Cuma, Mayıs 27, 2011

Koloni Yeniden Yayında

Blogspot engellemesi yüzünden açılmaz olan koloni yeniden yayında...
link

Will Eisner

Gerçekten [E]fsaneydi, sayfayı kullanımı, karelemesi, yapıbozumu daima cinlikler içeriyordu. Doğaldır ki yaptıkları yaygınlaştı, çok kullanıldı, taklit edildi. Çizgi roman tarihi hakkında, koşullar ve ortam hakkında ufuk açıcı çalışmaları oldu. Hepsi yıllarca referans olarak kullanılacak. Çok daha önemlisi dışarıya -değişimlere- açık olmasıydı, Avrupa'da en fazla tanınan Amerikalılardan biridir (ve bu bir kaç işlik saman alevi bir tanınırlık değildir)... Amerika'da mainstream çizgi roman tekellerine karşı yenilikçi(çizgi romanı başka yerlere taşımak isteyen) akımların sembol isimlerinden oldu. Ömrünün son yıllarını hakkettiği biçimde saygı görerek geçirdi. Bence çizgi roman tarihinin en zekice tasarlanmış, estetik ve insana haz veren 10 sayfasının içinde mutlaka ama mutlaka en az iki tane Eisner sayfası vardır…

[Ölümünün ardından yazılmıştı]

Pazar, Mayıs 22, 2011

Orhan Kemal’i Resmetmek

Menfaatler, haysiyet meseleleri, sınıf atlama telaşı, kaderine razı olmama, başka bir hayat yaşama arzusu, kloş etek, yüksek topuk, beyaz bluz, sipsivri ayakkabılar, apartman hayali, geniş arabalar, küfürler, para lakırdısı, dayaklar, kadınları sömüren posasını çıkaran ayyaşlar, namustan dem vurup atıp tutanlar, şunlar bunlar… Orhan Kemal mahallesinden söz ediyorum. Orhan Kemal romanlarında hep aynı yoksul mahalle anlatılır: öyle ki sahnedeki isimleri değişse de hep aynı oyuncuların oynadığı bir tiyatro grubunu andırır anlattıkları. Romanlardaki zenginler bile bir kuşak evvel maraba’dırlar veya büyük şehrin piyasasında-kapitalizmin cenderesinde maraba’ya dönüşme tehdidiyle karşı karşıyadırlar. Ağanın veya köşkün efendisinin aklının bir köşesinde yoksul kalmak, soğanla bulgur pilavıyla yetinmek vardır.

Aşk Değil Cinsiyetçilik
Orhan Kemal’in romanlarında zenginlik düşleri, para hırsı vs vardır ama zengin evleri neredeyse hiç anlatılmaz. Yoksulların ve kenar mahallelerin yazarıdır Orhan Kemal. Onların dilini, dünyasını, kavga ve tutkularını, yalpalamalarını resmetmeyi sevdiği aşikârdır. İnşaat işçileri, muavinler, şoförler, kasiyerler, garsonlar, çamaşırcılar görürüz. Doğru dürüst işi olmayan adamlar, haytalık eden delikanlılar, artis olmak isteyen genç kadınlar, şen dullar, gözü dışarıda ablalar hatırlarız romanlarından. Aşk lafı çok konuşulur: örneğin aşk sevdiği uğruna ölmeyi gerektirir türü romantik iddialar duyarız ama aslolan aşk değil ekseriyetle cinselliktir veya doğrudan doğruya, tek kelimeyle paradır: aşk değil mangır lazım denir, aşk fasaryadır yapılır. Evlenme vaadiyle kadınlar aldatılır, erkekler âşık rolleri oynarlar. “Laf atanlar” mutlaka dayak yer; kadınlar “pas vermezler”, iki kadeh içince sapıtanlar vardır, eli sık sık bıyıklarına giden, kadınlara kancık ya da kahpe diyen, onlara yiyecekmiş gibi bakan orta yaşlılara rastlarız. Başlık parası, görücü usulü, severek-kaçarak kocaya varma, zenginle evlenip yırtma konuşulur. İlk aşkla evlenme tutkusu, methedilen bir kenar mahalle rüyasıdır. Bugünden bakıldığında Orhan Kemal cinsiyetçi bir dünyayı mı anlatıyor yoksa ta en baştan erkek bir dille mi yazıyor diye sormamız gerekiyor. Geçim sıkıntısıyla (süratle) yazdığı tefrikalarında kadınları cinsiyetçi cümlelerle anlattığını, bunları pek değiştirmeden kitaplaştırdığını biliyoruz. “Taş gibi bembeyaz bacaklar, kütür kütür kadınlar, entarisini geren sert memeler vs” erotizmle açıklanabilir gibi gelmiyor bana. Hayat değişiyor, yeni bakış açılarıyla, romanın hangi dönem nasıl yazıldığını hesap ederek, empati kurarak (ve kullanarak) yakın dönem klasiklerimize bakmamız gerekiyor artık.

Nasıl Resmedilmeli?
Orhan Kemal’in Kötü Yol romanından bir çizgi roman uyarlaması yayınlandı geçenlerde. Oğuz Demir yapmış çizimleri, daha önce de Hüseyin Rahmi’den bir uyarlaması çıkmıştı. Bu kez siyah beyaz çalışmış, çinisinin renginden daha iyi olduğu görülebiliyor. Çok hızlı çizilmiş, çok fazla yakın çizim yapılarak sahneler geçiştirilmiş, bu da görülebiliyor, o sebeple çizgisinden ziyade editöryal tercihten söz edeceğim. Bilemiyorum, Kötü Yol’un kaderi hızlı yazılmak ve çizilmek olabilir. Orhan Kemal’in başka romanlarından izler taşıyan, tekrara düştüğü bir anlatısıdır bu. Yalancı Dünya’nın Neriman’ı ile Kötü Yol’un Nuran’ı veya her iki romandaki Reşat ile Bülent Nejat’ın film şirketleriyle ilişkisi benzerdir. Yalancı Dünya 1966 tarihinde yayınlanmış, Kötü Yol’sa ondan üç yıl sonra.

Benim asıl ilgimi çeken Orhan Kemal romanlarının nasıl bir çizgiyle resmedilebileceği meselesi. Kötü Yol, güç ilişkilerine değinmekle birlikte tipik bir melodramdır: buluşma, ayrılma, tehlike ve birleşme kurgusu içerir. Bu, hayat dolu erkekler ve kadınlar, aşk, tutku ve entrika demektir. Orhan Kemal’in dili erkeklik kalıplarına göre işler ve kadınlar, hemen her defasında erotik bir obje olarak sunulurlar. Kadın vücudundan bahsederken kullanılan dil tercihi (geçerken Mulvey’i analım) bakma hazzı yaratacak biçimde kullanılır. Bu dünya, çizgiye aktarılırken o bakma hazzını artıracak veya “carne”yi çağrıştıracak biçimde tipleştirmeler yapılmasını gerektiriyor. İkinci bir unsur, Orhan Kemal romanlarını gerçekçi ve canlı kılan, mekânların, argo ve konuşma iştahının yansıtılmasıyla ilgili. Diyalekt ve jargonu ister istemez romandan iyi seçerek aktaracaksınız ama tiplemelerin mimik ve jestlerinin değişken ve dikkat çekici nitelikte betimlenmesi bu durumda bir başka şart oluyor. Gerçekçilik vehmini besleyecek şekilde arkaplan ve mekân tasarımlarının fotoğraf ayrıntısında-belgeselci bir tonda istiflenmesi de önemli. Eğer mekândan bir aktörmüşçesine yararlanamazsanız, arkaplan çizimlerine ayrıntı katmazsanız uyarlamanın gerçekçilik iddiasını, romanın akışına ve balon yazılarına bırakmış olursunuz.

Kötü Yol çizgi romana uyarlanırken en azından arka planlarda foto-realistik bir çizgi kullanılmalıydı. Emeği ve iyi niyeti gözardı ediyor değilim. Üstelik Oğuz Demir, çizerlik hayatının en yoğun çalışmalarından birini, belki de ilkini çıkarmış, başarılı kareler ve kimi devamlılıklar sağlamış ama karikatüre (ve hızlı çizmeye) yatkın çizgisiyle Orhan Kemal uyarlamalarına uygun bir çizer değil diye düşünüyorum.

Birgün Kitap, 21.5.2011

Cuma, Mayıs 20, 2011

Yerden Yüksek'te Tanıdık Bir Kitap

video

Ali Tekin Beşeriyet İçin Savaşıyor!

Ali Tekin için bir İngiliz çizgi romanının Türk(çe)leştirilerek yayınlanması denebilir. Kitabın önsözünde yazılanlara göre İngiliz Büyükelçiliği, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türk hükümetinden Hür dünyanın Nazilere karşı savunmasında “Kıymetli Bir Türk Pilotunun” kendilerine verilmesini istemişti. Ali Tekin’in ismi ve varlığı gerek savaş sırasında gerek sonrasında gizli tutulmuştu. Yine önsözde yazılanlara bakılırsa “harp vesikaları ortaya dökülünce hakikat anlaşıldı. Kitabçılar Ali Tekin’in maceralarını basmak için birbirlerine düştüler. Elinizdeki kitab büyük fedakârlıklarla aldığımız bu harikulade serinin tercümesidir”. Büyük puntolarla metnin altına düşülen not ise şöyle: “Her şeyi Avrupa’da çizdirilen ve hazırlatılan ilk Türk Kahramanlık Dergisi”. Yayınevinin yaptığı eğlenceli alicengiz oyunu metnin çevirisinde de sürüyor. Üst yazılarda oldukça eğlenceli –konuşma tonunda- bir serbest çeviri yapılmış: “Hey koca Türk! Ali Tekin’in yaptığını kimse rüyasında göremezdi (…) Türk Kanı taşımak başka şeydi ne de olsa (…) Ali Tekin planını anlattı, akıllı adamdı doğrusu” vs… İlginç bir not : çevirmenin (ya da yayıncının) Eskişehirli oluşu nedeniyle Ali Tekin de Eskişehirli olmuş. Son sayfadaki üst yazı: İngiliz Harp tarihleri şöyle yazar: Bir Türk’ün akıl almaz cesareti ile beşeriyet tehlikeden ve ölümden kurtulmuştur”. Eskişehirli Acar Pilot Yüzbaşı Ali Tekin’in hikâyedeki son sözleri ise uyarlamanın genel havasına uygun: “of of… İçim memleketi çekiyor… Bir şiş kebap olsa…”. Ali Tekin, Milli Kütüphane kayıtlarında yer almayan bir çizgi roman. Sis Yayınlarından çıktığı düşünülürse yüksek ihtimal ellili yılların sonunda çıkmış olmalı. Serinin 15 günde bir yayınlanacağı belirtiliyor, ama ilk kitaptan sonrasının çıkıp çıkmadığı belirsiz. Yüzbaşı Volkan’ın öncülerinden sayılabilecek Ali Tekin, Eskişehirli Ali Recan’ın çocukluğunda okuduğu çizgi romanlardan biri olabilir. Bir başka not ise gerçekten Ali Tekin isimli bir Türk pilotunun yaşamış olması, 1957 yılındaki ölümü ile gazetelere ve popüler kültüre sirayet etmesidir. Sadece bu çizgi roman değil bir başka İngiliz çizgi romanına, o yıllarda gazetelerimizde yayınlanan serüven bantı Jeff Hawke’a da yakıştırılmış bir isim olmuştur Ali Tekin.

Perşembe, Mayıs 19, 2011

Key Moments from the History of Comics

Yakın zamanlarda gördüğüm en esprili albümlerden biri Key Moments from the History of Comics (Beguiling Books). 2004 tarihli çalışma François Ayroles imzasını taşıyor. Fransa dışına çıkması, Toronto Çizgi Roman Festivaliyle olmuş, İngilizce olarak 2009 yılında basılmış. Anlayacağınız taze bir kitap, iç sayfalarda tanıdık bir isme, Jean Pierre Mercier’e teşekkür edilmiş. Albüm, tam sayfa karikatürlerden oluşuyor; çizgi roman dehalarının hayatlarındaki kırılma noktalarıyla ilgili eğlenceli yorumlar yapılmış. Sonraki keşif ve başarılarına neden olan “an”lar resmedilmiş demek daha doğru. Güzel tekrarlar yapılmış, bazen öyle hınzırca şeyler söyleniyor ki o çizer hakkında bir parça dedikodu bilmek gerekiyor. Mad, Raw ve Heavy Metal’in aynı kartonlarla yorumlanması güzel tekrarlardan biri. Forest’in erotizme meyli ya da Giraud'un “nefes” aralıkları, Chris Ware’ın Sevgililer Gününde Charlie Brown’a gönderdiği mektup, dernek toplantısında erkek çizerlerin kenarda toplaşarak danseden kadınları seyretmesi hoş ayrıntılardan bir kaçı. Ayroles, bildiğim bir çizer değildi, ironisine bayıldığım için başka işlerini de arayacağım.

Pazar, Mayıs 15, 2011

Karanlık Korkutur


Fear(s) of the Dark, mainstream nitelikleri olmayan auteurların çalışmalarından oluşan bir animasyon. Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’daki Animasyon Festivalinde gösterilmişti. Film, korku teması etrafında gelişen kısa hikâyelerden oluşuyor. İki kısa bölüm hariç hepsi başlayıp biten çalışmalar. Blutch ve Di Sciullo’nun çalışmaları ise diğer filmlerin aralarında kullanılmış. Blutch, asıl adıyla Christian Hincker sevdiğim bir çizer. Hakeza, Lorenzo Mattotti ve Charles Burns da bildiğim ve tarzları itibarıyla izlemeye çalıştığım isimler. Film, sadece onların isimleriyle bile beni cezbediyordu. Gerçi filme çok ısındığımı söyleyemem. Her şeyden önce karamsar buldum hikâyeleri, içinde iyi insanların olmadığı anlatılara dahil olamıyorum. Hep başka türlü anlatılabilirdi hissi taşıyorum ve bu his, çoğunlukla filmin önüne geçiyor. Yine de film, siyah beyaz türünün virtüözlüğünü gösterir nitelikte, gerçekten çok iyi tasarlanmış sayısız sahne içeriyor. Filmin son öyküsü olan Richard McGuire’ın elinden çıkan çalışma, bu anlamda gerçekten çok başarılıydı ve benim için iyi bir sürpriz oldu. Karanlığın ve haliyle ışığın bu denli güzel kullanılması maharet ister, öyle ki bazen ne anlatıldığını unutuyorsunuz. Perdede bir yerden diğerine gezinen beyazı izler buluyorsunuz kendinizi. Mattotti’nin hikâyesi ise David Lynch havasında gelişiyor ama alacakaranlık hikâyelerinin muğlak niteliğine uygun biçimde sonlanıyor, severek izledim. Charles Burns nasıl bir hikâyecidir diye sorulsaydı verebileceğim cevap filmde anlattığı hikâyeyi işaret ederdi. Blutch’ın da ne yapabileceğini tahmin ediyordum ama hep merak ettiğim bir yaratıcıdır. İzleyeni rahatsız eder, içinizi burkar; İnsan tekinin acımasızlığını gözümüze sokar. Onu sarıp sarmalayacak kadar sevemezsiniz ama ne dediğini de bilmek istersiniz. Herneyse, asıl adı Peur(s) du Noir olan filmi, imkânınız olursa seyredin. Türü sevmeyebilirsiniz ama film nitelikli ve ayrıksı çizgi romancıların çalışmaları üzerine bina edilmiş. Mutlaka hatırlayacağınız sahneler içeriyor hepsinden önemlisi, buna eminim.

Cumartesi, Mayıs 14, 2011

Orta Sınıf Nostaljisi

Mizah dergilerini izleyenler bilir, çizerler kendilerini tipleştirerek hikâyelerine katmayı severler. En azından anlatının başında veya sonunda dertleşerek konuşurlar. Bu eğilim, tahmin edilebileceği gibi, isimlerini anonim olmaktan çıkarmak, kendilerini ete kemiğe büründürerek varkılmak ve doğrudan doğruya sahneye çıkarmak olarak açıklanabilir. Çizgi romanın endüstri olduğu ülkelerde kahramanı (örneğin Süpermen’i) kimin yazıp çizdiği ekseriyetle önemli değildir. Aslolan kahramandır, yazar ve çizer durmaksızın değişebilir. Sinemadaki auteur anlayışına benzer biçimde hikâyeden çok anlatıcısının vurgulandığı sanat ve yaratıcı nitelemesi- zihniyeti, hemen her ülke çizgi romanında olduğu gibi bizde de yaygınlaşmış, anlatıcı olarak ün kazanan, hikâyelerinden ziyade ismiyle hatırlanan üreticiler çıkmıştır.

Gırgır ve sonrasındaki dergilerde bu türden bir yoğunlaşma yaşandığı, üreticilerin anlatılardan daha fazla konuşulduğu söylenebilir. Elbette öncesi yok değil, özellikle gazete karikatürcüleri kendilerini ve yakın çevrelerini anlatılarına dâhil etmekte beis görmemişlerdir. Cemal Nadir’e, Bedri Koraman’a, Altan Erbulak’a veya Gırgır’ın yaratıcısı Oğuz Aral’a kendi hikâyelerinde kolaylıkla rastlayabilirsiniz. Öyle ki aralarındaki atışmalar, çizerin kahramanıyla karşılaşması espri evreninin bir parçası sayılagelmiştir. Benim bildiğim iyi bir örnek, Oğuz Aral’ın hikâyeye katılarak kendi kahramanı Hayk Mammer’i öldürmeye kalkışmasıdır: “Seni Ben yarattım Hayk! Ama pişman oldum. Gene ben öldüreceğim”. 1958 yılından bir alıntı yaptım, düşünün. Bugün, geçmişte oldukça istisnai duran bu eğilime bakarak söylersek, çok daha fazla çizer kendinden ve kişisel hikâyelerinden söz ediyor. Yanlış anlaşılmasın, bu eğilim, sadece çizgi romanı değil hemen tüm popüler kültür evrenini etkilemiş durumda. Büyük anlatıların çöküşü denilen şeyi dar kapsamıyla ele alırsak, kişisel hikâyelerin ve yerel tarihin popülerleştiğini, “ben değerliyim, benim geçmişim de değerli” mantığının meşrulaştığını, sanatı, kültürü ve akademiyi başkalaştırdığı fark edilebiliyor. Kendini ‘ben bir üslubum-ben bir dilim’ diye sunan çizerin, geçmişine yoğunlaşması, üst üste gelen ve birbirini tamamlayan olgular oldu. Geçmişte bir daha tekrarlanmayacak olanı yaşatmaya çalışmak, hikâyeleştirerek ona can vermek, kendini anlatan çizerlerin sürekli malzemesine dönüştüler. Bir başka ifadeyle, bu süreç, kendisi görünmek-müdahil olmak, mahrem olanı anlatmak ve kayıp giden zamanı tutmak olarak ifadelendirilebilir.

Ersin Karabulut’un Sandık İçi adlı yakın dönemin fenomen çizgi romanın sac ayakları da bunlar. Ersin dizinin ilk yıllarında kendisini, çocukluğunu, yaşadıklarını ironik ve dokunaklı bir dille teşhir ediyor, orta sınıf mahcubiyeti denebilecek bir tutumla nedamet getiriyordu. Eski çizgi romanlar, akide şekerleri, bayram gezmeleri, Cincin sakızları, filmler, modalar, Star Wars, hezeyanlar, çekingenlikler, mahalleler, Cihangir, sınavlar ve nemrut öğretmenlerden oluşan, okuruyla arkadaş olma niyetini defaatle vurgulayan iyimser bir anlatı evreniydi bu. Şimdilerde köşe yazarı gibi başka dertlerinden de söz eder oldu, bana anlatısını başka bir yöne çekmeye çalışıyor gibi geliyor. Eğer illa bir tarafa seyreyleyecekse, hatıralar ya da yaşanmışlıklar kadar kurguya dayalı yeni bir çevre ve tipleştirmeler evreninin inşasına yönelmeli sanki. Dizinin süregelen gerçekçilik ve mahremiyet vehmi zaten onu takip edecektir. Köşe yazarlığı meselesiyse mizahçı için kör bir Keloğlan kuyusu; insan yaşlandıkça yavaşlıyor ve hata yapma riskini azaltıyor, bu açığı da genellikle nasihat vererek kapatıyor. Türkiye’de mizahçıların yaşlandığını nasihatçiliğe, “çok yanlış yapılıyor çok” moduna geçtiklerinden çıkartabiliyorsunuz. Siyaset kültürümüz haddini bildirmeye bayıldığından mizahçı nerden gelmiş, kimmiş önemsizleşebiliyor. Bir bakmışsınız ‘ya bu ne diyor’ dediğiniz televizyon hatibiyle aynı havuzda yüzüyorsunuz…

Sandık İçi’nin bence gerçekten ilginç bir yönü var ve sanıyorum, bu anlamıyla Türkiye’de bir benzeri yok. Yazılıp çizilenlere bakılırsa, Ersin’in genellikle kendisiyle yaşıt olan okuru yakaladığı için başarılı olduğu düşünülüyor ve ilginçtir onun sıra dışı bir çizer, karelerarası devamlılığı iyi kullanan bir hikâyeci olması hiç akla gelmiyor. Yani çizgileri ya da kurgusuyla değil anlattıklarıyla okuruna dokunduğuna inanılıyor. Popüler kültür ürünleri içinde yaşadıkları kültürel ortamın söylemine müdahale eden ve doğrudan doğruya ondan beslenen anlatılardır. Sandık İçi, dönemine özgü deyiş, söyleyiş ve zihniyeti görünür kılabildiği için başarılıdır. Bu zaten bir veri, benim ilgimi çeken, Ersin’in ve okurlarının ergenlik sonrasında erken nostalji yaşamaları. Nasıl oluyor da bu kadar genç insan, bu denli vaktinden önce, çocukluklarını özlüyor? Nostalji, nasihat veren yaşlı adamların işi değil midir biraz… Veya toplumsal amneziye bir tepki olarak gelişmez mi? Lahmacun, çiğ köfte veya bıyık düşmanlığı yapıldığı için Beyoğlu güzellemesi yapılmadı mı mesela… Ersin, 1981 doğumlu, aşağı on yıldır çiziyor bu köşeyi… 2000’lerin başında, doksanlı yılları özleyen, yirmili yaşlarındaki okurlar bir eksiklik, zamana ilişkin bir tükenmişlik mi yaşıyorlardı?. Yoksa bu nostalji, onları yaşça büyük ve olgun gösteriyor, bu yüzden mi rağbet görüyordu?. Geçerken internet çağını unutmayalım derim, ilk kullanıcılar daha çok bu yaş kesiminden çıktılar. Nostalji, sanıyorum hiçbir zaman, bugünkü kadar minimalist ve dar yaş gruplarına dönük bir işlevsellik taşımamıştır. Sandık İçi, hızla değişen zamanı tutan ve güzel günleri hatırlatan içeriği nedeniyle başarılı bir ergen anlatısı, doksanlarda çocuk ve ergen olmuş orta sınıfların nostalji sığınağı.

Radikal Kitap, 13.5.2011

Cuma, Mayıs 13, 2011

Sıkıcı

The Spirit çizgi romanı, Türkçe’de hiç yayınlanmadı. Meraklı bir azınlık dışında okunduğunu da sanmıyorum. Frank Miller’in The Spirit uyarlaması yapacağını duyduğum ilk günden bu yana kötü bir filmle karşılaşacağımı biliyor, yanılmayı istiyordum. Seyretmemeye karar vermiştim. Miller bana hep yumrukları sıkılı dolaşan birini çağrıştırır, hep haklı olduğunu düşünen bir “erkek”, bir “delikanlıdır”. Şöyle ifade etmek belki daha doğru, mizah ile Miller’ı yan yana düşünemiyordum. İntikamın güzelliğiyle ilgili sayısız sayfa anlatmış birinin, Eisner gibi güleç bir adamın dünyasına nüfuz edemeyeceğini biliyordum, nitekim haklı çıktım. Gecikerek de olsa Spirit’i seyrettim ve hemen her sahnesinde oflayıp pufladım. Dikkat ederseniz, filmin sinematografik bir hayal kırıklığı olduğundan söz etmiyorum. Kadronun kullanılamaması, senaryo zaafları, entrika eksikliği vs vs… Bir çizgi roman uyarlanır da bu kadar mı başkalaştırılır, bu denli mi anlaşılmaz bir hale getirilir demek istiyorum. Seyrettiğim en kötü çizgi roman uyarlamalarından biri…

Pazartesi, Mayıs 09, 2011

Barbar’ı Beklerken…

Conan, Türkiye’de çok sevilmiş bir Amerikan çizgi romanı. Kuzey Amerika’daki hâkim çizgi roman anlayışıyla, süper kahraman ekolüyle kıyaslanırsa, pek çok bakımdan mainstream nitelikler taşımayan bir çalışma. En önemli yerli çizgi romanlarımızın tarihi kılıçbaz türünden çıktığı, içeriklerimizin epeyce “adult” olduğu düşünülürse Conan’ın bizde neden sevildiği tahmin edilebilir. Conan, bu eğilime aşina olan Türkiyeli okurun beğenisini kazanmıştır. (80’lerde Kimmeryalı Conan’ın Türk olup olmadığının konuşulduğunu oflayıp puflayarak not düşeyim). Robert E.Howard’ın ilk kez Weird Tales dergisinde yayınlanan hikâyesi, yıllar sonra çizgi romana uyarlanmış ve özgün hikâyelerinin dışında farklı biçimlerde (özellikle Roy Thomas’ın yazdıklarıyla) gelişen sayısız serüvende anlatılmıştır. Bir Amerikalı için Conan epik-fantezi tarzında anlatılan Kılıç ve Büyü (Sword & Sorcery) alt türünün bir parçasıdır. Çizgi roman olarak düşünülürken türün edebiyatına yönelik ilginin ticari olarak değerlendirilmek istendiği, yayıncı Marvel Comics’in uygun bir anlatı ve hikâye evreni aradığı anlaşılıyor. Amerikan çizgi romanları güçlü bir piyasa ve sektör baskısı altında, biçim ve içerik bakımından zorlayıcı koşullar içinde yayınlanırken kimi yayıncılar, özellikle 60’lı yıllarda sayfa formatı ve hikâye anlayışı farklı olan (çocuk okura hitap etmeyen) yayınlar çıkardılar. Başlangıçta önemsenmeyen bu denemeler dikkat çekici satışlara ulaşınca endüstrinin önemli yayınevleri benzer nitelikte dergi ve kahramanları peşi sıra yayınlamaya başladılar. Conan, tam da bu dönemin, 1966-85 yılları arasının popüler anlatılarındandır.

Hikâye Evreni
Conan, çizgi roman olarak ilk çıktığında (1970), epik fantezi olarak sunulmuştu, sonra daha özcü bir tarihi serüven kurgusuna yoğunlaştı. Karakterleri derinleştirme çabası ve sağlam entrikasıyla bence daha ilgi çekici bir noktaya evrilmişti ama satışları düşünce başa dönüp bir kez daha revize edildi, daha genel bir okura yönelik basit hikâyeler tercih edilir oldu. Türkiye’de epik fantezi yönünün kapaklarla sınırlı olduğu, büyü-büyücü karakterizasyonunun gerçekçi ve sert hikâyeler içinde kısıtlandığı dönemiyle sevildi daha çok. Çünkü bu tür hikâyeler bizim çizgi roman anlayışımıza, anlatmak istediğimiz şiddet ve gerçekçilik evrenine hayli uygundu. Türkiye’deki yayınıyla koşut biçimde, özellikle seksenli yıllar boyunca Conan’dan etkilenmeyen tarihi çizgi romanımız yok gibidir. Conan alenen kopyalanmıştır, bu bakımdan Alex Raymond’un Baytekin’i, Hal Foster’ın Kahraman Prens’i kadar etkili olmuştur. Türkçede eski ve yeni serüvenlerinin aralıklarla yayınlanmasının nedeni de bu zaten. Amerika’da eski popülerliğinden uzakta olduğu için iddialı başlangıçlarla yola çıkan yeni serileri çabuk sönümleniyor. Çünkü iyi hikâyelerle anlatılamıyor; epik dili, kalabalık kavga sahneleri, kısa ve az konuşan, hemen kılıca sarılan erkekleri ve tanrı anlatıcılarına ilişkin klişeleri hiç bir parlaklık gösteremiyor. Her yeni seri, geçmişin gölgesinde, büyük yazar ve çizerlerinin gerisinde kalıyor.

Marmara Çizgi, Conan Kimmerya adlı 2007 tarihli yeni bir serinin yayınına başladı. Bu seri de tahmin edilebileceği üzre Conan’ın şaşalı günlerini aratır nitelikte. Kimmerya alt başlığıyla sunulan dizinin çarpıcı yönü, çizer olarak Richard Corben’in varlığı. Corben, fantezi-epik-korku paradigmasının veya vahşi erkekler, saf kadınlar ve ejderhaların dünyasının, tarihöncesi estetiğinin yıldız çizeri olduğundan, Conan’ı yeniden canlandırmak adına vitrine çekildiği tahmin edilebilir. Tabii Corben’i öne çıkartırsanız ona göre hikâyeler kullanmak durumunda kalıyorsunuz. Conan’ın realistik çizgisine Corben’in kendine özgü minyon ve kaslı tiplemelerinin uymayabileceği düşünülmüş. Bu yüzden olmalı, Conan’ı anlatmak için ortaya çıkarılan dedesi Connacht’ın (!) hikâyelerini Corben çizmiş. Bu hikâyelerden ilki hariç hikâyenin şimdisiyle olgun bir paralellik kurulamamış olsa da Corben ilerlemiş yaşına (d. 1940) rağmen, anlatıyı farklılaştıracak bir çizgi dizgesi kurmuş. Doğrusu, Corben daha önce başka kahramanları, örneğin Swamp Thing ve Punisher, hatta Conan’ın yeni yayıncısı Dark Horse için Hellboy da çizmişti ki Mignola ile yaptıkları çalışma gerçekten verimli bir işbirliğiydi. Corben, dedesi yerine pekâlâ Conan’ı çizebilirmiş, editöryal bir yanlış yapılmış bana kalırsa.

Barbarın Reçetesi
Conan, popüler örüntülerin bildik reçetelerinden faydalanan bir çizgi roman. Akla karşı duyguyu, şehre karşı kırsalı, kurallara karşı pragmatizmi, nezakete karşı dobralığı, hiyerarşiye karşı bireyciliği, kanunlara karşı kişisel adaleti, demokrasiye karşı karizmatik liderliği seven ve savunan bir dünya anlatır. Barbar Conan, şehirlilere karşı biteviye medeniyet dersi verir: “Sizin medeniyetiniz buysa eğer…” diye başlayan mesajları alâmetifarikasıdır. Türkiye’de modernizm karşıtlığı, pozitivizm eleştirileri rağbet gördüğünden Conan’ın barbarlığı, medeniyete dair uzlaşmacılığı hoşa gitmiş, vesile olmuştur. Aslına bakarsanız, tarihöncesi hikâye estetiği, bireyciliği ve kanun koyucu karizmayı belirginleştirir; bu eğilim Conan’a özgü değildir demek istiyorum. Conan’ın barbarlığı, öncelikle, şiddeti mümkün kılan bir kuralsızlığı meşrulaştırmaktadır, bunu akılda tutmak gerekiyor. Türkiye’de westernlerin, onları temel alan kılıçlı-tarihi fantezilerin çok sevilmesi boşuna değil. Benzer bir paydadan üretiliyorlar, eylemlerinden sorumlu olmayan, şiddetinden dolayı suçlanamayan kahramanları methediyorlar. Conan’ın görsel olarak en çok hatırlanan sahneleri, onlarca insanı tek başına öldürdüğü, eli yüzü kan ve ter içinde kaldığı savaş mizansenleridir. Conan’ı düşünürken –dertlenirken hatırlamayız. Düşünmek, kuralcı ve sıkıcı şehirlilerin işidir.

Birgün Kitap, 7.5.2011

Pazartesi, Mayıs 02, 2011

Heavenly Boat

link

Seyrüsefer Defteri 10

+ Tuna'yla Alfa ve Omega'yı seyrettik. Vasattı (30 Nisan). + Los Borgia'yı seyrettim, dizisi ne zaman yapılır diyordum. O da başlamış galiba (29 Nisan). + Kill the Irishman, belgeselci bir dil denemişler. İkinci sınıf bir film ama Ray Stevenson'u özlemişim (28 Nisan). + Creepy çıkmış, güzel bir tıpkı basım olmuş (27 Nisan). + The Killing'i izlemeye başladım, güzel dizi (26 Nisan). + The Be All and End All dokunaklı sahneleri var (25 Nisan). + Caveman hakkında bir yazı yazdım (24 Nisan). + Bugün 23 Nisan, Funda'nın doğum günü (23 Nisan). + Tarık Zafer Tunaya'da bir konuşmam vardı (22 Nisan). + İstanbul seyahati, Merhamet toplantısı (21 Nisan). + Mor Menekşeler'i revize ettim. + Conan Kimmerya'yı okudum, fırsat bulursam bir şey yazarım diye düşünüyorum (20 Nisan). + Tuncer Erdem hakkında yazdım (19 Nisan). + Yeni bir edebiyat uyarlaması, Kötü Yol'u okudum (18 Nisan). + Peanuts, Happiness is a Warm Blanket (2011) animasyon olarak çok zayıf, espriler zaten uyarlama (17 Nisan). + Tuna'yla Winnie the Pooh'u seyrettim. Her zamanki ölçüsündeydi (16 Nisan). + New York'ta Beş Minare'yi seyrettim. Teknik olarak söylenecek bir şey yok. Sırıtan oyuncular, hep aynı şeyi oynayan oyuncular, herşeyi çözmek isteyen senaryo bir yerden sonra batıyor insana (15 Nisan). + Merhamet bitti (14 Nisan). + Akşam Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in Ankara galasına gittim. Roman güzel hayat güzel (13 Nisan). + Merhamet... (12 Nisan). + Bugün Camp Estetiği üstüne konuştuk derste, fırsat bulabilsem şu konuda bir şeyler yazabilsem (11 Nisan). + Merhamet'i yazmaya başladım (10 Nisan). + Tuna'yla Rio'ya gittik, yine bir uçma hikâyesi (9 Nisan). + İzmir'deydim, Dokuz Eylül'de, Güzel Sanatlar Fakültesinde Genç Beyin Fırtınası etkinliklerinde konuşmacıydım. Eş dost gördüm, yeni insanlar tanıdım, hava değişikliği iyi geldi. Dönüş uçağını az daha kaçırıyordum, hoh hoh adrenalin! (8 Nisan). + Truands'ı seyrettim, averaj film ama güzel kotarılmış sahnelere sahip (7 Nisan). + Deli Gücük 3 için çalışmaya başladım, yeni senaryolar ve yeni siparişler (6 Nisan). + The Last Godfather adlı bir komedi filmi seyrettim, vasat olmakla birlikte bir kaç tipleme çok başarılıydı (5 Nisan). + Halide Edib'in Handan'ını okuyorum (4 Nisan). + Gorajun'u okudum (3 Nisan). + Yine bir senaryo işi... Nereye varacak ben de merak ediyorum (2 Nisan). + Eco'nun Çirkinliğin Tarihi derlemesini okuyorum (1 Nisan).

Related Posts with Thumbnails