne yerine kareyi yazıyorsunuz. Dumankara’da senaryo dışında görsel malzeme sağladım. Hikâyenin geçtiği dönemle ilgili her çizere yüzlerce fotoğraf verdim. Her hikâyenin taslakları çizildi, revizyonlar yapıldı. İster istemez birkaç aşamalı gelişiyor yaratım süreci.

‘Dumankara’ 1916 yılından bugüne yaşanan Ankara hikâyeleri… Ankara, daha önce çizgi roman dünyası için mekân olmuş muydu? Bu kentin çizgi romanda görünümü bir ilk mi?
Evet, İstanbul dışında hemen hiçbir yer pek anlatılmaz ve resmedilmez. Hayat, İstanbul üzerinden akıyor. Bu ilk olmak, çok mühim değil aslında. Dumankara için ilk grafik roman diyenler de oldu. Türkiye’de bazı alanlarda ne yapsanız ilk olabilirsiniz. İşin tamamlanması, severek üretmek ve geriye dönüp baktığınızda iyi hatırlamak daha güzel bir his…

Kitabınızın sunuşunda uzun bir Ankara’lılık, Ankara algısı üzerine düşünceleriniz var… ‘Başka bir Ankara resmi çizmeye niyetli değilim.’ diyorsunuz. Ama doğrusunu isterseniz ben ‘Ankara romanları’nda okumadığım, popüler anlatılarda bahsedilmeyen bir şehri duyumsadım bu çizgi öykülerde. Bu “a’cıcık farklı” hikâyeler nereden besleniyor?
Çok küçük yaşlardan beri çalışıyorum. Ankaralı bir ailem var. Yerli bir hikâye anlatma tercihim hep oldu. Neşeli ve kederli hikâyeleri severim. Yoksulları anlatmak istiyorum. Bir farklılık varsa sanırım buralardan çıkıyor.

Ankara’dan bahseden edebiyat ürünlerini, filmleri düşünürsek arka sokaklardan bahseden hikayeler pek gelmiyor akla… ‘Ankara’lılığın da şablonları var ve bu öyküler bunun uzağında, yoksulluktan, kenar mahallelerde yaşayan tutkulardan, bedel ödemekten bahsediyor. Sizce Ankara’ya neden böyle bakılmıyordu, ya da bu insanlara neden hiç böyle yaklaşılmadı?
Bu işler mesele etmekle arzu duymakla ilişkili. Demek ki mesele edilmemiş veya böyle bir hikaye arzusu olmamış. Yoksulları veya arka sokakları anlatabilmek için biraz oralardan gelmek, oralarda yaşamak gerekir diyemem…Mutlaka faydası vardır ama sadece okuyarak, neredeyse sokağa çıkmadan yazarak ve okuyarak çok güzel işler üreten dünya kadar insan var. Bir yaşanmışlığı anlatırsınız, güzel bir roman da ortaya çıkabilir ama gerisini getirmek için daha çok okumak ve daha çok çalışmak gerekiyor. Sadece Ankara değil hiçbir şehir bence anlatılmıyor. Herkes İstanbul’a benzemeye çalışıyor. İstanbul nereyi nasıl görmek istiyorsa o imge ve algı yaygınlık kazanıyor. O algının dışına çıkarsanız ilginç veya sahici gelebilirsiniz, ‘bak bu yapılmadı olur’, bunu popüler kültürün işleyişi bakımından söylüyorum. Yoksa edebiyat insani bir durumu anlatır, anlatması beklenir, o insani hikayenin nerede geçtiği esasen önemli değildir. Mekan, şive veya argo, hikayenin elini güçlendirebilir. Tersi de olabilir tabii…
 


Bu zamana kadar bildiğimiz resmi söylemin Ankara’sı mıydı?

Ankara için ağır ve hantal bir bürokrasi şehri denir. Bazen devlet ve bazen hükümetle özdeşleştirilir. Doğru ya da yanlış tartışmasına girmeden bunu kim söylüyor diye bakalım, karşımıza paranın ve sermayenin sahibi olan İstanbul çıkar. Bence Ankara’nın kendini anlatma imkanı pek yok, hakkında geliştirilmiş yargının içinde nişler açabilir ancak. Geniş anlamıyla edebiyattaki Ankara’yı, erken cumhuriyet döneminde İstanbul’dan Ankara’ya gelmiş yazarlar anlattılar. Gelmeselerdi belki o da olmayacaktı. Ben Dumankara’yı 1916 Yangınıyla başlattım, Ermeni ve Rumlar bu yangınla şehirden göç ettiriliyorlar. Şehir boşalınca, biz buraya geldiğimizde Ankara bir bozkır kasabasıydı diyebilirsiniz. Peki ya 1916’dan önce nasıldı, kim biliyor? Kimin aklına geliyor? Bakın başka bir örnek vereyim, 1937’de yazılmış Kuyucaklı Yusuf’u düşünün, Edremit dolaylarında geçiyor, İkinci Meşrutiyet zamanı. Tek bir azınlık yok romanda, karşıda Midilli Mutasarrıflığı vardır mesela, çok önemli bir makamdır, o da yok. Mümkün mü böyle bir şey? Bakın bu da yangın işte… Edebiyat, resmi söylemin dışına kolay kolay çıkamıyor mu acaba…Hınzırlıkla soruyorum.

Can T. Yalçınkaya, Birikim’de, ‘Gri Şehri Çizmek: DumAnkara, Grafik Roman, Psikocoğrafya’ yazısında; “Çizgi romanlar şehirleri tasvir ederken, anlatılarının doğası gereği şehrin kenarlarına, tekinsiz sokaklarına da girerler. Hayat oralarda yaşanmaktadır, çünkü.” diyor. Çizgi romanı sokağa bu kadar yakın kılan, sokağın dilini dolaysız bir biçimde taşımasına imkan veren karakteri neden kaynaklanıyor?
Çizgi roman, okuma yazması kıt insanlara resimlerle hikaye anlatmak için üretilmiş bir anlatım aracı. Gazeteler, okur kitlesini genişletmek istiyor ve çizgi romanı buluyorlar. İlk çizgi roman örnekleri hep şehre yeni gelen göçmenleri anlatır. Kullanılan dil, argo ve şive hep eleştirilmiştir. Çizgi roman bir sanayi koluna ve daha sonra endüstriye dönüştükçe nasıl üretileceğine dair kurallar ve yasaklar belirleniyor. Başlangıçtaki muğlak ve anarşizan hikayecilik tanzim ediliyor, istifleniyor. Daha çok çocuklara göre üretim yapar oluyorlar, içerik daha da basitleşiyor, çok basılıyor, çok ucuza satılıyor. 1960’lı yıllardaki Underground akımı çizgi romanı yine sokağa döndürüyor, pedagojik hassasiyetlerin canını çıkartıyor. Bizim çocuklar için üretilmiş çizgi romanımız yok denecek kadar az olduğu için biz arka sokaklara, argoya ve tekinsiz hakikate daha yakınız. Kişisel olarak en güçlü hikayelerin kenar mahallelerden çıktığına inanırım. Sınıf atlama telaşı, yoksunluk ve acıya rağmen gösterilen iştah, hayatla mücadele hali çok bereketli bir memba bence. Çizgi roman, biraz abartarak söyleyeyim, edebiyattan sayılmadığı için edepli olmak zorunda değildir, hayatın hakim kodlarını tersine çevirir. Grafik roman, çizgi romanın bu mirasını estetize ediyor, edebileştiriyor bence. En azından bunu yapabilme gücüne sahip.

Televizyon sektöründe, senaryo yazarlığı yapıyorsunuz. ‘Mor Menekşeler’ projesi biliniyor, bunun dışında hangi televizyon dizilerinde imzanız oldu?
Dizi sektörü epeyce karışık bir yer. Ben Ankara’da yaşıyorum. Hiçbir zaman elimde bir projeyle bir yapımcıya gitmedim. Teklif onlardan bana geldi, bu bakımdan şanslıyım. Dizi işlerinde garip bir işleyiş var, senaryo yazıyorsunuz, yayınlanmasa bile yapımcı ya da kanal sizden satın alabiliyor. Ben yapımcı ya da kanala senaryo sattım. Şöyle de bir şey oluyor, bazen diziler tıkanıyor ve sizden profesyonel yardım istiyorlar. Bu tür şeyler de yaptım.

Tv için planlarınız ne? Çizgi roman dünyası ile paralel projeleriniz var mı?
Önümüzdeki sezona yeni bir diziye başlayacağım ama olacak olan olmayabiliyor ve bir başkası başlayabiliyor. Karışık bir piyasa… Çizgi roman dünyasıyla ilgili bir şey yapmış değilim. Öneriler hep başkalarından geldiği ve talebe göre yazdığım için öneri yapmak gibi bir arzum olmadı. Daha özgür işleri sinemada yapabilirsiniz, kendimi oraya saklamayı tercih ediyorum. Bir de garip bir şey söyleyeyim. Her mecranın kendine özgü bir aurası var. Benim çizgi romanla ilgilendiğimi, kitaplar yazdığımı bilmeyen bir sürü yapımcı, yönetmen ya da oyuncu vardır. İnsanlar senaryoya bakıyorlar, iyiyse iyidir kötüyse kötü…

Televizyonda, sizin ilgilendiğiniz anlamda çizgi-romandan beslenen işler yapmaya kafa yoruyor musunuz?
Hayır, televizyon modalar ve diğer klişelerle yaşıyor. Kanalların ayrı ayrı tavırları var. Bir senarist olarak kanalları yeni bir projeye yönlendirme imkânınız pek yok. İçeriği ve yayın çeşitliliğini onlar belirliyorlar. Beklentilerine göre iş kabul ediyorlar. Bu bakımdan kafa yormuyorum.

Galip Tekin’in öykülerinden bir dizi yapılmıştı. Sizce başka hangi çizerlerin dünyası sinemaya, televizyona aktarılabilir? Sizi bu anlamda heyecanlandıran çizgi roman yazarları kimler? 
Bizim çocuklara yönelik bir çizgi roman evrenimiz yok demiştim. Üretimlerimiz yetişkinlere yönelik. Yakın dönemin önemli çizgi romanlarının hiç birisi televizyona uyarlanabilir gibi gelmiyor bana. Kanunlar ve mevcut yapı nedeniyle çizgi romanların sertliğini, argo ve cinsellikle ilişkisini yansıtamazsınız. Galip Tekin uyarlaması da bu yüzden başarılı değildi. Gidişata bakılırsa, batıda olduğu gibi bizde de paralı kanallar olacak ve onlar dizi üretecekler. Belki o zaman daha ideal uyarlamalar yapılabilir.

Yetişkinler için çizgi film projesi, ‘Fırıldak Ailesi’ dizisini nasıl buldunuz?
İyi niyetli bir çaba. Tek diyeceğim bu. 

2013 yılında okuryazar.tv için Murat Hocaoğlu ile söyleşi yapmıştık.


 
Related Posts with Thumbnails