Cumartesi, Mart 29, 2014

Sadece Ölmek İstiyorum




Satrapi, Türkiye’de ve dünyada Persepolis grafik romanıyla  tanınıyor. Poulet aux prunes, 2004 yılında yayınlanmış daha yakın tarihli bir başka çalışması. Film uyarlaması, grafik romanından önce geldiği için, bizde,  Azrail’i Beklerken adıyla biliniyordu, albüm de bu isimle çıkmış. Satrapi, bu albümünde, 1958 yılında ölen müzisyen Dayısını anlatıyor; önemli grafik romanlarda ve daha önceki kitaplarında gördüğümüz izleği yineliyor, otobiyografik niteliklerle ülke ve aile tarihine ilişkin meseleleri  harmanlayarak hikâyeleştiriyor.

Satrapi’nin iyimser bir dünyası var. Ölümü ve ölmeye yatan birinin son günlerini anlatırken bile hikâyesini neşeyle kurgulamayı tercih ediyor. Komik çizgileri olduğu için böyle bir tercihte bulunduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Çizgiler, hikâyeyi mutlaka pekiştiriyor ve okuru yönlendiriyor ama Satrapi nostaljik bir iyicililikle kötülüğe, bağnazlığa ve münafıklığa bakıyor.  Coşku ve ironiyi, komik gamsızlıkları, öfke patlamalarını, birbirleriyle didişen aileleri seviyor. Masalsı bir İran resmediyor bize. Hatta oryantal denebilir.  Orta üst sınıftan,  modern ve seküler, kalabalık ailelerin içinde geçiyor hikâyeleri. Keyfe düşkünler, çok konuşuyor, beklenmedik meselelere takılıyorlar. E aile dediğimiz şey de derin kavgaların ve anlaşmazlıkların tarihidir ya… Satrapi de didikliyor aileyi, kavgaları, kırılmaları…

Ölmeye karar veren birinin kendini dış dünyadan soyutlaması, çevresiyle vedalaşması, sekiz gün içinde hayatını sonlandırması başlı başına dramatik bir hikâye zaten. Üstelik, ölen adam, kavuşamayan bir âşık, hayatını başka türlü yaşamak zorunda kalan bir müzisyen. Güçlü bir egonun boşa yaşanmış bir hayat hissiyle ölümünü  gösteriye dönüştürmesiyse, evet diyorsun, işte bu bir Satrapi hikâyesi. İran hakkında öyle adam akıllı derinlikli bir fikrim yok ama Satrapi’nin anlattığı hikâye bana yabancı gelmiyor. Niye gelmiyor? İran’la ilgili kültürel-bölgesel yakınlıktan mı?  Hayır, Hollywood sayesinde İtalyan ve Yahudi aile komedilerini iyi biliyoruz. Kuşaklar arası uyuşmazlığı, gürültüyü, telaşı, müzikle eğlenmeyi, büyük tencerelerde pişen yemekleri hemen algılıyoruz. Satrapi, bize o dokuda, o referansla, o aşina dünyadan hareketle bir hikâye anlatıyor. Araya katılan yerel unsurlar, dipnotlarla yapılan açıklamalar, Yahudi-İtalyan benzerlerine ikame edilen unsurlardan başka bir şey değil sanki. Bir yemek adı, bir müzik aleti, bir bayram, etnik veya dini bir teferruat her defasında değişiyor… Aileler, tepkiler, muhafazakârlık, içe kapanıklık, histeri, mutluluk patlamaları, ahlâk mahkemeleri, otoriteye yönelik hoşnutsuzluk, batılı eğitimle geleneğin çatışmasıysa demirbaş gibiler… Öyle çok şey birbirine benziyor ki…

Başka türlü bir hikâye olabilirdi ama globalleşmesi mümkün olamazdı. Popüler kültürde mevcut örneklere benzemeyen bir ürünün başarılı olması beklenemez. Popüler olan, başarı kazanmış bir başkasını andırmak zorundadır ki dağıtıma dahil olabilsin. Tar çalan Ali Nasır, saksafon çalan Yahudi'yi hatırlatmak zorundadır demek istiyorum. Yanlış bir evlilik, nihayetlenmemiş bir aşk, başka türlü yaşansaydı daha güzel olurdu hissi veren bir hayat... Dönüp dolaşıyor, popüler kültürdeki komik Yahudi'yi, Azrail'i Beklerken'deki Ali Nasır'ı çepeçevre sarıp sarmalıyor işte.

Dayı'nın son günlerine şahitlik ederken, ziyaretçilerini, bedbin hatıralarını, bıkkınlıklarını ve Fars mesellerini okuyoruz. Trajikomik olan, bir adamın ölmeye karar verirken ciddiye alınmaması elbette. Merhametin insan doğasında terbiyeyle öğrenilen bir hissiyat olduğunu hatırlıyoruz böylelikle. Çocukları, babalarının kararını umursamayıp kendi devranlarında, oyun ve sınırlı sorumluluklarla geçen ömürlerini sürdürüyorlar. Diğerleriyse sanatçı kaprisi, gelir geçer bir dellenme sayıyorlar muhtemelen.

Kitabı farklı ve dokunaklı kılan, Ali Nasır'ın ölümünü tetikleyen aşk acısı. Sevdiği kadına kavuşamayan biri olduğunu öğreniyoruz, üst üste gelen mutsuzluk anlarından birinde, hikâyenin başında, o kadınla karşılaşıyor. Ve o kadın bile isteye, onu tanımazlıktan geliyor. Doğu'ya, kadim zamanlara atfedilen naif (ve şizoid) bir romantizm kendini bu bölümlerde belirginleştiriyor. Modern Batı'nın inanmayacağı (ama inanmak isteyeceği) bir aşk bu. Unutulduğunu düşünerek ölmeye karar veren, aşk acısından ölen bir müzisyenin yaşam öyküsüymüş Azrail'i Beklerken dedirtiyor. Satrapi, tam da bu noktada, minyatürleri, sonu mutlaka ölümle biten Doğulu aşk hikâyelerinden birini anlattığını hissettiriyor bize. Bu yüzden başarılı, bu yüzden farklı dillere tercüme ediliyor. Epeyce oryantal ve ne yapsa melez kalacak bir hikâye olduğunu kabul ediyorum ama rica ediyorum cinsiyetçi okunmasın, "yakışıyor hasbaya" derler ya... Satrapi yakıştırıyor işte... 
Radikal Kitap, 28.3.2014



Cuma, Mart 28, 2014

Yazık Bize...



Daha ne olacak diyorum, dahası oluyor. Her gün bir şey oluyor, birini sindiremeden bir başkasıyla karşılaşıyoruz. Sonra bir başkası, bir başkası daha...Her seyrettiğimize şaşırıyoruz önce... Giderek daha az şaşırmaya ve normal bulmaya başlıyoruz.

Gemi gidiyordu, seyrediyorduk...Gemi batar mı batmaz mı bilmiyorum, yine seyrediyoruz.

Frankenstein hikâyesi bu...Kabil-Habil diyenler yanılıyor.

İlerde, geriye, bugünlere  bakıp "onlar iyi günlerimizdi" mi diyeceğiz?

Partiler ve siyasetçiler değişirler. Seçimler yenilenir; insanlar, yüzler yenilenir. Kimse ummaz ama gelenek bile değişir. Ama insan, şaşırma ve irkime hissiyatını yitirirse başka bir şeye dönüşür. Güvenmemeye, inanmamaya giden bir travmadır bu çünkü. 

Kötülük izliyoruz günlerdir. Yazık bize, şaşırmayan-irkilmeyen bir şeylere dönüşüyoruz. Herkes seçime kitlendi ama sonra ne olacak, bu yük, bu kirlilik  yarına nasıl devredilecek bilmiyoruz.


Perşembe, Mart 27, 2014

Ankara Kapıları



Ankara'nın beş karayolu girişine şehir kapısı yaptırmış Melih Gökçek. Yazılanlara göre beşer milyondan beş kapı olmuş, bunlar Ankara'nın sembolü olacakmış.

[Gugıla Ankara Kapısı yazınca çelik kapı reklamları çıkıyor....]

Hemen akla gelen şeyler söylemeyeceğim, elbette söylemek lazım. Bu beşer milyonun parası nerden çıkıyor, kimin parasını hangi hakla harcıyorsun demek gerekiyor filan ama oralara hiiç girmeyelim.

Biliyorsunuz, Gökçek kendisini eleştirenleri solcu, entel, ateist, CHP'li, Gezici, homoseksüel, Türk düşmanı vs sayıyor.

Hayata partizanlıkla bakamayız, en azından ben bakamıyorum, nihayetinde ortada bir şehir var, belediye bu şehre hizmet eder. İyi hizmet gelirse, iyi idare edilirse iyidir. İki, iki daha dört eder.

Ben, Gökçek'in partizanlıkla konuştuğuna inanmıyorum. O partizanları kandırmak için konuşuyor, partizanların yanında duruyor, partizanların hoşuna gidecek şeyler söylüyor.

Partizan lafını açmak lazım. Gökçek, partizan filan biri değil. Partizanlığın ne olduğunu anlayan, nasıl söylemesi ve eylemesi gerekiğini bilan biri. Şu an AKP'de ama bunun bir önemi yok. Kaç parti eskitti, kaç parti değiştirdi. Hep orada kalmayı başarıyor. Bu kadar bir büyük bütçeyi yönetmesine rağmen hiç bir bitirilmiş projesi yok ama bir yolunu bulup orada kalabilmeyi başarıyor.

1980 sonrasının en önemli siyasetçisi Gökçek.

Bu kadar oy almış, bu kadar zamandır iktidarda olan AKP bile onu karşısına almaya cesaret edemedi. Bir ara sanki alacaklardı, en büyük hasmının Rus Escortlarla mahrem görüntülerini ortaya çıkarttı. Evet, aynen bunu yaptı, adamı harcayıverdi...Şimdi ara ara komplo terorileri anlatıyor ya, bir istihbarat teşkilatı olduğunu söylüyor ya, inanırım diyorum soranlara. Ankara'da kimle konuşsanız, Gökçek'in herkesle ilgili görüntüleri-video kaytları olduğunu söyler, buna inanırlar.

İnsanlar ondan tedirgin oluyorlar, sağcısı solcusu Gökçek'ten korkuyor...Bu kadar bütçe açığı, bu kadar borç, bu kadar usulsüzlük... İnsanlar bilmiyor mu, biliyor...Ama bulaşamıyorlar.

Şimdi şehir kapısı yaptırmış, ne işe yarayacak belli değil...Hadi fayda aramayalım, insanların hayatını kolaylaştıracak bir şeyin, illa da olması gerekmiyor diyelim başka türlü bakalım. Neyi sembolize ediyor bu kapılar...Ankara'nın tarihini, dokusunu, geleneğini, bi karakteristiğini yansıtıyor mu? Hayır. Mimari olarak bölge mimarisini sembolize ediyor mu? Hayır. Altından arabalar geçiyor, eksoz dumanı şu bu...Yaptı işte... Savunulur, iler tutar yanı yok ama yaptı işte...

Ne söylesen nafile, münakaşaya girsen, seni entellikle suçlar, geçer gider...CHP yapsaydı böyle konuşur muydun filan, bir dünya laf yersin... Bunca yıl okuduğuna, bir şey anlatmaya çalıştığına pişman olursun...

Oysa hayatında tek bir kitap okumuş, sahiden tek bir kitap okumuş adam bile bu saçmalığı görür. Kuran-ı Kerim'i okumuş adam, o harcanan paranın beyhudeliğini bilir. Yukarda Allah, aşağıda yoksullar var der.

Gökçek de siyasette bu şehir kapısı gibi bir şey... İnsanlara, kamuya bir faydası yok ama orada duruyor...Nedir o dediğinde, Ankara için ne yapıyorsun diye sorduğunda seni bir şeylerle suçluyor, partisine-partizanlarına oynuyor. İslam diyor, Ülkücülük diyor, gelenek, uhuvvet, vatan, bayrak sıralıyor....Siyasi riyanın, sivil zulmün, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, vakur ve telaşşsız hilenin mümessili-remzi, pehlivanı ve kahramanı Gökçek. Onu altetmek kolay değil.

Herkes Ankara'da yerel seçim var, partiler yarışıyor sanıyor, Vallahi değil. Biz kurtulmaya çalışıyoruz. Bunu ancak yaşayanlar anlar.

Çarşamba, Mart 26, 2014

Ve uzak şehrin sabahlarında yorgun yüzler




















Turgut'la (Demir) 2007 yılında bir şeyler yapmak istemişiz, bu eskizleri buldum...Kaybolmasın diye....

Sie!


O çocuğun orada ne işi varmış, buna ayıp bile diyemiyorum, senin seçmenin çoluk çocuk gelince bayram, seyran, demokrasi oluyor... O çocuk gelince, o yaşta çocuğun orada ne işi varmış oluyor öyle mi?

O çocuk, o mahallede yaşıyor, insanlar toplanmış, alışık olmadığı bir kalabalık görüyor, gürültüyle karşılaşıyor, müzik yükselmiş, çoğunu anlamadığı konuşmalar duyuyor... Çocuk, hele 10 yaşındaysa o kalabalığı merak eder, o kalabalığa gider...Hiç mi çocuk olmadın, hiç mi gitmedin o kalabalıkların yanına... Şaşırmadın mı? Merak etmedin mi? Herkes orada olduğunda, orada olmazsan eğer aç kalacak gibi hissetmedin mi? Hem niye gitmeyecek, can güvenliğini garanti edemiyor musun yoksa?

Bizim buralarda, Ankara'da boş konuşana "get ordan" derler..."Sie!"

Sen asıl şunu düşün, bu gaz fişekleri hangi ülkelerde yasak, niye yasak? O fişekler insanlara neden doğrultuluyor? Nişan alan polisler neden bulunamıyor? Kimin öldürme hakkı var? Neden on yaşında bir çocuk bu fişekle yaralanıyor, neden insanlar kör kalmış, ölmüş? Niye , hakkaten niye? Hangi seçim zaferi, insan canından daha değerli, daha önemli?



Pazartesi, Mart 24, 2014

Dindarlar


Malum bugün ziyaret günü, büroya Kürt-Müslüman, ünlü bir avukat geldi...Seçim vesilesiyle, "Türkiye nereye gidiyor?" endişesi çoğaldığı için, gelen giden yorum yapıyor, hasbihal ediyor, konuşmak istiyor. İster istemez epey senaryo dinliyoruz, bugün gelen abimiz coşkulu, neşeli, güzel anlatan, üzülen, üzüntüsünü gösteren, öfkelenen, öfkesini gösteren biriydi. "Türkiye’de dindarlar neyi seçecekler doğrusu merak ediyorum" diye başlayıp mealen şunları söyledi:

"Mazlum psikolojisiyle dünyaya baktılar yıllarca, hâlâ da haksızlığa uğradıklarına inanıyorlar muhtemelen. Hâlbuki iktidardalar, her şeyi yönetiyorlar değil mi? Ama ne oldu? İnançlı yolda yürüyenlerin iktidarla bozulabileceklerini gördüler; geleceğin güzel olmayabileceğini, gönül verdikleri ve güvendikleri insanların şefkat ve merhamet dışı davranabildiğini farkettiler. Dindarların ne olursa olsun, bundan sonra, eskisi kadar kolay ve ezberden, dindar bir partiye oy vermeyeceklerine inanıyorum."

Yorum yapmadım, lafa karışmadım, Türkiye'de Müslümanların haksızlığa uğradıklarına ilişkin inançları bence çok güçlü ve tarihsel...Hele böyle, seçmek zorunda kaldıkları zamanlarda, savunma refleksiyle hareket ettiklerini, sineye çektiklerini de biliyoruz.

Müslümanların kendi aralarındaki kavganın gösterdikleri pek de temiz şeyler değil...  O hayal edilen dervişlik gündelik siyasette yaşamıyormuş, insanlar kirliymiş, kirleniyormuş...derler mi? İktidarın yozlaştırdığını kabullenirler mi bilmiyorum. Müslümanlar, uzun vadede ayrışacak, farklı yörüngelerde başka türlü eyleyecekler ama bu galiba, hemen olmayacak...

Pazar, Mart 23, 2014

İnat ve İddia


Biz neyi seviyoruz? Sahiden bunu düşünürüm, biz toplum olarak, bu memlekette yaşayanlar insanlar olarak neyi seviyoruz?

Siyaseti, sporu, şehri, tarihi, adaleti, yazıyı, çiziyi, edebi hiç ama hiç bir şeyi sevmiyoruz. İşimiz gücümüz iddialaşmak ve inatlaşmak...Tek sevdiğimiz inatlaşmak, bu yaşıma geldim, ne kadar daha yaşarım bilmiyorum, değişmeyecek artık bunu biliyorum. Koyduk, çıkardık gidiyor. Neyi seviyoruz diye düşüne düşüne bulduğum bu...Büyük laflar, laf sokmalar, mahkemeler, yasaklar, nutuklar hepsi iddiadan, inattan...

Küçük şehirlerin takımları, Süper Lige çıkacak gibi oldular mı stadları tıka basa dolar. Takım bir üst lige çıkar, iki bin kişiye oynamaya başlar, her geçen hafta da seyircileri azalır. Küme düşersin, stad yine dolar...Hani takım sevgisi, hani şehir sevgisi, hani futbol aşkı...

Biz film çevirmeyiz, eli yüzü düzgün, derdini anlatan film bizi kesmez...Oscar alacak film isteriz. Filmi değil, romanı değil, edebiyatı ya da sanatı değil, o iddialaşmayı severiz...

Sanatıyla değil iddiasıyla ünlü olan sanatçılarımız vardır. Onları ya severek ya da nefret ederek hatırlarız .

Tarihe bakarken ya taparız ya teperiz. Osmanlıyı değil birkaç padişahı severiz. Cumhuriyeti değil cumhuriyeti kurarak ne büyük iş başardığımızı söylemeyi severiz. Siyasetin aktörleri ya kahramandır ya hain...

Başarısız mı olduk, iddiamızı mı tutturamadık...Hemen unuturuz, yok sayarız, rezalettir, sefilizdir, dünya bize gülüyordur, Afrika'da bile daha iyisi vardır. İddialı laflarla kendimizi aşağılarız. Tepe tepe döveriz...Faciadır, komedidir, utanç vericidir...Ölsek daha iyidir...Allahım kör et bizi de şu günleri yaşamamış olalımdır...

Perşembe günü Twitter yasaklandı, daha sonra Google DNS yasaklandı... İnterneti yasaklamak çok da mümkün olmadığı için kısıtlamalar günbegün genişletildi...Yaşıyoruz işte. İnat ediliyor, bun karşın bu yasaklar deliniyor, inatla direniliyor.

Sansürle ilgili doğru-yanlış konuşmaya bile gerek yok...

Bir siyasetçinin ülkesinin insanlarını iyi tanıması gerekiyor. Kökünü kurutacağız-kazıyacağız derken insanları inada bindireceğini, iddialaşacaklarını, stadı dolduracaklarını, hırslanacaklarını tahmin etmesi gerekiyordu. Demek ki bu memleketin insanlarını hiç tanımıyormuş...

Önümüzdeki on yıl içinde anti-kapitalist eğilimli, seküler ve politize bir genç kuşak yükselecek,  tüm dünyada yükseliyordu, bizde de kendini gösterecekti, yerel unsur, gençleri inada bindirdi, kışkırttı. Bugün inad edenler, iddialaşanlar yarının siyasetçileri olacaklar. Neyi sevdiğimizin farkında olurlar mı yoksa şimdiki gibi ringte muvazeneleri kaybedip havayı mı yumruklarlar göreceğiz...

Cumartesi, Mart 22, 2014

#GoogleDNSBannedinTurkey


Demokrasini, ifade özgürlüğünü polise bırakırsan dünyaya suçlular ve suçsuzlar diye bakan birileri senin adına karar verir olur. Geçti gitti, bitti gitti sanırsın gün gelir, suçlu-suçsuz zihniyeti seni de suçla değerlendiririr.

Ben insanların bu denli öfkelendiği, zıvanadan çıktığı bir başka dönem hatırlamıyorum.

12 Eylül'le kıyaslanıyor, çok doğru değil. Dünyanın her yerinde Türkiye'de internete yönelik sansür ve engelleme olduğu eş zamanlı olarak duyuldu, başka bir çağ yaşıyoruz. Erdal Eren'i İnsan Hakları Örgütleri hariç kimseler duymamıştı. Berkin öyle mi oldu mesela? Pek çok ineternet kuruluşu hemen "free" servisler sağladılar. Niye? Dış mihraklar bizi bölmeye çalışıyorlar değil mi?

Akıllı, sakin ve mesafeli sandığığımız insanların sessizliğini seçime odaklanan siyasete mi bağlayacağız, partizanlığa mı? İnsanlar  farklı siyasi görüşlere inanarak, bir şeylere karşı çıkabilirler. Ama şunu yapamazlar, yapmamalıdırlar: sırf siyaseten, sırf seçim kazanmak için sansürü meşru göremezler.

Türkiye'de sansür var ve bu sansür, başedilemeyen bir genç muhalefet yüzünden var.

Kontrol edilemeyen bir tape zinciri yüzünden var. Bunun siyasi sorumluluğunu gençlere, topluma çektiremezsiniz, bunu internete, twittera yükleyemezsiniz. Hep söylendiği için hatırlatayım, bu ayıbı Türkiye'ye yaşatmaya hakkınız yok!

Siz, internete yönelik yasaklamaya girişirseniz, insanların evlerine, alışkanlıklarına, zevklerine, ifade özgürlüklerine müdahele etmiş olursunuz. Ne yazık ki durum, o yasakla sınırlı kalmaz. İnterneti elinden alınmış insanlar öfkelenirler. Gündelik hayatta kendileriyle aynı fikirde olmayan insanlara karşı daha önce göstermedikleri ölçüde tepkiyle dolu olabilirler.

İşte bunu yapamazsınız, insanları birbirleriyle karşı karşıya getirecek bir  yasak, bir suç tanımı, bir engelleme...

Er ya da geç sizi de, hayata suçlu-suçsuz diye bakan insanlarla karşı karşıya getirir.


Cuma, Mart 21, 2014

#TwitterisblockedinTurkey


Nereye gidiyoruz demeyeceğim, aklı ve kalbi olan herkes iyiye gitmediğimizi görüyor. Kimle konuşsanız tedirginler, bu gerilimden korkuyorlar. İşin varacağı yeri tahayyül edip darlanıyorlar. Cumhuriyet tarihinde böyle bir dönem olmadı. Dün gece, twitter girişi yasaklandı, yaşadığımız çağda, böyle bir yasak mümkün değil ama yasaklıyorlar işte...

Ne seçimmiş arkadaş, neymiş bu koltuk...Neymiş bu yayınlanacak görüntüler de bu kadar korkuluyor....

Arada bizi Avrupa'ya, Amerika'ya şikâyet ettiler vatan hainleri filan denir ya...Birileri suçlanır ve günah keçisi ilan edilir ya...Veya Geceyarısı Eksperisi filan diye oflanıp puflanır ya...Böyle bir yasakla o "vatan hainlerini" mumla arayacaklar, keşke olsalar da onları suçlasak diyecekler, iler tutar yanı yok çünkü yaptıklarının, bindikleri dalı kesiyorlar...

Anlaşılır gibi değil, anti-entelektüelizm hep vardı ama bu raddeye varmamıştı.

Rüzgar eken fırtına biçer. Seçim meçim hikâye...

Perşembe, Mart 20, 2014

Maddi Tıp


Ankara'da pek çok yerde rastlıyorsunuz bu imgeye, bu ifadeye...Başta anlamadım tabii ne demek istendiğini...Sonra bilenler aktardı, Ethem Sarısülük'ün babası söylemiş, daha doğrusu bunu bir hastane duvarına yazmış, gazete haberlerine göre bu ve buna benzer şeyler yazdığı için duvarlara, 12 yıl ceza almış, sonra da akıl hastanesine yatırılmış. Zaten ailesini terkedip doğada tek başına yaşıyormuş, medya ilgi göstermiş, fotoğraflarını çekmiş, röportajlar yapmış vs...

Anlaşıldığı kadarıyla genç solcular, anarşistler, grafiticiler, bu sloganı sevmişler ve bunun hakkında uzun uzun konuşmuşlar. Yaşanan gerilimler, taraf olmayı kolaylaştırdığı için hakverenler çoğunlukta... Herkes, bu sözün bir kapitalizm eleştirisi olduğundan emin...

Doktor arkadaşlar, maddi tıp derken kastedilenin adli tıp olduğunu söylediler. Onu demek istediğini düşünüyorlar, onlar da aralarında konuşmuşlar, onlara meslektaşları öyle aktarmış... Ethem'in adli tıp raporunu görünce ilçedeki diş polikliniğine yazmış babası...Üzücü...

Ben sözün yaygınlaşmasıyla ilgileniyorum. Yaygınlaşırken bağlamı farklılaşmış...

Şeytan vurgusu ilginç...Hempalık var, hasmanelik var, aşırım yorum var ama yorumlar ilginç...

Çarşamba, Mart 19, 2014

True Detective


İnsan, senaryo yazıyorsa, hele televizyona iş yapıyorsa, bazı yabancı dizileri izlerken buruklaşıyor. Ben ne yapıyorum, niye yapıyorum, niye yapamıyorum diye hayıflanıyor. O noktada takılıp kalmıyorum ama heyhat, insanın aklından geçiyor işte. Türkiye'de başka türlü bir dizicilik anlayışı var. Bizim seyrettiğimiz ve başarılı bulduğumuz yabancı dizilerin hiç birisi, açık kanallarda yayınlanmıyor, sansürün daha gevşek olduğu, hikaye örgülerinin daha derinlikli olmasının beklendiği kapalı-paralı kanallarda yayınlanıyor. Çoğu insanın bilmediği büyük fark bu. Amerika'da da bu türden dizileri açık kanallarda yayınlayamazsınız.

Türkiye'de True Detective gibi bir dizi yapamazsınız. Bu maliyetleri karşılayabilecek bir dizi kanalı olmadığı gibi buna uygun bir reyting sistemi de yok. Bizdeki beklentiler bütünüyle bambaşka. Seyredenler hatırlayacaktır, dizinin ilk bölümlerinde ikilimiz birileriyle konuşuyorlardı, kim onlar, niye konuşuyorlar anlamıyorduk. Şöyle söyleyeyim, mukayese etmiş olalım, Türkiye'de kanallar seyircinin anlamadığını düşünerek Flashback'e karşı çıkarlar. O kadar ki, Türkiye'de senaristler Kenan İmirzalıoğlu'na teşekkür borçlular. O olmasaydı, Ezel yayınlanmazdı, O olmasaydı flashback kullanılamazdı. Abarttığımı düşünenler olabilir, düşünsünler...

Dizide benim ilgimi yavaşlık çekti, senaryoda pek çok şey yarım kaldı, başladı ama tamamlanamadı. Bizde olduğu gibi süratle çekilmediği, baskı yemediğine göre niye yarım kaldı pek çok şey? Ha, şu olabilir, bir yıl sonra bir sekiz bölüm çekerler, orada tamamlarlar...O şansları var, dizi tuttu çünkü...O yarım kalma halinin farkında olmayabilirler mi? Sanki, bu da olabilir...Olur mu canım diyecekler çıkabilir, çıksın, ileride hep birlikte bakarız.

Biz bu diziyi bu kadar yavaş anlatabilir miydik, reyting alırsa, kanal size inanırsa anlatırsınız...Ama mutlaka, evet mutlaka hikayeyi tamamlardık...Örnekler vereyim, izleyenler anlayacaktır. Marty'nin kızı, çok küçük yaştan cinselliğe düşkünlük gösteriyordu, sonra ergenliğinde bazı hallerini gördük...Sandık ki, bu mesele, hikaye odağına bağlanacak....Bağlanmadı. Marty, kızına tokat attı, kızıyla birlikte olan çocukları dövdü vs ama bağlanmadı. Senaryo adına bir işe de yaramadı. Dizinin başından beri kahramanları sorgulayan siyahi polisler, birdenbire ortadan kayboldular. Biz olsaydık Rust'ı tutuklatır, Marty'yi bi başına çözüme odaklar, finalde dışarı çıkan Rust ile birlikte haraket ettirirdik. Yoksa bu kadar soru niye oldu, Rust'tan niye şüphelenildi vs vs

Elbette hikaye bitmedi, finaldeki katilin, bir maşa olduğunu herkes biliyor, ikinci sezonda başka bir evreye savrulacağı tahmin edilebilir vs

Benim anlatmak istediğim şu, bizim senaryoculuğumuzda mutlaka her bir unsurun gerekçesi oluyor, o mutlaka bir yere bağlanıyor, finali pekiştiriyor. Aksini söyleyenler çıkabilir, yanılıyorlar, elbette kötü örnekler var ama genelde bir tutarlılık gösteriliyor. Bu kadar uzun olmasa, herşey daha tok görünecek, unutmayalım. Eskiden daha fazla finale odaklanan bir hikayeciliğimiz vardı. Şimdi, çook uzuunnn anlattığımız için yolculuğu ve yan hikayeyi önemsiyoruz ama yine de bu kadar açık bırakmıyoruz. Marty'nin kızı mesela, bizde olsa kesinlikle öne çıkartılırdı. Siyahi polislerin Rust'a yönelik kuşkusu ortada bırakılmazdı. Bunlar dramatik olarak etkiyi artıracak güçlü vurgulardı çünkü...

Neyse, diziyi sevdim, tempolu ve iyi final oldu ayrıca: "If you ask me, the light's winning.". Final arkasında "yavaşlık" bekliyordum ama bunu ummamıştım.

Salı, Mart 18, 2014

Adalet Akıldan, İyilik Vicdandan...


Yarım kalan Trabzon-Fener maçının ardından muhalif bir Trabzon kongre üyesi, başkanını istifaya filan çağırdı ama mealen, hayli öfkeyle, şunları söyledi: "Biz vatan haini değiliz, biz polis arabası yakmıyoruz" "Volkan koca stadı çileden çıkardı", "Bu kadar insan, tasvip etmiyoruz ama niye kontrolden çıktı düşünmek lazım" vs vs...

Ben bu konuşmalardan iki sonuç çıkardım, bu konuşana göre demek ki "meşru-haklı şiddet" diye bir şey var, "şiddet olabilir ama vatan haini şiddeti başka bir şey"...

Eskiden tutku cinayeti diye bir şey vardı, mahkemelerde cezayı hafifleten bir unsur sayılırdı, aşk yüzünden gözü dönüyordu katilin vs...Ucuz edebiyat ve sinema, o tutku cinayetlerini o kadar çok severdi  ki...

Biri kalabalığı kışkırttığında, milleti zıvanadan çıkardığında... Şiddeti normal mi saymalıyız, tahrik var, mini etekliydi, kuyruk salladı, anama küfretti vs mi demeliyiz? Karışık biraz...Hangi mahkeme, hangi şehirde, hangi zaman aralığında ne der, nasıl karar verir acebaa..."Vur, kır, parçala bu maçı kazan" ama "biz polis arabası yakmıyoruz"

Gezi Olayları iktidar elitlerince, siyaseten, anarşizmle, darbe girişimiyle, saf bir şiddetle niteleniyor...Önceleri, maçlarda yapıldığı gibi ezberden söylenen, münferit sayma hassasiyeti yineleniyor, oradaki masum hak taleplerini unutuyor değiliz ama diye başlayan cümleler kuruluyor, hafif çapta bir ayrışma yapılıyordu. Şimdi seçim yaklaştıkça, o ince ayarlar unutuldu, bodoslama ve yekpare anarşist sayılıyor Geziciler.

Maddi ziyan, yakılan arabalar, kamu malına zarar verme şu bu...

Ben, bu kadar insanın katıldığı bir eylemde, inanarak ve global örneklerle kıyaslayarak söylüyorum, çok az maddi zarar olduğunu düşünüyorum. Sözüm yanlış anlaşılmasın, cana geleceğine mala gelsin elbette...Sadece başka türlü düşünülsün istiyorum.

Bu kadar farklı insanın, bu denli ayrı görüşte insanın biraraya geldiği eylemde şiddet kaçınılmazdır...Ne yapsanız kontrol edemezsiniz...Hayatında ilk kez böyle bir eyleme çıkmış insanlardan oluşuyordu bu kalabalık...Bu iyi bir şey oldu, anlam kattı, popülerleştirdi...

Üstelik, ısrar ediyorum, polis şiddeti nedeniyle çoğalmışlardı.

Volkan mı tahrik etmişti onları (!)

Liseli gençler, ailelerine haber vererek, onların bilgisi dahilinde sokağa çıktılar. Sinemaya, bir arkadaşlarının evine,  maça gider gibi eyleme gittiler...

Gezi'de polis orantısız güç kullandı, kadınları, yaşlıları, çocukları, silahsız insanları dövdüler. Ölenler, kör ve sakat kalanlar oldu. Kalabalık bu şiddete rağmen arttıkça arttı. O şiddete engel olmak istedi anneler, babalar, sakin kalmaya çalışan insanlar...

Niye unutulmuyor Gezi?

Demokratik bir tepkiydi, kim ne derse desin, bir talep vardı, hiç bir siyasi harekete indirgenemeyecek ölçüde o kalabalık heterojendi, bin türlü insan vardı...

[Dünyanın her yerinde benzer eylemler niye oluyor, niye her yerde birdenbire kalabalıklar toplanıveriyor...Bilet alıp oraya gitmiyorlar, Volkan'ı bahane etmiyorlar. Kızgınlar, hak arıyorlar, haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlar. Bu şiddeti istemiyorlar. Niye occupy var, niye Arap Baharı oldu? Niye Latinler sokaktalar? Niye Borsa binalarının çevresinde öfkeli protestocular var?]

Bu kadar insanın ölüp yaralandığı yerde polis arabasının yakılması normaldir. Meşrudur demiyorum, altını çiziyorum normaldir...Polis tahrik edildi deniyorsa, polisin yapıp ettiklerinden dolayı tahrik olacak birileri çıkar. Etki varsa tepki de olur. İtersen itilirsin...

Kalabalığın olduğu her yerde kaos olur, anarşizan refleksler olur...Ben mesela Berkin'in katili olan polisin bulunamamasını anarşizme, başı bozukluğa bağlıyorum. O kadar kalabalıklar, bulamıyorlarsa, güçleri yetmiyor demektir. Bilemiyorlarsa, çapları yetmiyor demektir, orada durmamaları gerekir.

Sonuçta kamu vicdanı yaralanırsa demokrasiler bunu önemserler. Vicdanı olanlar önemserler. Bir çocuk katilinden söz ediyoruz. 



Pazartesi, Mart 17, 2014

Şedit


Dünyanın her yerinde, her kültüründe, orta sınıflar şiddete yönelik tepki gösteriyorlar. Artık öğretmenler, çocukları dövemiyorlar. Herhangi bir çocuk tek bir fiske yese kızılca kıyamet kopuyor. Milli eğitim, okul müdürleri, psikologlar, veliler, okul aile birlikleri, medya, mahalle kim var kim yok bu meseleyi görünür kılıyor.

İnsanların başedemediği, henüz başaramadığı ise, polis ve asker şiddeti...

Son beş yıl içinde dünyada geniş ölçekli muhalefet eylemleri oldu, oluyor. Halk, muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri biraraya geliyor ve dertlerini sayıyor, hükümetleri protesto ediyorlar.

Kalabalığı artıran tek şey, her yerde ve her zaman, hiç şaşmıyor, polis şiddeti oluyor... Bu şiddet arttıkça kalabalık artıyor. Gözle görülür biçimde artıyor hem de.

Türkiye'de Gezi Olayları böyle büyüdü, masum insanların, gençlerin, çocukların dayak yemesi, ebeveynleri sokağa döktü.

14 yaşındaki Berkin, polis tarafından öldürüldüğünde de böyle bir kalabalık oluştu. Mumcu ya da Dink cenezalerinden çok daha fazla insan Berkin'in cenazesine katıldı.

Orta sınıf tepkisini, şiddet karşıtlığını hükümet ve iktidar seçkinleri her nedense halen göremiyorlar. Niye? Akılları fikirleri siyasi hasımlarında çünkü...Oysa hasımları, o kalabalık içindeki unsurlardan sadece biri...

Hiç bir parti böyle bir kalabalık toplayamaz.

Pazar, Mart 16, 2014

Kimin Günah İşleme Hakkı Var?



Güçlü biriyim ben Mete... Çok güçlüyüm... Hiç çok güçlü hissettin mi? Dünyadaki en güzel duygudur... Uçabilir gibi hissedersin... Her istediğin olur... Tek kelimen yeter, göz hareketinle olur! Bazen sadece niyetinin olması bile kafidir, olur! Ben hepsine sahibim, ben neyim biliyor musun Mete? Gücüm ben...

Artık hepsi senin olacak... Bütün bunlar bu yüzden yaşandı. Hazırlanmanı, bana hazır olarak gelmeni  istedim. Bunun okulu yok Mete... Günü geldiğinde ne yapacağını bilemiyor olmanı istemedim...  Dimdik dur istedim! Hakettiğini almayı bil istedim...Tut ve kopar istedim! Orta Asya'da, erkek çocuklarını küçük yaşta doğaya bırakırlarmış, çıplak, silahsız...Sağ kalanlar savaşçı olurmuş...  İnsan, insanın kurdudur Mete... Benim oğlum Kurt olmalıydı Mete...Sen Kurt oldun...Herkesle başedersin artık...Seni yanımda istiyorum oğlum... Ben sana kocaman bir imparatorluk bırakıyorum! Saf bir güç... Eğilip bükülmeyen, yenilmek bilmeyen...Başka bir yerde, derinde bir güç...Kitaplar, okullar, entelektüeller, demokrasi, siyaset, annemin hikayeleri... Hepsi yalan oğlum, hepsi insanı gevşeten, korkaklaştıran saçmalıklar... 

Bu kadar aptal ve asalak insanın içinde nasıl yaşanır Mete...O aptalların üstüne çıkarak, o asalakları kullanarak yaşanır.... Temizlik...Haksızlık ne bunlar Mete? Herkes herkesi harcıyor bu dünyada... Herkes kibar, herkes ölçülü ama herkes bir kaşık suda boğuyor birbirini... Edebiyat oğlum bu söylediklerin. Dünyayı kitaplar değil para yönetiyor, güç yönetiyor...

[Eski Hikaye 17.Bölümden...İbrahim Ferhat, oğluyla konuşuyor]

Cumartesi, Mart 15, 2014

Ölüm İstemiyoruz



Vicdan




Cumhuriyet tarihinde partiler arası gerilimin arttığı ya da artmış gibi gösterildiği çok olmuştur. Siyasi çatışmalar sonucu insanların öldüğü, yaralandığı ya da sakat kaldığı da olmuştur.

Parti liderleri ya da onların alt kadroları, ölen insanları ihtirasla mukayese ederek kimilerini telef sayar, kimilerini de şehit mertebesine taşır. Bir sürü insan yalandan da olsa ölene rahmet okuyup ama diye başlayan cümlelerle asıl fikirlerini söyler ve karşı tarafı cenazelerine üzülmemekle suçlarlar.

Geçtiğimiz hafta iki genç insan öldü, biri askerden yeni dönmüş, inandığı düşünceleri uğruna kavgaya girmiş, öldürülmüş... Diğeri polisin attığı gaz kapsülüyle başından vurulmuş, aylarca kaldığı komadan çıkamamış ve ölmüş, öldürülmüş...İkisi de yok yere ölmüşler...

Hepimiz biliriz, cenaze evi diye bir şey vardır, taziyeye gidilir, teskin edici sözler söylenir, dualar okunur, geride kalanlara metanet dilenir. İnsanlar birbirlerini dinlerler. İnsanlar, cenaze evine, yaslı aileye neden anlayışla, huşuyla yaklaşır? Hangi dinden ve hangi inanıştan olursa olsun insanlar bilir ki o evde gözyaşı ve hüzün vardır. Bazen öfke olur, olmaz değil, insanlar hep birini suçlama eğiliminde olduğu için hayırsız evlada, gamsız bir kocaya ya da doktor hatasına takabilirler. Dinleyenler, sükunetle o kahırlanmayı dindirmeye, sakinleştirmeye çalışırlar. Bilirler ki yakınlarını kaybetmekten dolayı mutsuzdur o insanlar... O evin sessizliğe ihtiyacı vardır, onu sağlamaya çalışırlar. Ölüm ağırdır, başka bir hayat başlayacaktır...

Cumhuriyet tarihi diye başladım, sahiden bir benzeri yok, gelmiş geçmiş hiç bir siyasetçi, cenazesi yeni defnedilmiş birini,  14 yaşında komaya girmiş ve ölmüş bir çocuğu düşmanlaştırmadı, hele acılı annesini kalabalığa yuhalattırmadı.

Bu memlekette insanlar, cenaze evini bilirler, velev ki öfkeli sözler sarfedilmiştir, gözardı etmesini bilirler. İnsanlık, dindarlık, okullar, gelenek, ahlak, dedelerimiz, ninelerimiz bize bunu öğretir. İnsanın çocuğunu kaybetmesi kadar büyük bir başka acı bilmiyorum. Anlayış, sabır, metanet göstermemiz gerekir.

Dünyada hiç bir seçim, hiç bir seçim konuşması bundan daha önemli olamaz.

Dünyada hiç bir dindar, hiç bir okur yazar, hiç bir baba bana bu yapılanı açıklayamaz.

Başbakan, kendisine rakip olan bir başka parti liderini çocuğu olmamakla eleştirmiş, alay etmişti. Benzer bir şeydi. O zaman da şaşırmıştım. Vicdanı olan bir insan nasıl bununla alay edebilir. Balzac'ın da çocuğu yoktur ama Goriot Baba'yı yazmıştır. Hangi baba, Goriot Baba kadar uzun yaşayabilmiş ve sevilmiştir ki...Hangimiz?

Demek ki parti lideri, bakan, başbakan olmak, baba olmak önemli değilmiş...Vicdanımızın olması gerekiyor...Ölenle alay edilmez, acıya gülünmez, yaralar bile bile kanırtılmaz. Bizi, biz yapan vicdanımızdır, seçim zaferlerimiz değil...

Cuma, Mart 14, 2014

Sezen


İnsanlar haklı olduğuna inandıklarında, kendileriyle aynı fikirde olanlar çoğaldığında ne yapıp edip Cadı Avı'na başlıyorlar. Başlangıçtaki vicdani isyanı, bütünüyle doğru olan o çıkış noktasını da unutabiliyorlar. Nedense şaşmıyor, ahlak adına konuşanlar, kendileriyle aynı fikirde olmayanları ahlaksızla suçlayabiliyorlar. Oysa hayat biliyoruz ki evet ve hayırdan, cennet ve cehennemden oluşmuyor. Herkes farklı hayatlar yaşıyor ve farklı nedenlerle evet ve hayır diyebiliyor.

Gezi'deki iyimserlik, yanyana durma hali, geniş kesimleri biraraya getiren vicdani kalkışma nedense insanlara yetmedi. "Eskiden şunu yapmıştın, burda olmayı haketmiyorsun" veya "ne yapsan boş, biz senin ne mal olduğunu biliyoruz" havasıyla, herkes adına Savcılığa kalkışanlar oldu. Bugün dahi bunu sürdürenler, ısrarla revanş isteyenler var.

Sezen Aksu'yla uğraşılıyor. Nedeni çok açık değil. Onu suçlayanlara bakılırsa nedeni çok açık elbette ama bana kalırsa, evirip çeviriyorum, ne yapsalar anlaşılmıyor. Anladığım kadarıyla anayasa değişikliğine evet dediği için suçlanıyor ve unutulmuyor Sezen Aksu. Bilemiyorum, belki de Kürtlere ilişkin liberter tutumlar sergilemiş olabilir. Bunlara da çok sinirleniyor insanlar. Hepsi benim tahminlerim, başka türlü bir şey de olabilir.

Siyaset, tefrik etmek demektir, aktüeldir, gün be gün mevziler değişir, herkes inandığı doğrular için evet ve hayır demek zorunda kalır. Ama her evet, farklı nedenlerle hayır denebilecek unsurlar da içerir. Veya tam dersi, hayır dersiniz ama evet dedirtecek doğruları da görürsünüz. Kötü olan, siyasetin evet-hayır eksenine inmesidir, ne yazık ki demokrasilerde bunun bir çözümü yok...

Sezen Aksu veya başka birisi, sizinle-bizimle aynı fikirde olmadığı için suçlanamaz. Evet ya da Hayır demek zorunda kaldığımız bir hayat sahiden güzel değildir. Sezen Aksu'nun iyi niyetle yazdığı taziye mesajına bile öfkelenip küfredenler, kimse kusura bakmasın, kendi nazarımda, bırakın solculuğu, demokratlığı, yurtseverliği, futbolculuğu... iyi insan olamazlar.

Nefret, insanı düşmanına benzetir.

Hayatı, mahkemeye çevirenler, gün gelir o mahkemenin sanığı olurlar. Biliyoruz ki her mahkeme, gün olur devran döner, cellatlarını da kahramanlarını da harcar. Bu kadar haşinlik, bu kadar habaset, bu kadar dogma, hiç bir özgürlüğü ayakta tutamaz.

Sezen Aksu'nun yediği küfür, hakaret ve iftiraları kimler söylüyor, bir düşünmek lazım. Herkesle yan yana durulmaz çünkü.
Related Posts with Thumbnails