Çarşamba, Mayıs 28, 2014

Mezarlık


Düşünenler için komedi, hissedenler için trajedi derler ya... Öylesin işte memleket, seni kim anlatsa, mezarlıklar geliyor akla...

Salı, Mayıs 27, 2014

Her Devrin Adamı


Bugün 27 Mayıs. Cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan askeri darbesinin yıldönümü. 1980 yılında kadar bayram olarak kutlanan bir gündü. Darbelere alışkın bir toplum olduğumuz, öyle ya da böyle normalleştirdiğimiz aşikar. 27 Mayıs bunun ilk örneği,  o yıllarda ihtilal diyorlardı, sonradan devrim diyenler de oldu. 12 Eylül'de niye devrim demememiz gerektiğini derslerde anlattılar filan, uzun hikayeler.

Darbe olunca, alkışlayanımız da çoktur (yoksa şöyle mi demeliydim, alkışlamayanımız azdır). Akbaba da 27 Mayıs olunca, askerler yönetime el koyunca, hemen kapağı yapıştırıyor, baskı yüzünden yayınlayamadığı karikatürleri kapağa taşıyor. Oysa, çok değil, bir yıl içinde Yusuf Ziya'nın, Demokrat Parti'yi desteklemek için örtülü ödenekten paralar aldığı, noterden imzalar verdiği filan ortaya çıkıyor, mahkemesi oluyor.

Düne kadar desteklediğin Menderes'i bir günde alaşağı ediyorsun...


Bu da Gırgır'ın 12 Eylül'den sonraki, darbeyi yorumlayan ilk kapağı, 21 Eylül 1980. Demirel resmi iniyor, yerine Evren'in resmi konuyor. Yerde, örümcek bağladığına göre, çook önceden indirilmiş bir Ecevit resmini de görüyoruz. O da konmak zorunda, malum dönem, ne sağcıyız ne solcu zamanları. Duvar takvimi, 13 Eylül'ü gösteriyor.

Handiyse, Yusuf Ziya'yı ve benzerlerini hicveden bir kapak diyelim.

Geçerken değineyim, bu "Her Devrin Adamı" eleştirisine özellikle darbelerde başvurulur. İktidar veya yaşanan değişim değil de iktidar odağının çevresinde toplaşanlar suçlanır. Yozlaşma ve kirlenmenin asıl sorumluları her devirde gemisini yürütmesini bilenlerdir vs vs Ne yapıp edip, yeni ve dürüst insanlar bulunmalıdır... Şah iyidir de Vezir kötüdür, Turgut Özal iyiydi ama çevresi kötüydü gibi... O büyük liderin etrafını dalkavuklar sarmıştı vs vs

Severiz biz bu mantığı...Aktüele gönderme yapmadan söylüyorum, siyasetimiz ve siyasetçilerimiz, "çok yaşa padişahım" diyerek varolurlar, cumhuriyet bu zihniyeti değiştirebilmiş değildir.

Cuma, Mayıs 23, 2014

Eşek

http://itan14.deviantart.com/art/Donkey-104755459
Biz eşeği çok severiz, malum Hoca'nın eşeği vardır, at beyzadenin eşek halkındır. O eşekten Kavuklu çıkar, güzel inatçıdır, hikayesi boldur.

Perşembe, Mayıs 22, 2014

Yazarlığın Kanunu



İnsan edebiyatçılarla çalışınca, onlarla epeyce zaman geçirince açık ya da örtük biçimde yukardaki espriye benzer bir tepkiyle karşılaşıyor. Şaşırmıyorsun bile. Bazen çok bunalıyorum, çok yoruyorlar, mizaç olarak unutkan olduğumdan aklımda da kalmıyor bir şey. Yeni bir işe yöneliyor, unutup gidiyorum. Birini sevmediğim zaman anlatabileceğim çok az şey kalıyor aklımda, "bir şeyler olmuştu ama ne olmuştu tam da tarif edemiyorum", bir tortu belki, hoşnutsuzluğa ve sıkıntıya dair bir tortu...

Sevdiğim, yaşanmış, fıkra olmuş bir hatıra var, iyi de bir yazara ait. Yazarımız delicesine kendinden bahsetmekle, karşısındakini dinlememekle ünlü... Hep kendisinden söz edilsin isteyen biri. Bir gün, yakın bir arkadaşıyla yine aynı havada konuşurken, beklenmedik biçimde konuşmasına ara verip iç geçiriyor "ve hep benden bahsettik, hep beni konuştuk" diyor, arkadaşı şaşırıyor "Seni konuşalım, sen neler yapıyorsun, son romanımı okudun mu mesela?". Arkadaşı daha da şaşırıyor, ama üstelemiyor, son romanı konuşmaya başlıyor. Bu anektodu başkalarına anlatıyor.

Çarşamba, Mayıs 21, 2014

Gelenek


Sabah, New Yorker'ı görünce kimbilir kaç tane buna benzer kapak gördüğümü düşündüm. İnsan, yeter artık, bıkmadınız mı bu espriyi yinelemekten demek istiyor, sahiden öyle hissettim. Sonra biri de hep aynı şeyi söylemeli diye caydım.

Dergi, 1925'ten beri yayınlanıyor, kesin olan, sabır ve inat edilmiş bir editöryal tercihleri var. Bence hayli mufazakarlar, belli esprileri, örneğin doğa özlemini, nostaljik güzellemeleri sıklıkla yineliyorlar. [Elbette ben iyi bir okur örneği değilim, müşkülpesentim, dergiler taze okuru isterler, benim gibiler, huysuzlanır, farkeder, homurdanır. Dergileri yaşatan eski değil, yeni okurlarıdır. ]

Sonra şunu düşündüm, biz bu kadar tekrar edemiyor, dergilerde belli temaları yineleyemiyoruz, mesele dergilerimizin uzun yaşamaması değil. Biz hep eskidiğimizi düşünüyoruz, yenilenmek istiyoruz. Tekrara düşmek bizi korkutuyor. Gelenek iyi bir şey gibi gelmiyor bize, böyle bir eğitim alıyoruz, geleneği yıkmak istiyoruz. Gelenek deyince aklımıza köhnemişlik geliyor. Gelenek bizim zihniyetimizde sürgüne yollanmış durumda, alenen camii önüne bırakılmış hatta... Gelenekle işimiz olmasın, biz geleceğe bakalım istiyoruz.

Bir hissiyattan söz ettiğim anlaşılıyordur umarım.

Sürekli gelenek, tarih, ecdad diyenlerin de bir farkı olmadıklarını hemen söyleyeyim. Ankara'da, dört-beş asırlık camilerinin kapılarını tıs tıs'lı mağaza kapılarına çevirenlerin aklı da aynı biçimde çalışıyor. Bize daha büyük, daha gösterişli daha yeni bir şey lazım diye düşünüyorlar. Yeni'yi konuşmak daha çok ilgi çekiyor. Konuşulur olmak istiyoruz.

Bu kadar gökdelen boşuna dikilmiyor.

Salı, Mayıs 20, 2014

Sahil Boyu




Dedemin kartpostalları arasından çıktı, muhtemelen İstanbul'dan bir sahil görüntüsü. Tenhalık ilginç, kumsalın ferahlığı güzel. Fotoğrafı çeken odağı ayarlayamamış sanki...Tahmini olarak 1920'li yılların sonu olmalı, eldeki tek veri, sahilde yürüyen polisin kıyafetleri... Resmin 1933'ten sonraki bir tarihte çekildiğini sanmıyorum.

O tarihlerde bu türden yerlere plaj değil, banyo deniyor. Banyoya kimler gidiyor? Niye bilmiyorum, genellikle yerel-yerli halk değil, dışardan gelenler teşrif ediyor banyoya. Deyim yanlış kaçmasın, sonradan İstanbullu olanlar mesela. Ya da eğitimli insanlar, mayo hem her yerde satılmıyor hem de lüks harcamaya giriyor. Paraya kıyabilmek gerekiyor, ne bileyim belki kendini çıplak hissetmemek de var.

Bu türden tarihi plaj resimlerine bakarken mayoluları ararım, hatırlarsanız, denize donla uu gecelikle giriyorlardı diye şikayetler olur hep...Hani geçmiş hep nezahet, zerafet ve kibarlık doludur ya, öyle anlatılır ya... Öyle midir diye bakınırım, öyle olmadığını bilirim de yine de bakınıyorum işte.

İlgimi çeken şey şu, hepi topu otuz kişi filan var resimde, kalabalığın en yoğun olduğu yerde bir polis de yer alıyor. Fotoğrafçıdan bile işkillenmiş olabilir, neyi çekiyor bu beyfendi diye buluttan nem kapıp kıyıya kadar inmiş, voltaya başlamış olabilir. Mayolu kadın benim gördüğüm iki tane, gerisi elbiseli, kalabalık da mayoluların etrafına toplaşmış. Polis, asayiş berkemal mi diye, erkekler de kadınlar nerde-neresinde ne var diye bakıyorlar sanki.


Plaja gidenler hem ilgi çeker hem de yozlaşma numunesi olarak resmedilirler. İstediğimiz ahlaklı-faziletli bir modernlik. 1938 tarihli Cemal Nadir karikatürü dün ve bugün kıyaslaması yapıyor. Dün'deki beyfendi şairane biçimde hanfendinin elini zerafetle tutmuş, "seni ölesiye seviyorum" derken...Bugün'deki mayolu çiftten Apaş kılıklı ham hamhalat, sigara içen sosyetik güzele "seni öldüresiye seviyorum" diyor. İkisinin de derdi başka. Güzel klişe bunlar, sarışın kadın ve bıyıklı erkek hotur hotur ahlaksızız biz diyorlar. Oysa dün öyle miydi? Gel de içlenme!

Bu sahil hikayelerine devam edeceğim, malzeme bol...

Milliyet Kitap'ta Emanet Şehir



#DirenCizgiRoman



Gezi sonrasında bir grup genç yazar ve çizer, bir antoloji yapmaya karar verdiler. Gezi'nin yıldönümünde yayına hazır hale getirdiler. Bir dinleyin!

Pazartesi, Mayıs 19, 2014

Evrensel'de Aziz Nesin Uyarlamaları

Anıtı Dikilen Sinek, İsmail Gülgeç

Ben Karışmam, Bülent Karaköse

Pantolon Düğmesi, Köksal Çiftçi

Sizin Memlekette Eşek Yok mu?, Köksal Çiftçi
Dün evi toparlarken ayırdığım gazeteler arasında buldum. Evrensel gazetesi, 1995 yılında bir atak yapmış, yeni bir sol gazete olma iddiasıyla pek çok ismi biraraya getirmişti. Pek çok sol gazete gibi Evrensel de bu iddiayı sürdürümedi, kısa sürede sönümlenen bu teşebbüsün yıldızı da Aziz Nesin'di...

Çizgi-karikatür ve çizgi roman bakımından düşünürsek, ilginç bir toplaşma olmuş, çok sayıda çizer gazeteye katılmıştı. İçerde günlük olarak Aziz Nesin hikayeleri çizgi roman olarak yayınlanıyordu. Neler yayınlanmıştı, hangi hikayeleri çizgi romana uyarlanmıştı, bu konuda tam bir liste veremem ama sakladığım sayfalardan örnekleri paylaşayım istedim.

Pazar, Mayıs 18, 2014

Resimli Roman Nasıl Çizilir?




Dün ve bugün evi toparlarken buldum, Seksenli yılların ilk yarısından. Ali Recan, çizgi roman nasıl çizilir hakkında bir şeyler yazmıştı. Bu yazıyı evire çevire okuduğumu hatırlıyorum, ayrıca saklamışım mesela. Sonradan kendisiyle de tanıştım, Allah rahmet eylesin, tanıdığım en neşeli dolandırıcılardan biriydi. Çizgi romanın sanat olduğuna filan da inanmazdı, paraya bakalım derdi.

Bir ara Ankara'da, artık nasıl olduysa, Adnan Kahveci'nin danışmanı olmuştu, benim de Maliye'den bursum vardı, gidip tanışmıştım. Hâlâ hatırladıkça güldüğüm, insanı dolandırıcılıktan içeri sokacak, Bakanlıkta infial yaratacak projelerini anlatmıştı. Geçmiş gün, "yapmayın sakın Ali Bey" filan diyordum. Sonradan anladım ki hep bir para projesi var, uyduruyor, ballandırıyor, sallıyordu.

İnsan üzerinden zaman geçince başka türlü bakıyor; kopyacıydı, tüccardı, yalancıydı, sürekli borçluydu ve kandırıyordu ama ne bileyim, şu yazıya bakıp adama bir sempati duyduğumu hissettim. Çocukluğumda yeri olan biri oldu hep. Ali Abi diye üç dört kere mektup bile yazdım...Üç dört çizgi romanımı yayınladı vs vs...

Cuma, Mayıs 16, 2014

Anayı Babayı Mecnun Edenin...


Bu tekmeci danışman, yaptığından dolayı üzgün olduğunu açıklamış. Özür dilememiş yani, fıtratında varmış yani, kader işte, bu çocuk da böyleymiş, ne yapalım artık...Bazısı sinirli oluyor, tutamıyor kendini.

Diyeceğiz di mi? 

Fıtrat ve kader ezberine katlanamıyorum. Bu sözcükleri dillerine dolayınca daha iyi Müslüman olunmuyor, hatta zevahiri bile kurtaramazsın, garantisi yoktur demek gerekiyor.

Ölen insanlar için söylenen fıtrat lafını düşünün, her maden kazasında yineliyor. Bu sınav değil ki zayıf aldın çalışırsın kurtarırsın olsun, insan bir kere ölür, işin fıtratla ilgisini bir türlü  kuramıyorum.

Ya tüh tüh, ne yazık ki böyle havasında söyleniyorsa eğer şunu hatırlatalım, siyasetin fıtratında var protesto edilmek...Güvenlik gücünün yardımıyla protestocu dövmek işin fıtratında yok...

Buna kader de diyemeyiz...Sabredeceksin, sessiz kalacaksın, geçiştireceksin...Önlem alacaksın, ihmal etmeyeceksin, elinden geleni yapacaksın...Üzüleceksin ama ses etmeyeceksin... Niye? Soma, öylesine bir yer değil artık... Yüzlerce insan ölmüş, binlerce insan yakınlarını kaybetmiş, çocuklar yetim kalmış, çevrede gerilim var, öfkeliler...Her kim olursa olsun konuşacaksın, dinleyeceksin...

AKP Siyaset Okullarında ne öğretiliyor mu diyeceğiz? Fıtrat ve kaderi eğitimden, edebten, vicdandan, sorumluluktan daha fazla mı önemseyeceğiz?

İnsan vatandaşını nasıl tekmeler, nasıl yumruklar? Sen hizmet için oradasın. Sen insanlara sabırla servis yapacaksın...Sen daha haklı değilsin, sen daha güçlü değilsin, sen geçici olarak o makamdasın, sen gidersin, o makam, o makam sahibinin dayandığı gelenek devam eder...

Birini dövüyorsan, senin anlattığın fıtratı da kaderi de tanımıyorsun demektir...Birini gücünle, makamınla, yanındakilerin yardımıyla dövüyorsan sen vicdansızsın, zalimsin demektir.

Perşembe, Mayıs 15, 2014

Anaların ahı viran eyler o tahtı!


Yas zamanı gaddarlık yapan, polisin tuttuğu yerdeki adama tekmeler atan Danışman, ne izan ne nizam ne Allahı biliyormuş, vay kitapsız!

İnanıyorsun ya, yukarıda Allah var , Elif, lam, lam, he di mi Danışman? Zülmetmeyeceksin mazluma, Allahsız ve akılsız dedirtmeyeceksin.

Ha mazlum kim dersen Danışman, üç kişinin dövdüğü tek adam mazlumdur, senin polisin tutuyor ve sen tekmeliyorsan, sen mazlum olamazsın.

Çarşamba, Mayıs 14, 2014

Related Posts with Thumbnails