Cumartesi, Nisan 30, 2011

Mağaranın Siyaseti

Tayyar Özkan, ilk çizgilerinin yayınlandığı yıllarda, kendi kuşağının kalburüstü çizerlerinden biri değildi. Genç yaşında göç ettiği Amerika’dan, en azından Türkiye’de ilgi çekecek çalışmalarla dönmeseydi şimdilerde hatırlanabilir miydi emin değilim. Seksenli yıllarda Gırgır ve benzeri mizah dergilerinin yarattığı yüksek telifli çalışma ortamında rekabet edeceği çok çizer vardı ve sistem, üç aşağı beş yukarı, yıldızlarını ve gidişatını belirlemişti. Özkan’ın bu bakımdan ilgi çekici bir hayatı var: burada beklemektense gözünü karartıp yurt dışına çıkıyor, bir gençlik cesareti ve çılgınlığı denebilir yaptığına. Amerika’ya çizer değil, vasıfsız biri gibi gidiyor ve düşük ücretli alelade işlerde çalışıyor. Tutunmaya çalışan, geri dönmemek için cebelleşen tipik göçmen inadıyla başlıyor Amerika serüveni…

İlk birkaç yıldan sonra Amerika’ya giden yabancı çizerlerin pek çoğu gibi, anaakım çizgi anlayışının dışında duran dergilere başvuruyor, balon ya da yazılı anlatımın yer almadığı çalışmalar yayınlatmayı deniyor. CavemanMağara Adamı bu dönemin ve anlayışın başarılı olmuş, paraya dönüşebilmiş işlerinden. Caveman’in görünen o ki en baştan birkaç avantajı olmuş: öncelikle balon kullanmayarak dil engeli aşılmış, evrensel bir temaya, ilkel insana dayandırılmış ve bir iki sayfada başlayıp biten hikâyeler seçilmiş. Özkan, başka çalışmalar yapmadı değil, örneğin uzunca bir zaman X kategorisinde harcıâlem çizgi romanlar üretti ama sanıyorum en çok mağara adamlarıyla uğraştı. Caveman’i yayın mecralarına göre yeniden yorumluyordu, mağara adamlarının cinselliği ilgi çekmiş olmalı ki, bu türden albümlerini de çıkarttı. Amerika’da ya da Avrupa’da, üçüncü dünyalı çizerlerin ekseriyetinin, sayılı istisnalar dışında, yurt dışına çıkan Türkiyeli çizerlerin tamamının ucundan kıyısından adult çizgi roman piyasasında çalışmaları, ancak bu şekilde varolabilmeleri tuhaf görünmekle birlikte, kaçınılmaz bir sonuçtur. Sert bir rekabetin yaşandığı, piyasa beklentilerinin üslup ve çizgiyi belirlediği düşünülürse, isimsiz ve başka bir hayatın (deneyimin) bilinmedik çizgicilerine kapılar kolay açılmamaktadır. Geçim sıkıntısıyla çizmenin ayıplanacak bir tarafı yok kuşkusuz. Öte yandan eğer çizerler, böylesi çalışmalarını gizliyor ya da inkâr ediyorsa işte o ilginç olabiliyor. Yirmi yıl kadar önce Ramazan sayfası çizdikleri için böylesi çalışmalarından bahsetmememi rica eden yurt dışı görmüş üreticilerimiz vardı, internet yaygınlaşınca insanlar adult çalışmalarını saklayamaz oldular. Özkan, benzeri işlerini gizlediği bir yola hiç girmedi. Hatta çinilemesine bakılırsa erotik çizgi romanın önemli yıldızlarından Serpieri’den etkilendiği hemen fark ediliyor.

Mağara Adamı Ne Anlatıyor?
Caveman, anti modernist bir zihniyete sahip. Ana fikri insanın hiçbir biçimde değişmediği, her ne yapıyorsa artık yapmaya devam ettiği yönünde. Gerçi bunu imanla veya ısrarlı biçimde savunduğu, her bölümde yinelediği söylenemez. Çelişkili yorumlar, bu fikri yanlışlayan düşünceler kullanılabiliyor. Örneğin duyarlı ve paylaşımcı mağara adamları gösteriyor bize, bugünün erkekleriyse arsız, bencil ve açgözlüler, cinsel açıdan doymazlar. Gündelik konuşmalarda kolay fark edersiniz, insanlar genellikle bugünden şikâyet ederler, yarın çok daha kötü olacaktır. Dün veya geçmiş bugünden çok daha iyidir. “İlerleme düşüncesi” bir palavradır; bütün iyileşme iddialarına rağmen dünya vahşileşmektedir vs. İnsanlar mutluyken mutsuz, paylaşırken gizler ve kaçırır oldular gibi bir iddiası var Özkan’ın. İnsanlık geçirdiği evrimle sanatı değersizleştirdi, özgürlüğü sınırlandırdı vs diyor. Bu örneklere bakınca oldukça romantik bir mağara adamı sunuyor bize. Öte yandan sanatçı düşmanlığının, din savaşlarının, vahşetin hiç değişmeyip arttığını gösteriyor veya insanın her daim yalnız olduğunu, ormanın yerini başka bir cangılın, metropolün aldığını düşünüyor. İlkellik iyidir veya kötüdür savı kimi bölümlerde tam anlaşılamıyor. Anlatısının son karesini bugüne, genelini mağara adamlarının dünyasına ayırıyor. Bu son kare, anlatının en göz alıcı sahnesi olarak tasarlanıyor ama bu final her zaman seyirle uyumlu olmayabiliyor.

Anti-modernist bağlamına karşın din ve siyaset karşıtlığı hayli modern ve seküler. İnsanın hayatı anlamlandırma çabasını sanat dışında bütünüyle anlamsız buluyor. Dindarları “karartarak” resmediyor. AIDS’in vebalini dinlere yüklemesi, yeryüzündeki bütün yanlışların kökeninde büyük dinler olduğuna inanan popüler ateist iddialardan çıkmış olmalı. Albümdeki popüler kültür eleştirileri bana enteresan geldi. Popüler dergiler, oyunlar, filmler ya da akımlardan hazzetmediğini gösteriyor, oysa bakıldığında Özkan o iklimden ve dünyadan gelen biri, geçimini oralardan sağlıyor. Popüler kültürün çocukları şiddete teşvik ettiği düşüncesi yeni ya da Özkan’a ait değil. Doğrudur-yanlıştır tartışmasını bir kenara bırakıyorum ama cinsiyetçi bir gözle şiddet eleştirisi yapılamaz onu iyi biliyorum. Erkeği baştan çıkararak bilimden uzaklaştıran veya kocasından sürekli para isteyen kadın çizmek, cinsiyetçi ve şiddet içeren bir dili yaygınlaştırmıyor mu? Caveman’a dâhil edilen hikâyeler farklı dönem ve taleplere göre üretilmiş bir toplamdan seçilmiş olmalı. İnsan uzun yıllar bir tipleme üstüne düşünüp üretince farklı yönlere savrulabiliyor. Çelişkileri geniş bir bağlama göre değerlendirmek daha doğru olabilir. Albüm için yapılan seçmenin içerik açısından tutarlı olduğunu düşünmüyorum.

Tayyar Özkan, mücadeleci, çalışkan, kendini iyi tanıtan, ortalamanın üstünde bir çizer. Caveman, onun çok uğraştığı, yıllar harcadığı en önemli çalışması.

Radikal Kitap, 29.4.2011

Çarşamba, Nisan 27, 2011

Mizaha Hoşgörü Gösterilmeli Deniyor Mesela...

- Kitap Hannah Arendt'in "Otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu kahkahadır" sözüyle başlıyor. Türkiye toplumu a) (nun) yüzü asık, b) herşeye rağmen gülümsüyor, c) kahkaha atıyor d) hayır ben şöyle düşünüyorum;

Bir toplumu insansılaştırarak değerlendirmek zor… Bütün toplumlar gibi karışık, çelişkili, yekpare olmayan bir toplumuz. Türk vara yoğa gülmez derler mesela bana çok yakın değil bu tür ifadeler… Bir karakter atfetme arzusu var. Böylesi sabitleyici nitelemeler bana mantıklı gelmiyor. İlla bir şey dememi isterseniz konuşkan olduğumuzu düşünüyorum. Gülmek söz konusu olduğunda çok kasılmıyoruz. Ama insanlara tek tek sorarsanız, hele kamu önünde bunu yaparsanız “güleriz ağlanacak halimize” diye hayıflanma rolü yapabiliyoruz.


- Türkiyeli siyasetçiler gülmesini biliyorlar mı, yüzleri asık ve kendileri de amiyane tabirle 'kasıntı' mı? İktidar - muhalefet ilişkisi için ne diyebiliriz?

Türkiye’de siyaset aktörleriyle mizahçıların yolları bence pek kesişmiyor, farklı kültürel sermayelere sahipler, başka şeylerle ilgileniyorlar. Mizah ve mizahçılar evrenini temel alarak siyasetçilere bakmak doğru olmaz. Farklı mecralara hitap ediyorlar, farklı beklentilerle değerlendiriliyorlar. Siyasetçilerimizin çok asık suratlı olduklarını düşünmüyorum ama orta-alt sınıflara hitap ettiklerinden farklı kültürel reflekslerle karşılaştıklarında asabi görünebiliyorlar. İktidar-muhalefet ilişkisindeki mizah ise genellikle kızdırma ve aşağılama niyetiyle tahkir tonunda gelişiyor. Önce birbirleriyle alay ediyor sonra ciddiyete davet ediyorlar… Biteviye tekrarlanıyor bu…


- Terry Eagleton, "Yalnızca iktidar ile alay edenler gerçekten özgürdür" alıntısı yapmışsınız. Türkiye'de mizah yapanlar ne kadar özgür?

İfade özgürlüğü bağlamında bakacaksak sorunlar sürüyor. Mukayeseler yapacaksak cumhuriyet tarihinde daha iyi ve kötü zamanlar oldu. Ben çok aktüel değerlendirmeler yapmaktan yana değilim. Türkiye’de mizahçılar popüler kültürün içinde varoldukları için anaakım ve çoğunluk değerlerinin dışına çıkamazlar. Zaten çıkarlarsa popüler olmaktan uzaklaşırlar. Çoğunluk, sadece ve sadece sadakat bekler; mizahçıların entelektüel tutarlık gösterdiklerini, boyalı kuş misali ayrıksılık yaptıklarını düşünmek yanlış olur. Bunu bilerek özgürlük bahsine bakmak lazım...


- Son yıllarda siyasetteki kutuplaşma mizah dünyasında da görülüyor mu? Türkiye'deki mizah dergileri muhalif mi yoksa taraf mı?

Her dönem iktidar partisiyle taraf olan yayınlar vardı. Muhaliflik meselesiyse epeyce netameli… Dergilerin siyaseten muhaliflikleri iktidar partisini eleştirmekle gelişiyor, hep sağ partiler iktidarda olduğu için yapıp ettikleri alımlı bir sol makyajdan öteye gitmiyor. Dergiler, genellikle siyasetle çok fazla ilgilenmediler bence. Elbette işin bir de siyasi otorite ve yargı boyutu var, dava açılınca işin rengi değişiyor, başkalaşıyor. Yargı devreye girince eleştirinin siyasi yönü koyulaşıyor. Diğer yandan mizah dergileri oldum olası birbirleriyle rekabet ederler. Kimse kimsenin kuyusunu kazmıyor ama alkışlamıyor da… Aralarında keskin bir kutuplaşma yok bence. İstisnai bir örnek olarak gözükebilir: İslamcı mizah dergileri siyaseten romantik iddialarla çıkıyorlar, ajitatif bir dille mevcut dergileri kıyasıya eleştiriyor, kendilerini karşıtlıkla konumlandırıyorlar. Gerçi ciddi bir alternatif olamadılar bugüne kadar… Zaten İslamcı mizah diye bir şey olamaz, bunlar siyasi iddialar, önsözleri dışında diğer dergilerden farklı bir şey yapmıyorlar…


- Siyasetçiler neden mizahı 'hakaret olarak' algılıyor? Mizahın sınırları var mıdır? Ya da mizah ile küfür arasında ayrım yapabilir miyiz?

Bu tür ayrımları geniş anlamıyla kültür ve ahlak, dar anlamıyla üretimdeki gelenek belirleyebilir. Mizah hakaret olarak algılanamaz iddiasına pek katılmıyorum. Kişilik haklarıyla ilgili her şey için yargı yolu açıktır. Mizaha hoşgörü gösterilmeli deniyor mesela… Bu bana daha en baştan özürcü, af dileyici bir tavır gibi geliyor… Buradan hareket edilecekse muhaliflikten söz edemeyiz. Telefonla stüdyoya bağlanan izleyicinin “Bir yardım etseniz Mehmet Ali Bey” ricasına benziyor bu…


- Sosyal medya yeni bir mizah alanı mı? Bloglar, mikro bloglar, paylaşım sitelerinde mizah daha mı özgür?

Son on yıl için Türkiye’deki popüler kültür mecraları internet dolayımıyla çeşitlendi. Sıradan insanları yazarlığa iten, yeni ve alışılmadık bir dilin zuhur ettiği görülebiliyor. Taklit, intihal, yeknesak bir mizahın da geliştiği iddia edilebilir. Sosyal medya için daha özgür bir ortam diyeceksek, linçci ve faşizan bir tutumları da hesap etmemiz gerekiyor. Bir imkân olduğu kesin ama bütün yeni mediumlar gibi özgürlükçülük ve orijinallik bahsinde abartılıyor.


- Günümüzün Nasreddin Hocası kim?

Modellemek için hangi Nasrettin Hoca’yı temel alacağız? Bugün uluorta anlatamayacağımız fıkraları var Hoca’nın. Eğer pirüpak, pedagojik ve yön gösterici bir Hoca istiyorsak o zaten milli eğitimin bir parçası, yeni birini mimlemeye gerek yok. Bence bugün kimse Nasrettin Hoca imgesini sahiplenmek istemez. O halk kültürü yaşamıyor artık. Popüler kültür ürünleri açıkça söylemek yerine ima ederler, gösterirler, siz durduğunuz yere göre bir şey anlarsınız o gösterilenden. Hoca gibi sınırları belli, tanımlanmış birisi bugünün dünyası ve popüler kültürü için uygun olamaz. Bugünün komikleri bir muğlâklıkla maluller, izleyicisinin yorumu ve kullanışına göre biçimleniyorlar. Oysa Hoca, devlet tarafından heykelleştirilmiş bir imge.

Fotoğraf: Ümit Bektaş
[Star gazetesi için Semra Pelek sormuştu.]

Cumartesi, Nisan 23, 2011

Kederi Çağırdık, Geldi Oturdu Yanımıza

Tuncer Erdem’in ilk çizgileri, zamanın enteresan dergisi Limon’da çıktı. Limon’un enteresanlığı, mizah dergilerinin alışık olmadığı biçimde yeni çalışmalara yer vermesinden kaynaklanıyordu. Erdem, Limon içindeki ayrışmada Nankör ve daha sonra Deli’yi çıkartan kadronun içinde yer aldı. Sonra edebiyat dergileri, haftalık ve aylık az satar muhalif siyasi magazinlerde çalışmaları yayınlandı. Başlangıçtaki tarzı çizgi romana yakındı. Kareler arası ardışıklık ilkesine dayanarak görselliği olan hikâyeler anlatıyordu. Giderek bu ardışıklığı önemsemez oldu. Şiire yakın duran cümlelerle (dizeler?) birlikte illüstratif kareler kullanmayı tercih etti. İlk çalışmalarıyla kıyaslanırsa metin ile görsellik uyumu her çalışmasında azalmaya başladı veya bu yakınlık hemen anlaşılamayan bir tarza dönüştü. Metinler, metaforik bir anlatımla başkalaştı ve görsellik, kendi dizgesi içinde uyumlu olma şartını pek önemsemez oldu. Şöyle de söylenebilir, Tuncer Erdem, okur ya da editör beklentilerine göre çizmez olduğu yeni bir üretim-yaratım evresine geçmişti. Bu değişim, Erdem’i başka bir safhaya taşıdı.

Erdem, nasıl hikâyeler anlatıyor diye sorulabilir. Çünkü üretimine yataklık eden yayın mecraları değiştiğine göre, kişisel tercih kadar, çizgi anlatılardan beklenenler de farklılaşmış demektir. Günümüzün mizah dergileri bu türden çizgi anlatılar kullanmıyorlar. Popülerlik ve anlatısal bütünlük-süreklilik doksanlı yıllardan çok daha fazla aranıyor. Mizah dergileri bugün, neredeyse sadece, komik, saldırgan, bazen ajitatif, argoya başvuran ve ahlakla didişen anlatılara yer veriyorlar. Erdem ise geniş anlamıyla kederli bir estetiğe yakın duruyor. Aktüelle hiçbir biçimde ilgilenmiyor. Siyasete ve gündelik hayata hiç başvurmuyor. Zaman, mekân ya da tarihin olmadığı siyah-beyaz bir dünyadan enstantaneler istifliyor. İyilik ve kötülüğün, güzellik ve çirkinliğin arsızca yer almadığı, şeytanı ve sofusu olmayan bir dünya bu.

Limon’dan, Deli’den bu yana yazıp çizdiklerine bakarsak, kederli karelerine rağmen katıksız karamsar olduğu söylenemeyecek bir anlatıcı Erdem. Onu tanımlayan en doğru ruh hali sanıyorum, içli bir bağışlayıcılık arayışı. Hayatı anlamaya çalışan perhizci biri o, belki bir Vaiz. İyimser de değil, dünyaya bakarken evvela sonbaharı, başıboş köpekleri, uzak köyleri, hırçın dalgaları, göçmen kuşları, çobanları, buharlı trenleri, eşyasız evleri, deniz fenerlerini, taşra tenhalığını gören biri. Eskiden koşan, koşarken neşelenen insanlar da çizerdi. İlk hikâyelerindeki Kafkaesk grilik, insan doğasına ilişkin suçlayıcılık, şehrin kodlarını deşifre eden betimleyicilik eskisi kadar öne çıkmıyor. Çocuksu bir espri de olurdu, iç ısıtan, onu da hatırlamıyor epeydir.

Kısa bir süre önce yeni bir albümü çıktı, adı bile Erdem’in evrenini tanımlıyor: Kar, Kömür, Keder… Kapaktaki köpek, onun hemen arkasında duran bisikletli çocuk… İşte dedirtiyor insana, ben bu kederi hatırlıyorum. Albüm, boş sokaklar, yalnız başına duran çocuklar, konuşsalardı muhtemelen tek tük konuşacak insanlarla dolu… Yine balıklar, yine kayıklar, yine ufuk çizgisi… Kötülüğün bile sessiz olduğuna inanıyor Erdem… Odunluklara kilitlenen bisikletler, çürük çerçeveler, kırık camlar, gözaltlarındaki lekeler, ense kökündeki ağrılar, çocukluğundaki sesi arayanlar, nemli ayrılıklardan bahsediyor. Biz böyle bir toplum değiliz, gevezelik ölçüsünde çok konuşuyoruz, bir parça abartacağım ama böğürerek ağlıyor, gözümüzden yaş gelene kadar gülüyoruz. Erdem, bizi anlatmıyor, kendi dünyasını, kişisel hüznünü, çelişkilerle yüklü sükûnetini gösteriyor. Onun dünyasında yaşayanlar sanki suçluluk çekiyorlar. Hüzünlerinin nedeni, neşelerini kaybetmekten, iyiliği beklemekten, bilemiyorum belki de çıkışsızlıktan kaynaklanıyor. Hayali fenerin kıyısında duran, duvar dibine bavulları sıralayan insanlar yola çıksalar, denize açılsalar, başka bir ülkeye gitseler mutlu olacaklar mı emin değilim. Hepsi, evet hepsi suçluluk duyuyorlar. Masum olmadığımızın karinesi olarak boş gözlerle ufka, ormana, sokağa ve bize bakıyorlar. Tuncer Erdem, pişmanlığın ve kederin çizeri. İleride, daha konuşkan, bize, kendisini ve dünyasını anlatacağı bambaşka, belki otobiyografik bir hikâye anlatabilir diye umuyorum. Eskiden onun gibi çizen çeşitli isimler vardı, bugün onlar yoklar. Yıllardır kendisini de terapi eder gibi bize kederden söz ediyor. Garip, gelip insanın içine çöreklenen başka bir bağlamın hikâyecisi olarak üretmeye devam ediyor.

Radikal Kitap, 22.4.2011

Cumartesi, Nisan 16, 2011

Nerde Lan Bu Mutluluk?

Küfür etmenin insanlara iyi geldiği, onları rahatlattığı söylenir. Gündelik dilin baskılayıcı ve normatif ağırlığından kaçışı sağlayan, çoğu zaman refleksif nitelikli söz dizimidir küfür. Din bağlamında nasıl inanca karşı olan her şey küfür sayılıyorsa gündelik hayatta küfür de olması istenen nezaket ve ölçüye karşı inkârı içerir. Şaşırtıcılığı ve bazen güldürmesinin nedeni de bu inkârdan ve beklenmedik oluşundan kaynaklanır. Küfrün ayıplanması, küfrün onur kırıcılığının sonu darp ve ölümle bitmesi, hemen herkesin ucundan kıyısından bildiği ya da aşina olduğu deneyimlerdir. Küfür, sonu ölümle biten pek çok eylemin başlangıcında ve içinde mutlaka yer alır, küfür ve kontrolsüz şiddet, çoğunlukla iç içedir.

Mizah, temel referanslarından olduğu için argo ve küfre mutlaka başvurur. Söyleyiş biçimi, küfrün gizlenmesi, hiç beklenmedik zamanlarda faş etmesi espri olarak kullanılır. Doksanlı yıllardan itibaren mizah dergilerimizde küfür, sansürün gevşemesi, televizyonun gündelik esprileri belirlemesi gibi nedenlerle geçmişte olmadığı kadar önemli olmuştur örneğin. Öyle ki Gırgır’ın daha edepli bir mizah yaptığına ilişkin nostaljik iddiaları besleyen unsurlardan biridir bu yoğun küfür kullanımı. Her zaman dikkat çekmemekle birlikte siyasi bir yönü de vardır; 12 Eylül sonrası ve Özal Hükümetleriyle, lümpenlerin, taşralıların küfre dayalı bir dili kamusal alana taşıdığı, görünür kıldığı iddia edilmiştir. Arabesk müzik, çiğ köfte, lahmacun kültürü vs denerek aşağılanan kimi kültürel yozlaşma göstergeleri küfürle bir arada hatırlanmıştır. Medyada küfrün alenileşmesi, hayıflanmalara, şiddetli şikâyetlere ve geçmiş güzellemelerine neden olmuştur. Zonta, maganda ya da entel gibi adlandırmaların, Beyoğlu nostaljisinin bu yıllarda ortaya çıkması tesadüf değildir.

Aynı dönemin popüler çizgi romanlarına ve tiplemelerine bakılırsa en çok küfür edenler taşralı göçmenler ya da sınıf atlamış yeni zenginlerdir. Küfür etmek, dobralığın ve samimiyetin ölçüsü olarak görülebildiğinden kibarlık ve nezaket, magandanın karşısında koketliğin, hanım evladı olmanın, muhallebi çocukluğunun ve entellik karakteristiğinin işareti sayılagelmiştir. Nasıl güzelliğin cehennemi çirkinlikse nezaketin cehennemi de küfürdür. Çirkinlik vurgusunu boşuna yapmadım, zontaların, magandaların, yurdum insanlarının, kozalakların nasıl resmedildiğine bakarsanız belirgin bir çirkinlikle karşılaşırsınız. Yanlış anlaşılmasın, sanatta güzelliği hemen fark eden duyarlı insanlara ‘estet’ denmesi gibi, mizahçılar da bayağılığı çabuk keşfederler veya ona hemen meylederler, onlara ‘sakaletçi’ demek yanlış olmaz. Çirkinliği ve küfrü birlikte kullandıkları için bunu hatırlamak gerekiyor.

Emrah Ablak’ın Uykusuz dergisinde yayınlanan bant karikatür dizisi Jamal albümleşti. Küfür ve çirkinlik bahsinin son önemli temsilcisi olan Jamal, antropomorfik olarak tipleştirilmiş küfürbaz bir farenin adı. Dizi, maganda hikâyelerinin devamı olarak gözüküyor, böyle bakıldığında geçmişte popüler olmuş Vah Vahap Vah, Hain Evlat Ökkeş, Kozalak, Kötü Kedi Şerafettin’i andırıyor, onlardan izler taşıyor. Emrah Ablak, kırk yaşına yaklaşan bir üretici, neredeyse yirmi yıldır mizah dergilerinde çalışıyor. Başlangıcıyla mukayese edilirse tutarlı bir espri anlayışına sahip... Yakın dönemin mizahında belirginleşen kendini ve geçmişini anlatma eğilimine pek başvurmuyor. Bayağılığa yönelik ilgisine karşın groteskle ilgilenmiyor, esprileri mırıldanır gibi anlatıyor. Aslına bakarsanız Ablak, çizer olarak hiçbir derginin lokomotifi veya en çok konuşulan adamı olmadı buna karşın hep o çevrelerde kalmayı başardı ve hep işini yaptı. Mırıldanır gibi espri yaptığını söylerken bunun altını çizmeli, espri adına abartıya başvurmakla birlikte yaptığı şey göze batmıyor. Bize bir aşırılığı resmediyor ama bunu sanki kasıtlı yapmıyor ya da masumca aktarıyor. Mahareti burada gizli... Mizahçılar ‘ciddi olmamada’ ve ‘oyun oynamada’ ısrar ederler, bunu genç kalma arzusu olarak tanımlayabiliriz. Gel gör ki herkes genç kalamıyor…

Jamal, cinsellik merkezli tipik bir erkek anlatısı lakin o mırıldanan, ‘o esnada’ ağlayabilen ya da ‘bak bağırıp küfredeceğim şimdi’ vurgusuna güldüren bir muğlâklık da taşıyor. Etrafındaki herkesle cinsel ilişkiye girmek isteyen, dilsizliğe dönüşen bir dille biteviye küfür eden, çirkinliğini kahırlarla yaşayan bir erkek düşünün. ‘Güzellik savaştan sonra yaşanan zafer duygusu gibidir… Çirkinlik ise savaşın ta kendisidir’ veya ‘Aynadaki ben değilim… O sadece bir görüntü’ diyebilen birinden şunu da duyacağımızı biliyoruz: ‘çirkinim ama bu seni sgemiyeceğim anlamına gelmiyo’. Marx, 1844 El Yazmalarında paranın gücünü anlatırken ‘çirkinim ama kendime kadınların en güzelini satın alabilirim. Bu sebeple çirkin değilim, çünkü çirkinliğin hayal kırıklığına uğratan gücü ve etkisini, para ortadan kaldırmıştır’ der. Meraklısına ‘Kıroyum ama para bende’ şiarını hatırlatacaktır. Jamal de farkında bunun: ‘Yakışıklının özgürlüğü varsa çirkinin kapitalizmi var’ veya ‘zalimin zulmü varsa, sevenin Allahı var… Ama para da lazım’ türü psychedelic sayıklamalarda bulunuyor. Birilerine âşık oluyor velâkin hiç bir biçimde karşılık görmüyor: ‘Nerde lan bu mutluluk? Nerde .nasını sktiğimin mutluluğu?’, ‘Ben çirkinim ama neyse ki hayat güzel’ türü yardım çağıran sözleri burukluk da yaratıyor. Yapıp ettiklerine baktığınızda vandal ve merhametsiz birinin eylemlerini görebiliyoruz. Elbette bütün bunlar mizah adına yapılıyor, ergen doymazlığı ve düşkünlüğü olarak okunabilir bu trükler, yine de rahatsız edici olabiliyor. Öte yandan tam tekmil bir erkeklik krizi, imkânsız erkekliğin parçalanışı esprileştiriliyor. Emrah Ablak’taki farklılık o mırıldanmasında, muğlâklığında… Obsesif ve arazlı bir fareyle onun çevresinde- ona kıyasla çoğunlukla masum kalan diğer canlıları iyilik kötülük karşıtlığında anlatmıyor. İyiliğin kötülükle, kötülüğün iyilikle yakınlığını veya geçişkenliğini de tartışmıyor. Birinden yana olmak gibi bir tercihi de yok. ‘Yara kabuğu gibi söküp atmak istediğim düşüncelerle doluyum’ veya ‘çirkinliğimi bahane ediyorum belki…’ diyebiliyor Jamal. O estetik muğlâklıkta hem yaşama dair bütünleyici bir tavır var hem de hemen kaçmaya hazır bir iddiasızlık. Sıradan olanı fantastik bir şeye dönüştürmeyi seviyor mizahçılar. ‘Bu güzel, çünkü çirkin ve bayağı’ dedirtmek istiyorlar. Jamal, bunun iyi bir örneği. Emrah’ın Tübitak dizisinden sonraki en iyi işi…

Radikal Kitap, 16.4.2011


Güzel bir şey yapmışlar, nette rastladım, paylaşayım istedim
link

Cuma, Nisan 15, 2011

Şişedeki Mesaj

Haftasonu Geliyor

Blogspot adreslerine yönelik engellemeler sözde kaldırılmış durumda. Ancak ekseriyetle her hafta sonu, maç yayınları öncesinde bu kısıtlamalar artıyor. Bir süre derinhakikatler adresimi başka bir yere taşımayı düşündüm, hâlâ da düşünüyorum. O adreste bu sorunlarla karşılaşmayacağımın garantisi yok. Örneğin koloni blog fiilen kapanmış durumda, çizgi roman ve sair hakkında karınca kararınca yayın yapan ve bunu yıllardır sürdüren, her gün 500 ile 1000 ayrı ip adresli izleyicisi olan bir sayfa, bu saçma yasak yüzünden hiç açılmaz oldu. Niye? Niyesi karışık işte. Bir zihniyetten, yasadaki eksiklerden, garip bir cevvallikten ve tuhaf bir adaletsizlikten-öfkeden söz etmek mümkün. Tüm bunların mağduru olan bir blogun ise bu işlerde hiç mi hiç payının olmamasına ne denebilir işte onu bilmiyorum.

Bilinçaltı 2

Cumartesi, Nisan 09, 2011

Ben Devletim Bana Karışamazsın

Belli bir dönemin anı kitaplarını okurken bazı isimlere giderek daha sık rastlamaya başladığınızı farkedersiniz. ‘Yine o!’ dersiniz merakla, şaşırarak… Asıl mevzuyla bir ilgileri yoktur, geçerken değinilirler… Her nasıl anlatılırsa anlatılsın o adama endişeyle, mesafeyle bakıldığını, o konuştuğunda herkesin korkup çekindiğini anlarsınız. Tekinsiz, pervasız, genellikle otoriteyi temsil eden, kendinde güç kullanma hakkı gören birileridir bunlar. Savcı, amir ya da hâkim olarak çıkarlar karşımıza. Yaşattıklarına, söylediklerine bakarak doğru mu değil mi, olabilir mi diyerek kafanızda çevirirsiniz. Atatürk döneminin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, benim için bunlardan biridir, etrafında yarattığı korku ve tedhiş beni hep irkiltmiştir. Örneğin gazete patronlarından teliflerini alamayan yazarların Şükrü Kaya’ya şikâyet etmekle tehdit ederek paralarını kurtarabilmeleri iyi bir şey gibi gözükse de devletin bakanının nerelere nüfuz ettiğini göstermesi bakımından endişe verici gelir bana. Kırklı yılların Basın Savcısı Hicabi Dinç bu isimlerden bir diğeridir. Görev yaptığı yıllarda bütün Babıâli’nin saygıyla, itinayla kelimeleri seçerek konuştuğu bir bürokrat olmuştur. Sayısız basın davasında iştahla suçlu aramış, sağcısı solcusu tüm gazetecileri her daim korkutmuştur. Benzer makamlarda bulunan, kişilik olarak cevval ve müstebit olan bu insanlar ister istemez sonraki dönemlerde de hatırlanırlar. Yıllar geçer, görevlerinden ayrılırlar buna karşın gazetelerde haber olmayı sürdürürler. Noter olmuştur, avukatlığa başlamıştır, çocuğu evleniyordur vs.

Rıfat N.Bali, 1960 öncesini anlatan kitaplarda sık karşılaşılan iki ismi ve bir mekânı temel alarak bir derleme yapmış. Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü kitabı adından anlaşılacağı gibi halef selef konumundaki iki emniyet müdürünü Nihat Haluk Pepeyi ile Ahmet Demir’in biyografilerini içeriyor. Gerçi biyografiden ziyade haklarında yazılmış yazı ve değinilerin toplamı demek gerekiyor. Pek çok komünist ve Turancının işkence gördüğü San(a)saryan Hanının anlatıldığı bölüm de iktibaslardan oluşuyor. Türkiye’de resmi kurum ve kuruluşların arşivlerinden herhangi bir konuda belge ve malumat bulabilmek neredeyse imkânsızdır… Bali, bu zorlukla ilgili çabalarını önsözde aktarırken derlemenin alıntılardan oluşmasının gerekçesini de açıklamış oluyor… Pepeyi hakkındaki çalışmasını daha önce Toplumsal Tarih dergisinde yayınlanmıştı, yeni olan, kitabın asıl ağırlığını oluşturan Ahmet Demir bölümü ise dikkat çekici bir döküm olmuş. Anı kitaplarında dayak atan, küfreden, tehdit eden biri olarak okuduğumuz Demir’in farklı yüzleriyle de karşılaşıyoruz böylelikle. Demir’le ilgili genel kanaati değiştirecek ölçüde yeni bir veri yok ama Bali, araştırmasının başında, onun Filistin’e göçeden Yahudilere yardım ettiğini öğreniyor. Gaddar, ölçüsüz şiddet kullanabilen, tahammülsüz bir adamın ayrıksı ve insani yüzünü gösteriyor bize. Benzer bir vurguyu, Pepeyi için de yapıyor Bali. Bir sözlü tarih görüşmesinde Pepeyi’nin Almanya ziyareti sonrasında Yahudiler için İstanbul’da yapılması düşünülen fırın fikrine karşı çıktığı, “ben bu işi yapamam” diyerek görevinden istifa ettiğini öğrenmiş. Söylenenlerin doğru olup olmaması değil, birilerinin bunu böyle hatırlıyor olması önemli. “Her insan taşıyabileceği kadar günahla yaşar, bu ağırlığı kendisi belirler” derler ya siyasi muhaliflere karşı hiçbir vicdani sorumluluk duymayan, mutlaka şiddet kullanan, işkence eden ve yapıp ettiğinden rahatsızlık duymayan birinin saf kötülükle varolduğunu düşünmek yine de haksızlık olurdu.

Şu soruların cevaplarını düşünmemiz gerekiyor. Çünkü Demir gibi etkin isimler birer kahraman olarak da görülüyorlar: Demir’in gösterdiği habaset ve huşûnet, göreve sadakat, emre itaat ile açıklanabilir mi? Suçla tanımlanan ve marjinalize edilen her şeye karşı haşinleşen, uyguladığı şiddet meşru görülen ve daha önemlisi eylemleri nedeniyle sorumsuz tutulan biri nasıl değerlendirilir? Bana kalırsa Demir’den ziyade dayak attığı, korkuttuğu insanlara bakmamız gerekiyor. Onların tanımlanma biçimi, Demir’in eylemlerini normalleştiriyor. Onlara yapılanlardan dolayı ceza almıyorsanız eğer, bu durum, suç ve suçlunun başka türlü, istisnaları olacak biçimde tanımlandığını gösterir.

Demir’in 27 Mayıs sonrasında, meslekten uzaklaşmışken yeniden İstanbul Emniyet Müdürlüğüne getirtilmesi sahiden şaşırtıcı ve yaralayıcı olmuş, insanın aklı havsalası almıyor. Yıllarca kötü örnek olarak konuşulmuş biri, dönüp dolaşıp yeniden o makama getiriliyor. Bali, söz konusu alelacayip atamayla ilgili gazete tartışmalarını da aktarmış. Yazılara bakınca aktüel siyasi çekişmelerin sağduyunun önüne geçtiği tipik bir günü kurtarma eğilimi seziliyor. Demir’in geçmişini bilerek ona muhalefet edenlerin marjinalleştirilmeye çalışılması, onun aşırılarla (komünist ve Turancılarla) savaşan ciddi bir devlet adamı sayılması ve şiddetin azımsanması bana zihniyet olarak korkunç geliyor. Demir’in eylemlerine normal bakılıyor, çünkü işkence ettiği insanlar hukuk dışında düşünülüyorlar. Onlar zulmü hak ediyorlar, onlara yapılanlar caiz bulunuyor vs. O günün CHP-AP çekişmesinde tartışılan bağlam bu ayrıma değinmiyor. Demir’i istemeyenler bile bir rövanşizmle meseleye bakıyorlar.

Demir’in Aziz Nesin’in karşısında kendini cellât gibi konumlandırması, öldürmeyip döverek onu affetmesi kişisel bir meseleymişçesine geçiştirilebilir mi? Öldürme ve affetme yetkisini belirleyen Aziz Nesin’in tanımlanma biçimi değil mi? Nazi Almanyası yenilmese, İnönü ırkçılar hakkında konuşmasa, Turancılar o tabutluklara girer miydi? Tabii ki Hayır… Nesin defaatle söylemiştir; devleti göremeyiz, devlet diye kendini devletle özdeşleştiren temsilcileri görürüz diye… Demir, kendini devlet saydığı için rahat davranıyor, karşısındakileriyse ölebilir, feda edilebilir dışlanmışlar sayıyor… Demir, ne yaparsa yapsın normali, işkence ettikleriyse norm dışını temsil ediyorlar.

Tabutluklar, Sansaryan Han ve İki Emniyet Müdürü, sınırsız-sorumsuz bir otorite olarak hükmedenlerin ne yaptıklarını, nasıl anlatıldıklarını izleyebileceğiniz bir kitap. Zihniyet olarak yaşamaya devam ettiği için zengin malzemesi ayrıca önemli.

Radikal Kitap, 8.4.2011

Çarşamba, Nisan 06, 2011

Rakı

(...) Aile ortamı ile gece hayatını bir karşıtlık olarak kuran Faruk Geç, erkek kahramanlarını acı çekerken ya da yeni hazların peşinde gösterirken onları gazino, pavyon ya da bar gibi mekânlarda betimlemektedir. Rakı böylesi zamanların vazgeçilmez unsurlarından biridir. Mutsuz evlilikler, beklenmedik tutkular ya da yasak aşklar söz konusu olduğunda erkekleri rakı içerken ve iç dökerken izleriz. Aynı sahnelerde yer alan kadınları ise rakı değil şarap (veya şampanya) içerken görürüz, içkilere bir cinsiyet atfedilmiştir. Faruk Geç, yarattığı diziyle özellikle kadın okurun ilgisini çekerek bir moda da yaratmış, hemen her gazete benzer içerikli yerli aşk çizgi romanları yayınlanmaya başlamıştır. Rakı, bu akımın hikâyelerini yerli kılan temel unsurlarından biri olmuştur her zaman. (...)

Rakı Ansiklopedisine yazdığım bir maddeden kısa bir alıntı

Pazar, Nisan 03, 2011

Seyrüsefer Defteri 9

Flickan Som Lekte Med Elden’i nasıl seyretmemişim, nasıl atlamışım bilmiyorum (31 Mart). + Maigret’in Medya ve İletişim Sosyolojisi’ni okuyorum, umduğumdan daha iyi bir kitap (30 Mart) + Merlin and Arthur The Lion King’i seyrettim, beğenmedim (29 Mart). + Kérity, la maison des contes'i seyrettim. Hınzırlığı yok ama güzel kurulmuş sahneleri var (28 Mart). +Misfits'i seyretmeye başladım (27 Mart). + İki gün İstanbul seyahati, üç toplantı...Akıntıya kapıldım, sürükleniyorum (26 Mart). + İyi çizer çıkmıyor epeydir, yeni ve ümit vaad ettiği söylenen işler var, onlar daha büyük hayal kırıklığı... Gerçekten beğeniliyorsa bunlar durum daha da fena (25 Mart). + Stanislas Gros'un Dorian Gray yorumunu okuyorum, daha önce yayınlanmış uyarlamalarla karşılaştırabilirim (24 Mart). + Jamal, Bir Sevgi Faresi çıkmış, muhtemelen hakkında bir yazı yazacağım (23 Mart). + London Boulevard'ı seyrettim, güzel bir kenar mahalle operası (22 Mart). +Blacksad hakkında bir yazı yazdım (21 Mart). + Çakallarla Dans'ı seyrettim. İyi başlıyor, iyi oyuncular var ama kalabalık yüzünden film ilk etkisini yitiriyor (20 Mart). + Season of the Witch, çizgi roman ruhlu filmlerden. Yetmişli yılların fantastik kılıçbaz hikayelerini andırıyor. Hemen unutulacak filmlerden... (19 Mart). + Irma la Douce'i seyrettim yıllar sonra...Wilder büyük yönetmen (18 Mart). + Oscar Nasıl Wilde Oldu kitabını okuyorum, uzun zamandır bu kadar güzel yazılmış biyografik makaleler okumamıştım (17 Mart). + Nihayet Berlin hakkında bir yazı yazabildim (16 Mart). + Tuna ile Sevimli Hayvanlar animasyonuna gittik, korkunç kötü bir mesaj vereceğim telaşı vardı. Hayvanlar finalde toplanıp BM'ye gittiler, of ki of... (15 Mart) .+ True Legend adlı bir Çin filmi izledim, epeyce kötüydü (14 Mart). + Wong Kar-wai'nin El adlı kısa filmini seyrettim. Eros adlı filmin parçasıymış, kendini izlettiren bir film, mekânlar, yakın planlar, sigara, nem... (13 Mart). + I saw the Devil adlı bir Kore filmi seyrettim. Epik şiddet diyorlarmış, garip olduğu kesin. Ne söylesem eksik kalacak, ne yapmak istedikleri hakkında daha uzun düşünerek bir şeyler yazmayı umuyorum (12 Mart). + The Illusionist animasyonunu seyrettim. İtiraf edeyim Tati işlerini pek sevmem. Çok sevimli, çok daha başarılı bir iş olmuş (11 Mart). + Hereafter'ı başlangıç bölümü yüzünden seyretmeye başladım. Eastwood filmi olduğunu sondaki jenerikten öğrendim. Garip biçimde sardı beni. Ve evet ikizler bana çok dokundu... (10 Mart). + Nasıl kar yağıyor, on yıldır böyle yağmamıştı Ankara'ya... Arabalar, şöförler acıyla kıvranıyorlar yollarda... Hoh hoh yaşasın kardanadam... (9 Mart). + Burke and Hare'ı seyrettim. Zengin bir arkaplanı var ama o ölçüde aktarılamamış, bazen teatral olmuş, mekan sıkıntısını da hissettirmişler. Buna karşın beğendim (8 Mart). + Get Low'u seyrettim. Uzak Amerikan taşrası, 1929 Arifesi...Sevdiğim sıkışmışlık... İyi oyunculuk var, finale doğru beklenti iyi yükseltiliyor. İtiraf, bu beklentiyi karşılıyor mu, orası tartışılır (7 Mart). + Tron Legacy, 10-14 yaş grubuna mı hitap edecek yoksa yeni bir Matrix mi olacak karar verememiş. Yeni bir dünya tasarımına gidilmiş, devamını çekmeyi hasaplamışlar (6 Mart). + Tuna'yla Rango'ya gittik, pek çocuklara göre değil. bir yanda Dersu Uzala diğer yanda kendine hayran western klişeleri filan derken film epeyce yavaşlıyor. Kahraman da pek iyi oturmamış (5 Mart). + Levent Gönenç ile bir yıla yakın süredir elimizde süründürdüğümüz ortak makalemizi bitirdik, İslamcı mizah dergileri hakkında akademik nitelikli bir makale (4 Mart). + The Rules of Attraction'u seyretmemiştim, Easton Ellis uyarlaması olduğunu sonradan farkettim. İlginç bir dil kurmuşlar, eğlencelikmiş (3 Mart). + Mizahta muhalefet ve hoşgörü miti hakkında bir yazı yazdım (2 Mart). + Digiturk başvurusuyla blogspot adresleri engellenmiş yine... Sıra dayağı atmayı seviyoruz. Ne desem boş... (1 Mart). +

İtalic

link

Cumartesi, Nisan 02, 2011

Blacksad Yüreğiyle Konuşur

Özel dedektif hikâyeleri sevilen polisiye türlerinden biri... Karikatürlerden reklamlara varıncaya kadar pek çok mecrada parodisi ya da nostaljisi yapıldığı için yalnız erkek kahramanı, meşum kadınları, film noir estetiğini, 1960 öncesi modasını görür görmez ne anlatıldığını kavrayabiliyoruz. Bir türün özelliklerinin ne olduğunu ancak değiştiğinde fark ederiz. Popüler kültür ürünleri tekrara dayanırlar; tekrardan kaynaklanan gelenek ancak yeni olan yüzünden eski sayılır. Polisiye anlatılardan söz ederken Holmes-Poirot ekseniyle Mike Hammer-Sam Spade ekseni, halef selef ölçüsünde mukayese edilir. Mike Hammer ve benzeri anlatılarla birlikte kapitalist toplum krizinin belirginleştiği, bütün suçların nedeni haline geldiği iddia edilir. Kışkırtılan arzunun faş etmesiyle suç işlenir olmuş, suçlu ve suçlu tanımları bütünüyle farklılaşmıştır. Vicdansızlık vurgusu geçmiş polisiye anlatılarından daha yoğun biçimde kullanılır olmuştur. Hikâyeyi feylosofça kendi ağzından anlatan, ne yaptığını bilen, suçla mutlaka bir yakınlığı olmuş, nedamet getirmiş, pişman, özgüvenli, geçmişinde türlü kırıklıklar taşıyan trajik bir kahraman vardır karşımızda. Kapitalistlerin yaptığı pek çok şey suçtur ama suçun tanımı onların eylemlerini kapsayacak biçimde oluşturulmamıştır. Dedektif, büyüklere ulaşamayacağını bilir; kokuşmuşluğa karşı bireysel bir başkaldırıda bulunurken kerameti kendinden menkul, nasıl hasıl olduğunu bilemediğimiz bir adalet anlayışıyla kötülerle savaşır. Polislere güvenmez, onlar suçlularla baş edemeyecek kadar kirli ve bağımlıdırlar. Kanunlar sermayeden yanadır, savcılar kariyeristtir, hep hesap edilen bir siyasi gelecek vardır. Yalnız ve trajik kahraman, kokuşmuş sistemin içinde asıl suçluları bizzat kendisi cezalandırarak ilerler.

Blacksad, bu reçetenin tipik bir örneği. Böylesi bildik bir atmosfer içinde yeni olabilmek, farklı bir şeyler anlatabilmek kuşkusuz kolay değil. Neyi nasıl anlatırsanız mukayese edileceğiniz klasik örneklerin gölgesinde kalacağınız ve hatta taklitçilikle itham edilebileceğiniz bir başlangıç noktasındasınız. Blacksad, bunu bir avantaja çevirmiş, hakkını teslim etmek gerekiyor. Dedektif hikâyelerinin oluşturduğu aurayı, çevresel tasarımı bir tür tarihsel doküman gibi kullanmış. Görsel sadakat ve dönem ayrıntılarına gösterilen hassasiyet, Blacksad’ın gerçeklik vehmini güçlendirmiş. Oysa, başlangıç noktasına dönersek, Blacksad foto realistik vizyonuna, şiddet içeren cinai içeriğine karşın antropomorfik hayvanlar arasında geçiyor. Disneyvari çocuksu iyimserliği ters yüz eden bir eleştirellik taşıyor. Hemen anlaşılmayan, hele ki kıyaslanan dedektif hikâyelerinde örneğin Mike Hammer’da hiç olmayan etnik bir derinlik de katılmış anlatıya. Blacksad, siyah bir kedi, ırkçılarla uğraştığı serüveninden anlıyoruz ki ten rengi nedeniyle ona kötü gözle bakanlar var. 1950’li yıllarda üretilen polisiyelerde siyah bir dedektif kahraman düşünebilmek pek mümkün değildi. Bugün dahi Amerikan toplumunda bir siyah ya da Latin’le evlenen beyaz, politik olarak Cumhuriyetçi değildir. Mike Hammer gibi sağcılığı aşikâr örnekleri dışarıda tutarsak, özel dedektif klişesi pek çok bakımından liberter niteliklidir. Bunu dönemin meşru düşmanı Hitler’e ve Nazizme yönelik karşıtlıklardan çıkartıyor değilim. Alt sınıflarla olan ilişkilerinden, kapitalistlerin ve üst sınıfların ayrımcılıklarına dair öfkelerinden anlaşılabiliyor bu durum.

Blacksad, zekâ ya da eylem adamı değil, her ikisinden de izler taşıyor. Hammer gibi bir anti-entelektüelist değil, eğitimini yarım bırakmış ama eğitime ve ona dair bir hiyerarşiye katlanamayan biri gibi değil. Holmes gibi rasyonel olmak gibi bir takıntısı yok, “yüreğiyle konuşuyor”. Hikâyeleri geçmişten gelen sırlara dayalı ifşaatlarla geliştiriliyor (her zenginliğin arkasında bir suç vardır), finalde rasyonel düşüncenin zaferi yerine başarısızlığı da kutlanabiliyor. Hammer hikâyelerinde olduğu gibi şüphelilere dayak atarak bilgi toplandığını, barlarda ispiyoncularla karşılaşıldığını, dedikoduların işe yaradığını görüyoruz. Geleneksel çizgi roman kalıplarına göre düşünürsek, iyi-kötü kavgasını anlatmıyor Blacksad… Adından da anlaşılacağı gibi kederli, iyilik kötülüğün muğlâklaştığı bir dünya aktarıyor. Kötü adamların zenginler arasından çıkması, sınıf atlama hırsının insanları suça itmesi anlatının önemli bir yönü. Yine ilginç bir biçime sivil bir sosyal dayanışma içinde olan önemsenen ve takdir edilen yerel kahramanlar gösteriliyor. Yoksul mahallelerinde sosyal devletin yaşamadığını, gönüllülerin çocuklara eğitim verdiğini, Blacksad’in de benzer bir geçmişi olduğunu öğreniyoruz. Bu vurgu anlatıya siyasi bir derinlik kazandırıyor ama Blacksad meselelere yalnızca siyaset merkezinden bakılmasından hoşlanmadığını belirtiyor bir defasında. Kederli, kırık aşk hikâyelerinin mağlup aktörü ve sıklıkla gözleri dolan vicdanlı bir adam olarak dolaşıyor karelerde.

Yazar Juan Díaz Canales (doğ.1972) ve çizer Juanjo Guarnido’nun (doğ. 1967) ortak çalışması olan dizinin Türkçede çıkan ikinci albümüyle bütün serüvenleri yayınlanmış oldu. Gerçekçi çizgileri, sinematik anlatımı, zaman harcandığı anlaşılan kareleri, suluboya ve ecolin kullanarak oluşturulmuş yumuşak renkleriyle kısa süre içinde özellikle Avrupa’da büyük bir popülerlik yakalayan dizi oyunbaz göndermeleriyle de ilgi çekiyor. Son albümde Senator Joseph McCharty, Senator Gallo adıyla bir horoz olarak resmedildi örneğin. Daha önce benim bildiğim Walt Kelly, Pogo bant karikatür dizisinde McCharty’i, kötü niyetli bir kedi olarak çizmişti. Hikayelerin geçtiği yılların tam tarihi verilmiyor ama küçük dipnotlar var…Yine son albümde Ella Fitzgerald'ın söylediği Old Black Magic şarkısının plağını da görüyoruz bir karede. Plağın çıktığı 1954 tarihi, McCharty'nin ikinci dönemindeki gelişmelerle de uyumlu.

Radikal Kitap, 1.4.2011

Cuma, Nisan 01, 2011

Cehennem Yolu

Cehennem Yolu (Road to Perdition) aynı adla sinemaya da uyarlandı, izlemiş olabilirsiniz. Max Allan Collins’in yazıp R.Piers Rayner’in çizdiği albüm, Amerika’da mainstream comics anlayışının dışında bir grafik roman. Anlatım dili ve yaklaşım itibarıyla edebiyat ve sinemaya daha yakın. Veya şöyle söylenebilir: Godfather sonrasında suç dünyasını anlatan filmlere ve suç sosyolojisi-tarihinden etkilenerek biçim değiştiren mafya romanlarının başarılı bir sentezi. Kendini okutan ve gerilimi düşürmeyen bir kurguya sahip... Mafya adına cinayet işleyen, “Melek” lakabıyla tanınan bir tetikçinin kendisini gözden çıkaran patronlarına karşı verdiği savaş anlatılıyor. Küçük oğluyla kaçmak zorunda kalan Melek, karısının ve bir diğer oğlunun intikamını alıyor. Otuzlu yıllardaki sosyal düzen ve suç dünyası, önemlice bir kısmı gerçek olan gelişmelerle bir arada işleniyor. Hikâyenin gerçekçiliği nedeniyle foto-realistik çizgiler kullanılmış. Dönemle ilgili görsel arşivden faydalanıldığı da anlaşılıyor. Yayınevinin açıklamalarını doğru kabul edersek Cehennem Yolu’nun çizimi dört yılda tamamlanmış. Doğrusu bu iddiaya rağmen çizgilerin albümün zaafı olduğunu söylemek gerek. Tiplemeler o kadar farklı yüzlerle çiziliyor ki örneğin Melek en az yedi farklı yüzle sayfalarda yer alıyor. Benzetememe acemiliği ister istemez yüzünden “bu kim?” diye bakıyoruz karelere. Böylesi bir deneyimsizliğe rağmen albümün gösterdiği başarı, “çizgi romanda önemli olan hikâyedir” iddiasını akla getiriyor. Elbette ne anlattığı hatırlanmayan, çizgileri konuşulan ünlü albümler de vardır. Cehennem yolu, hikâyesiyle kendini gösteren albümlerden... Max Allan Collins farklı mecralarda “isim” olmayı bu yüzden başardı.
Related Posts with Thumbnails