Pazartesi, Şubat 28, 2011

Alf-Art


Türkçede 2009 yılında çıkan özel bir Tenten albümünden söz edeceğim. Hergé’nin son Tenten serüveni olarak tasarladığı Alph-Art’ın eskizlerinden, bir başka deyişle story-board çalışmasından oluşan bir albüm bu. Vakt-i zamanında Hergé’in nasıl bir serüven tasarladığı büyük bir merak uyandırmış, senaryoyu biçimlendirirken izlediği yolu (haliyle arayışlarını) göstermesi bakımından albüm ses getirmişti. Hoş, Hergé serüveni tamamlayamasa da, her zaman ayrıntılı tasarım ve çizimlere girmese de Alf-Art, sahici bir ilgiyi hak ediyordu. Sınırlı malzemeye karşın albümün iç sayfa tasarımı ve grafik düzenlemesi gayet başarılı. Hergé, metni kendi anlayabileceği biçimde notlarla oluşturduğu, en azından bir başkası okuyacakmış gibi düşünmediğinden yazdıkları her zaman anlaşılmıyor. Üstelik çevirmen de Türkçeye hâkim olmadığını gösteren cümleler kurmamış değil. Bu, takip etmeyi bir parça güçleştiriyor kaçınılmaz olarak. Alph, alfabenin ilk harfleri-kısaltması olduğundan Türkçeye çevrilirken Alf denmiş, Art ise aynen bırakılmış. Harflerin/Alfabenin sanatı anlamında bir isim aslına bakılırsa. Pop-Art etkisiyle yapılan adlandırmaları çağrıştıran bir tercihte bulunmuş Hergé. Hikâye sanat kalpazanlığı çerçevesinde geliştiği için sergi ve koleksiyon mantığının, yeni sanat akımlarına ilgi gösteren çevrelerin hicvedilmek istendiği anlaşılıyor. Bitirirken iki not düşelim. Albüm, Tenten’in 75.yılında yayınlanırken, ilk baskılarda yer alamayan (yeni bulunan) sayfalar eklenmiş. Doğrusu, bu sayfalar da hikâyeyi tamamlamıyor ama sevimli küfürbaz Kaptan Haddock için neşeli bir evrim anı tasarladığı anlaşılıyor. Ve Hergé’in bazen sayfanın başında çok düşündüğü, çok vakit harcadığını, gayri ihtiyari ilgisiz karalamalar yaptığını fark ediyoruz. Böylesi birkaç sayfa insanı gerçekten mutlu ediyor, daha yakından görmek istiyorsunuz.

Pazar, Şubat 27, 2011

Değişmez mi?!

Geçtiğimiz aylarda öğrencilerin yumurtalı eylemleri olmuştu. Yukarıdaki Ümit Bektaş imzalı güzel fotoğraf, ilginç itaatsizlik eylemlerinin bir başka örneğini gösteriyordu Duyduğuma göre, bu eylemi yapanlar, diğer öğrenci grupları tarafından işi sulandırmakla suçlanmışlar. İnsan ister istemez kendi öğrencilik günlerini hatırlıyor ve bu işler hiç mi değişmez diye düşünüyor. Değişir elbet...Yılmamalı...

Cumartesi, Şubat 26, 2011

Her Karış Toprağı Sulandı Kanla…

Fransa’nın yaşayan en önemli çizgi romancılarından Tardi’nin yeni bir albümü, eleştirel bir çalışması, Siperlerdeydik 1914-1918 (C'était la guerre des tranchées) Türkçede yayınlandı. Tardi, çizgi romancılığı kadar araştırmacılığına da kıymet verilen bir isim, öyle ki yüz yıl öncesinin Fransa’sı hakkında uzman olarak gösterilebiliyor. Desenleri pek çok tarih metninde belgeselci bir tutumla kullanılıyor. Diğer yandan Tardi’nin belgeselciliğinin, işine ve okuruna olan saygısından kaynaklandığını, otoriteyle didiştiğini, hikâyelerinde cevap vermekten çok sorular sorduğunu, kendini olabildiğince geride tutarak, hiçbir biçimde ajitasyona ve hatipliğe soyunmadığını belirtmek gerekiyor.

Siperlerdeydik, isminden anlaşılacağı gibi geçen yüzyılın ilk büyük savaşını resmeden bir çizgi roman; yalnızca savaşı değil siper gerisinde yaşanan gündelik yaşamı betimliyor. O ağır ve iç acıtan koşullarda askerlerin nasıl yaşadığına, direndiğine ve ölümle-ölüm fikriyle nasıl baş ettiklerine odaklanılıyor asıl olarak. Bir dönemi anlatmakla birlikte kronolojik bir tutumu tercih etmemiş Tardi, sonu ölümle biten kısa hikâyeler seçmiş. Askerler, episodların başında, bazen daha ilk kareden bizimle konuşuyorlar ya da bir üst ses, günlük ya da mektup yazar gibi yaşadıklarını anlatıyor. Konuşanların hepsi içli, bıkkın ve öfkeliler. Savaşın anlamsız yüzünü gösteren hırpanilik, açlık, yoksunluk ve sair ne varsa epigraflar, vesikalar, rakamlar ve tahlillerle tasvir ediliyor. Tardi, kısa, alaycı, ısırıcı nitelikte araya girmeler yapmıyor değil… Her dizesinde bir boru sesi, her cümlesinde şaha kalkan süvariler, şehitler ve feda edilen kan olan hamaset edebiyatını diline doluyor. Hani insan uzun süre maske taşırsa bir gün yüzü müdür, maskesi mi fark edemezmiş ya… Tardi hamaset maskesiyle uğraşıyor, “yalan söylüyorsunuz” dedirtiyor anlatıcılarına, onların ağır tecrübelerinin posasını çıkartıyor sayfalarına… “Böyle geçiyor işte günler!” diyor askerler, silah taşımaktan bükülmüş kolları, sakallı yüzleri, tükenmiş inançlarıyla ölümü bekler gibi mırıldanıyorlar; cesetler, sıçanlar ve çamur tamamlıyor prelüdü.

Çizgi olarak siyaha ve tram kullanarak griye yüklenilmiş… Eprimişliği ve sakilliği, daha önemlisi karamsar atmosferi belirginleştirmek için griye ziyadesiyle başvurulmuş. Süngü hücumlarında, mitralyöze karşı saldırıya geçilen sahnelerde, ekseriyetle ölüme gidilen anlarda, balon veya anlatım kutusu benzeri iç ve dış sesi imleyen hiçbir şeye yer verilmemiş. Karelerdeki efektsizlik sözün bittiği yeri imliyor. Ölümün eşiğinde olmak, hikâyelerin en önemli belirleyeni. Bütün hikâyelerde gülen, neşeli görünen tek bir kişi var; belki gamsızlıktan, belki her ne olursa olsun koşullarla baş edebilme mahareti yüzünden gülümsüyor. Onun da sonu fark etmiyor gerçi… Kimi hikâyelerde naturalistik bir etki kendini hissettiriyor. Eden bulur ya da rüzgâr eken fırtına biçer gibi bir şey bu… Öyle ya da böyle herkes öldüğü için fark edilmiyor ama Tardi, kötülük yapanı-vahşileşeni cezalandırmayı tercih etmiş.

Tardi’nin anlatım dili, meselesi nedeniyle doğal olarak edebiyata yakın. Bu yüzden de geleneksel çizgi roman okurunu hemen cezbetmiyor anlattıklarıyla. Bilmeyenler için hatırlatalım, Tardi her türden milliyetçilikten muzdarip olduğundan lafını da esirgemiyor. “Kanım Fransa’ya feda olsun diyordum, bitler sürüyor kanımın sefasını” diyebiliyor askerlerden biri alay ederek. Boşuna öldük-ölüyoruz öfkesi diyaloglarda ve kahırlanmalarda epeyce yineleniyor. Kurşundan sakınanlar, duralayanlar, emre itaatsizlik edenler, kaçanlar, ölmekten korkanlar, düşmanla hasbıhale kalkışanlar derhal kurşuna diziliyorlar. Önde Almanlar arkada Jandarma siperdekilere ölümcül bir tazyik yapıyor. Tardi, disiplinsizliğin ölümle cezalandırıldığını anlatırken infaz mangalarının cepheye yeni gelen acemilerden kurulmasına özellikle işaret ediyor. Askerler, öldürmeye soydaşlarıyla başlıyorlar, “kaçarsan” başına ne geleceğini, kurşuna dizileceğini daha ilk günlerden öğreniyorlar. Rahatsız edici, insanı hemen çarpan hikâyelere iki örnek: İlkinde, Almanlar, Belçikalı kadın ve çocukları önlerine katarak yürürken Fransızlar, Fransız olmayan herkese, ayırt etmeksizin ateş etmekten çekinmiyorlar; İkincisinde seferberlik ilan edildiğinde söylenen marşlara eşlik etmeyen yaşlı bir adam linç ediliyor. Tatsız, yürek burkan yaşanmışlıklar bunlar. Savaşta olur öyle şeyler deyip geçemiyorsunuz: Fransızca bilmeyen bir Korsikalı emirlere uymadığı (hayır, söyleneni anlamadığı) için kurşuna diziliyor, bir Yahudi kolaylıkla ön saflara, ölüme gönderilebiliyor.

Lisans derslerinde yaptığım, severek ve defaatle yinelediğim bir oyun var. Barthes’ın da yorumladığı bir fotoğrafta, Cezayirli bir asker Fransız bayrağına karşı selam durur. Öğrencilerden bunu yorumlamasını isterim: Sömürgecilik, emperyalizm, doğu-batı vs kavramlar üzerinden bir tartışma açılır. Soruyu değiştirir, “peki ya bu bayrak Türk bayrağı olsaydı ne derdiniz?” diye tekrar sorar, kenara çekilirim. Tartışmaya şaşmaz biçimde “gurur duyarım” diyen bir boyut eklenir. Bunu şu yüzden anlattım, meseleler bizim hayatımıza yakınlaştıkça sağduyumuzu daha kolay kaybedebiliyoruz. Tardi’nin çalışması savaş karşıtı içeriğiyle ayrıksı ve rahatsız edici bir anlatı. Uzak bir geçmiş, farklı bir etnisite ve başka bir bağlam deyip geçebilir miyiz anlattıklarına? Savaşın yıkıcılığı, o savaşın acıları dinmeden, yas süreci bitmeden pek tartışılamıyor. Tardi, böyle bir hikâyeyi yıllar sonra, seksenli yılların sonunda çizebildi. Çoğunluk değerleriyle yüzleşebilmek sahiden kolay değildir. Kendimizi düşünelim, 1914-1918 ile ilgili biz bugün her şeyi tartışabiliyor muyuz?. Tehcir tartışmalarını bir kenara koyalım, büyük bir siper savaşı olan Çanakkale’yi hamasete bulaşmadan anlatabilir miyiz? Benim ilk gençliğimde “Çanakkale Zaferi” bugünkü kadar önemli değildi. Nasıl oldu da bu denli popüler oldu? Kurtuluş Savaşı neredeyse bu siper savaşıyla başlatılıyor artık. Azımsamak adına yazmıyorum bunu. Tardi’nin savaş karşıtı hikâyesinin bir benzerini, örneğin Çanakkale savaşı hikâyeleri içinde kurgulayabilmek ne kadar mümkün?

Son söz: Siperlerdeydik, Türkçedeki savaş karşıtı literatürün sınırlı örneklerinden biri, bu yüzden ayrıca değerli.

Radikal Kitap, 25.2.2011

Cuma, Şubat 25, 2011

Galya’da Geçen Kısa Hikâyeler

Remzi Kitabevi, koleksiyon değeri taşıyan ve 14 kısa hikâyeden oluşan Asteriks-Galya’da Okullar Açılıyor albümünü yayınladı. Albüm çoğunluğu Pilote’da yayınlanmış kısa hikâyelerden oluşuyor. Özel bir güne, belli bir amaca ya da siparişe dayanan hikâyeler bunlar. Her hikâyenin iyi olduğunu söylemek mümkün değil. Örneğin dizinin Amerika’da yayınlanma olasılığı belirince tanıtıcı bantlar hazırlanmış. Koleksiyon değeri dışında anlatılanların Asteriks okurları için bir yeniliği yok. Öte yandan kimi hikâyelerin Uderzo ve Goscinny’i oldukça eğlendirdiği anlaşılıyor. Belli bir rutinin dışına çıkma, ironik ve ters yüz edici bir fikri hayata geçirmenin onlara heyecan verdiğini tahmin etmek güç değil. Bugünün okuru için pek çok esprinin eskidiği kesin, üstelik fanlar kimi sahne ve diyalogların –kaybolması endişesiyle albümlere taşındığını, -ister istemez tekrar okuduklarını- kolay fark edeceklerdir. Yine de kimi hikâyeler ilgi çekici. Hiç Görmediğiniz Bir Yönüyle Asteriks Uderzo’nun yorumları nedeniyle göz alıyor. Galya Baharı, “Peyo esprisi” taşıyor ama çok sevimli. Oberiş, Mad tarzı bir hikâye, Pilote güzellemesi olduğu için ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Hem o günkü kadronun üreticilerini görmek hem de günümüzde yaşayan Obelix’in torunu ile karşılaşmak hikâyeyi ilginçleştiriyor. Asteriks-Galya’da Okullar Açılıyor alınası bir albüm. Türkçede benzer nitelikte bir yayın olmaması albümün farklılığını daha da pekiştiriyor.

Çarşamba, Şubat 23, 2011

Olacakla Olmuşu Göstermek


Çizgi roman korkutur mu? Bir korku çizgi romanından söz ederken "hiç korkmadım" türü eleştiri ve serzenişlerde bulunulur. Bana kalırsa çizgi roman çocuklar hariç birilerini korkutmakta çok da başarılı değildir. En azından bu korkuyu okurken yaşamayız. Yaşadığımız görsel çağ nedeniyle okuduğumuz bir sahneyi kabuslarımızda canlı kanlı görebiliriz ama bu bilinçaltımız için bir vesile olmaktan öteye gitmez. Bir kaç kez yazdım, çocukluğumda Teks beni korkuturdu. Sonraki yıllarda korkutmak için neyi öne çıkarttığını anlamak adına sayfaları incelediğimi farkettim. Yakın yüz ifadeleri, çatlamış göz damarları, kurumuş eller, sivri çeneler, kahkaha ve çığlık efektleri vs...Karanlık düşüncesi bile çocuğu titretirken böylesi belirginleştirmeler korkmak için yetip de artmaz mı?...

Yetmişli yıllardan itibaren dünya çzigi romanında öldürme sahnelerinin daha çok resmedildiğini biliyoruz.

Bizim çizgi romanımızdaysa sert öldürme sahneleri vardır. Kafalar kopar, kılıç adamın karnında girer sırtından çıkar, kollar kesilir vs...Yakın zamanlarda dünyada, "gore" denecek türden sahnelerin dahi manstream anlatılara dahil olabildiğine de şahit olduk.

"Hiç korkmadım" iddiası için korku çizgi romanı denildiğinde hemen akla gelen EC Comics dergilerinden iki kapak seçtim. Biliyorsunuz çizgi roman ardışıklık ilkesine dayanır; okur, iki kare arasını kafasında tamamlar. Basit bir ilkesi var EC'nin... Kapaklarında ya olmuş olanı ya da olacağı bize gösteriyor. Adam elinde büyük bir baltayla kurbanın arkasındadır. Etraf karanlıktır vs...Baltayı vurmak üzere havaya kaldırdığını görürüz. Vuracak mı bilemeyiz, naif bir küçük karede bir elin tabancasıyla ateş ettiği de görülebilir eş zamanlı olarak. Katil o "son andaki" kurşunla vurulmuş ve o kurban (genellikle genç ve güzel bir kadındır) kurtulmuştur. Ya da makus talih, kadın suçluysa ölecektir. Kapak bize o gerilimli ayrımın arifesini gösterir. Veya katil baltayı indirmiştir. Katili ve kanlar içindeki kurbanı izleriz. Korkulan olmuştur, kurban (bu kez genellikle erkektir, ölümü hakettiği iddia edilmektedir hikayede) kanlar içinde yerdedir. Dehşetle izleriz sahneyi... Siyah kadar kırmızı da belli eder kendini...

Bu iki seçenek de hikayenin ana sahneleridir. İyi çizilmezse hikaye istediği etkiyi kuramaz.

Bu sahneler bana korkutmaktan çok tedirgin etmeye, bir tür dehşet hissi uyandırmaya yarıyor gibi geliyor hep. Hikayelerin arkaplanındaki ilahi adalet hissi ise katarsisi sağlar.

EC'nin yarattığı rahatsızlık, kan dökmeyi meşrulaştırması, iyi kötü dengesini bozması ve bu muğlaklığı normalleştirmesinde yatıyor. Psikologlara, ebeveynlere ve öğretmenlere "korkunç" gelen asıl bu normalleştirmeydi bence...

Pazar, Şubat 20, 2011

Postmodern Moskova Panoraması

Usta ile Margarita, Mikail Bulgakov’un ölümünden sonra yayınlanabilen, bizde de bir kaç kez çıkan aynı adlı ünlü romanından uyarlanmış. Rusçadaki ilk yayınında romanın seksen sayfalık bir kısmının sansürlendiğini Türkçe yayınından öğrenmiştik. Çizgi roman uyarlaması bu çok sayfalı romanın sınırlı bir özeti olmuş, bu da metnin bol karakterli hikâye evrenini epeyce kadükleştirmiş. Çizgilerse, eski Sovyet rejiminin yetkin animasyon geleneğinin karamsar tarzını andırıyor. Naif bir estetik ve rahatsız edici bir çirkinlikle istiflenmiş bir görsellik kurulmuş.

Bulgakov, fantastik bir düzlemde, roman ile “roman içinde roman” biçimde anlattıklarını birlikte tahkiyelendirmiş. İsa’nın ölüm emrini ver(mey)en Romalı yönetici, Kudüs Valisi Pontius Pilatus’un hayatının bir dönemini, özellikle İsa’yla diyaloglarını anlatmış. Öyle ki, metindeki ikinci roman, Moskova panoramasını betimleyen gelişmeleri sadece tamamlamıyor, neredeyse bir ana hikâyeymişçesine öne çıkıyor.

Nevrozlu Bir Fantastik Aura
Usta ile Margarita
, özel ya da bambaşka görünen bir gelişmeyle başlamıyor. Margarita’nın ustam adını verdiği yazarın Pilatus’un romanını yazmasıyla gelişiyor herşey. Aralarındaki marazi aşkın yanında romanın tamamlanma sürecini de izliyoruz. Fantastik olan, tuhaf şeyler yaşanmadan varolamaz. Kitabı götürdükleri ilk yayıncı romanı reddetmekle kalmıyor, eleştirmenlere de havale ediyor. Roman daha yayınlanmadan kıyasıya eleştiriliyor. İlginç ve abartılı ama komikleştirilmeden soğuk ve alelacayip bir düzeye çekiliyoruz. Sadece romanın içinde anlamlı olabilecek tuhaf olaylar dizgesi kuruluyor, bu hem merakı depreştiriyor hem de gerilimi artırıyor. Sonra romana başkaları, geleceği gören, insanların akıllarından geçenleri bilen Şeytan ve arkadaşları katılıyorlar. Moskova’yı gezmeye gelmişler, bu denli basit işte… Entelektüel beğeni kıstasları, garez ve rekabetçi tutumlar, Şeytan’ın gelişiyle görünürleşiyor. Şeytan, karşısına çıkan herkesin maskesini indiriyor, bütün hırsları, ikbal heveslerini ve yalanları birer ikişer afişe ediyor. Anlaşılan o ki Bulgakov, yaşadığı dönemin edebiyat dünyasıyla hesaplaşmak istemiş, en çok da Şeytan’ın sahne aldığı Varyete Tiyatrosunun sanatsever seyircilerine yapmış bunu. Sanatın bürokratikleşmesine, bilirkişi ehline ve insanın değişmeyen açgözlülüğüne öfkeyle yönelmiş… Romanla ilgili eleştirilere bakılırsa aktüel göndermeler kullanmış ama biz ancak eleştirinin genel mahiyetini fark edebiliyoruz. İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bulgakov, gerçekçi dille anlatmaya cesaret edemeyeceği pek çok şeyi bu fantastik evrende mi anlatabilmiş yoksa… Hani Freud demiş ya geçmiş anlatılarda nevrozların şeytan kılığında çıkmasına şaşmamak gerekir diye…

Kant ile Kahvaltı Eden Şeytan

Bulgakov, İlahiyatçı bir babanın oğluymuş; bu sebeple olabilir, roman, din tartışmasını, inanç ile inançsızlığı kıyaslayan bölümler de içeriyor. Asıl ilgilendiği mesele farklı olduğu için sofuca yapmıyor bunu. Pilatus’un hikâyesini İncil temelli anlatmıyor örneğin. İkiyüzlü, pragmatik, makamı kadar nasıl hatırlanacağını da hesaplayan bir bürokrat tiplemesi çizmiş. Pilatus’un pekâlâ Moskova’da yaşayabileceğini hissettiriyor bize. İnsan tekine güvenmediğini roman boyunca resmettiği tiplemeleriyle zaten yansıtıyor. İsa, İsa’yı anlatan yazar, yazarın ebedi diline ve hikâyesine tutkuyla bağlanan Margarita, bir dedektif gibi hikâyeyi açan ve Şeytan Woland’ı anlatan şair Bezdomni dışında iyiliğin kıyılarında duran biri yok. Şeytan’a Kant ile sabah kahvaltısı yaptığını söyleten Bulgakov’un, iyilik ve kötülük üstüne tartışırken Pontius Pilatus hikâyesini bilerek ve kıyaslamak için anlattığını anlıyoruz. Modern yazar imgesini tahrif eden, çok katmanlı bir anlatı hiyerarşisini kuran Bulgakov, şeytanı, cenneti ve peygamberi olan bir Moskova menakıbnamesi “sunuyor”.

Çizgi roman uyarlamasının yazarın yazma anını gösteren kareyle başlatılıp yine onun masa başındaki ölümüyle bitirilmesi, enteresan bir görsel tercih olmuş. Son karede romandaki tüm tiplemeler masa başında toplanarak ölmüş yazara, ustaya bakıyorlar. Bir kâbusun hitamı gibiler… Bir tasarım olduklarını da vurguluyorlar. Yazar, yazarak onlara “can vermiş”; yazar ölse bile roman ve roman evrenindeki canlılar yaşamayı sürdürüyorlar işte. Üstelik roman yazarı Usta’nın da bir yazarı var: Bulgakov! Bu tür postmodern oyunlar için erken tarihli bir örnek Usta ile Margarita. Romanın Salman Ruşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabına ilham verdiğini, başta Mick Jagger olmak üzere çok sayıda müzisyeni etkilediğini, anlatıyı temel alan çeşitli besteler yapıldığını biliyoruz. Usta ile Margarita, geçen yüzyılın takdire şayan alegorik anlatılarından, adı kara mizahla birlikte hatırlanabilecek ölçüde önemli romanlarından. Çizgi roman uyarlaması çizgiden çok senaryo açısından başarılı... Kimi çizgi roman uyarlamaları okuru uyarlamanın aslına götürmeyecek kadar niteliklidirler. Bu uyarlama bunlardan biri değil.

Birgün Kitap, 19.2.2011

Cumartesi, Şubat 19, 2011

Kulüplerle ilgili adlandırmaların çoğu romantik iddialar

“Ankaragücü, bir müessese takımı. Gençler de, Galatasaray Liselilerin buraya gelip bir okul takımı kurmalarıyla gelişen bir takım. Özellikle 1960′lı yıllardan sonra Gençlerbirliği bir tür elegant’lık, bir beyefendilik üzerinden kendisini inşa ediyor. Ankaragücü ise daha ziyade halk takımı olarak kendini tanımlıyor. Ama tabi bu tip yakıştırmalar ve nitelemeler, kulüp çerçevesinde çok gelişmeyebilir. Şöyle gelişebilir: kulübe nasıl üye olduğunuz, aslında kulübün rengini de belirler. Gençlerbirliği’ne ve Ankaragücü’ne nasıl üye olunuyor? Bu bile bir taraftar profili çıkarmaya yetebilir. Onun dışında takımı tutan taraftar da tribünde başka bir şey geliştiriyor. Bunu yaparken, kendisini kimliklendirirkende, bir öteki kuruyor. Ankaragüçlüler de, Gençler’de olmayan şeylere sahip olduklarını iddia ediyorlar. Gençler de, Ankaragücü’nde olmadığını iddia ettikleri şeyleri sahipleniyorlar. Daha centilmen olduklarını söylüyorlar. Diğerleri ise daha kavgacı ve iştahlı olduklarını söylüyorlar. Öte yandan kulüplerle ilgili adlandırmaların çoğu da aslında romantik iddialar. Futbol çok değişti. Kulüpler de çok değişti.”

link

Perşembe, Şubat 17, 2011

Leman 1000.Sayı

LeMan dergisi, Limon’dan beri epey büyüdü, gelişti ve günümüzün en çok okunan birçok çizerini/yazarını yetiştirdi. Ancak bugün, özellikle de genç okurlar LeMan’ın artık ”eski tip” mizahtan beslendiği ve eskisi gibi takip edilmediği kanısında. Sizin bu konudaki fikriniz nedir?

Mevcut dergi satışları zaten bu durumu gösteriyor. Leman yalnızca dergi olarak varolmuş olsaydı, şimdiye kadar mutlaka kapanmıştı. Marka değeri olarak varlığını koruyor ama Leman’ı ayakta tutan eğlence mekânları zinciri. Diğer yandan seksenli yıllarda dergilerin ömrü için on yıl biçilirdi. Dergilerin kendilerini yenileyemediği, üreticilerinin o zamandan sonra yaşlandığı, genç okuru yakalayamaz olduğu söylenirdi. Dergiler o on yıldan sonra yaşardı ama okur dergiyi okumak için değil alışkanlıkla alırdı. Bugün farklı mecralar yüzünden bu on yıllık sembolik süre daha da azalmış durumda. Leman dergi ya da mizahi yaklaşımıyla ayakta kalmadı, medyalaştığı için ömrünü uzattı. Diğer dergiler daha yeniler ama dergicilik dışında yatırımlar yapmazlarsa dergi olarak eskimeleri kaçınılmazdır. Dikkat ederseniz bugünün konuşulan isimleri hep Leman dışından çıkıyor. Hatta öyle ki derginin en önemli isimleri dahi artık Leman dışında işler yapıyorlar.

LeMan okur musunuz, siz en çok hangi isimleri ve köşeleri takip edersiniz?

Bütün mizah dergilerini özellikle de genç isimleri ve esprileri izlemeye çalışıyorum.

LeMan özellikle 90’lar sonu ve 2000’lerin başında Türkiye’nin siyasi iklimine neredeyse yön veren yorumlarıyla konuşulurdu, sizce günümüzde de öyle mi?

Mizah dergileri, televizyonun dâhil olamadığı argo ve cinsellik içeren bir mecradan yayın yapıyorlar. Eskiden daha mainstream bir mizah yapılırdı, merkez değerlere yönelik bir siyasi tutum sürdürülürdü. Özel televizyon kanallarının çıkmasıyla bu tür dergilerin hepsi kapanmak zorunda kaldılar, çünkü tv onların daha başarılı bir alternatifi olmuştu. Leman gibi marjinal dergiler bu süreçten kemik okurlarıyla çıktılar. Leman’ın o kemik okurla çok satar olması, mizah dergisi okurunun da değiştiğini gösteriyordu aslında. Gırgır reçetesi bu tarihten sonra yürürlükten kalktı. Leman, bugün eskisi kadar konuşulmuyor, politik olarak geçmişteki kadar ajitatif ama kendisini farklı kılan mizah artık başka dergilerde yaşıyor… ki o mizah bile başkalaştı… Leman’dan -desteklenirse eğer- genç mizahçılar çıkabilir ama derginin eski günlerini hatırlatacak yeni ve farklı bir mizah potansiyeli taşımadığını düşünüyorum. Üstelik genç üreticiler de kendilerine daha yakın buldukları dergilere giderler, bir gelenektir bu… Leman nostaljisi yapılan bir dergiye dönüşmüş durumda…

[Yeni Aktüel dergisine Leman 1000.sayı için verilmiş kısa bir röportaj, Sebla Kocan adlı bir arkadaş sormuştu soruları. Haber yayınlandı mı bilmiyorum]

Çarşamba, Şubat 16, 2011

Mercedes

Fotoğraf: Erdal Kınacı
link

Haplar

Le 110 Pillole, 14.yüzyılda yayınlanmış Chin P'ing Mei adlı bir Çin kitabından ilham alınmış. Zengin bir eczacı ile altı karısı çevresinde gelişen hikâyede, eczacının bir keşişten aldığı afrodizyak hapları sonucunda yaşadıkları anlatılıyor. İlk kez 1984 yılında İtalyanca yayınlanan albüm, Yunanistan, Fransa, Brezilya, Danimarka, İspanya, İsveç, Japonya, Hollanda ve Amerika’da da yayınlanmış. Le 110 Pillole, temelde aşırılığın eleştirisine dayanıyor. Cinsel gücünü artırmak kadar aldığı hapları bir ay içerisinde tüketmek zorunda olan Hsi-Men’in ölümüne yol açan süreci izliyoruz. Magnus, entrikayı sevdiğinden kadınlar ve erkekler arasındaki çekişmeleri, haset ve münafıklıkları da resmediyor. Hikâyenin kahramanı bir erkek olsa da arzu, şehvet ve rekabetin asıl aktörleri kadınlar. Onları ağlarken, tutkuyla doluyken ya da intikam planları yaparken görebiliyoruz. Magnus sayfalarının göz alıcı bir beyazlığı var, elini hiç bir biçimde serbest bırakmıyor, fırçasının esiri olmuyor. Çizme tutkusuna kaptırmıyor kendini. Yıllarca iş yetiştirme telaşıyla çizdiğinden olmalı albümlerine olağandışı bir sabır ve özen göstermiş. Ne yapmak istediğini bilen bir tasarımcı Magnus, öyle detaylar, arkaplanlar çizebiliyor ki saatler hatta günlerce uğraştığını hissettiriyor. Oryantal imgeleri kullanışı, minyatür izleyiciliği Le 110 Pillole’yi farklılaştırdığı gibi alelade bir erotik hikâye olmaktan çıkarıyor.

Cumartesi, Şubat 12, 2011

Kazanamayanlardan Birinin Hikâyesi

Uçma Sanatı, Bir İspanya İç Savaşı Hikâyesi alt başlığıyla sunulmuş. Albümün yazarı Altarriba’nın babasının sonu intiharla biten yaşam öyküsü olarak da okunabilir. Grafik romanların ortak özelliklerinden biri (oto)biyografik nitelikler taşımasıdır. Yazar-çizerler, ekseriyetle, kendi hayatlarına, yakın çevrelerine ve ailelerine, özellikle ebeveynlerden birinin yaşam öyküsüne odaklanırlar. Uçma Sanatı’nda bu eğilime uyarak, bir büyüme ve yaşlanma hikâyesi anlatılmış.

Üç bölümlü olarak tasarlanmış, ana bölüm 1931-1949 yılları arasında geçiyor. Bir başka deyişle Antonio’nun 21’nde başlayıp 37’sinde biten bir dönemde yaşadıkları hikâyenin mufassal kısmını oluşturuyor. Heyecanlı, deliduman bir delikanlının olgunlaşmasını, mücadelesini, hüsranlarını, mülteci hayatını seyreyliyoruz. 20.yüzyıl tarihi açısından aynı uzun dönemin debdebeli ve biteviye trajediyle yaşandığını biliyoruz. Antonio, otoriteyle dertleri olan, köyde değil şehirde yaşamak isteyen özgür tabiatlı bir çocuk. Ergen hezeyanları ve iştahı, su akar yatağını bulur misali belki de durulacakken İspanya’da iç savaş çıkıyor ve sürüklendiği, karşı koyamadığı feryat figan bir hayatın içinde buluyor kendini. Orduya yazılıyor ama ilk fırsatta karşı tarafa geçip Anarşistlere katılıyor. Siyasi tercihlerini duygusal bir düzeyde ömrü boyunca sürdürüyor. Hayatında ahlaken sıkıntı çektiği zamanlarda, uğruna savaştığı idealleri düşünüyor, yozlaştığına inanarak kendini hırpalıyor.

Bu hırpalama hiç eksilmediği için Uçma Sanatı, içeriği itibarıyla dokunaklı bir hikâye. İspanya’ya dönmek Antonio’yu sarsıyor; onaylama, göz yumma, ses çıkarmama ahvali onu her defasında yaralıyor. Başka bir hayatı arzu eden ve mağlup olan birinin acizliğiyle yaşamak zorunda kalıyor çünkü… “Kaybedenler haksızdır”. Bu hissiyat, ustalıkla, iç dökercesine aktarılıyor. Diğer yandan okur taraf olmaya itilmiyor, özdeşleştirilmeye çağrılmıyor. Uçma Sanatı’nın en başarılı yönü belki de bu. İspanya İç Savaşı anlatılırken de politik bir romanmışçasına koyulaştırılarak resmedilmiyor yaşananlar.

Altarriba, albümün bütününe bakıldığında, babasıyla duygusal bir hesaplaşmaya girmemiş, sempatiyle ondan yana olan bir dizge tutturmuş; onu boyalı kuş gibi görüyor muhtemelen. Hikâye onun ağzından anlatılmakla birlikte baba pek konuşkan değil, başkaları konuşuyor, o sadece hatırlıyor sanki… Faşizme karşı direnen ama ateş etmemeye, kimseyi öldürmemeye yeminli biri o. Herkes savaşırken o cephe gerisinde, üstü açık 1924 model bir spor arabayla postacılık yapıyor. Sürat iptilası kitabın uçma metaforunu pekiştirecek biçimde kullanılıyor. Kendine yetemez olduğunda intihar etmesi yine tabiatıyla ilgili. Başka bir hayat istediğinde evden kaçtığı, cumhuriyetçilere katıldığı, dağa çıktığı, istifçiliği bıraktığı ya da karısını aldattığında da benzer bir şey yapıyor, geride bıraktığı geçmişini “siliyor”. Dramatik eksenin dışında gibi duran, sırasız görünen gündelik yaşam ayrıntıları, portreler ve yan hikâyelere de yer verilmiş. Falanjistler gelince çöp arabasında ceset taşımaya zorlanan, kendini helak eden makam şoförü Segunda Dayı, Antanio’nun Singer satış mümessilliği, yanlarına sığındığı hakikatli Fransız ailesi, aydınlara celallenen gazeteci Martinez, dindarlaşan İspanyollar, ihtiraslı kuzeni Elvira, Concha’yla yaşadıkları obsesyon, yaşlılar evindeki Hipolita ve Restituto vd… Sicim, en ince yerinden kopar derler ya Antonio yaşlandıkça ve çevresindekiler seyreldikçe hayaller görmeye, geçmişinden insanlarla konuşmaya başlıyor. Mental yorgunluk, ilaçlar, hafakanlar ve halüsinasyonlar dolduruyor hayatını.

Albümün çizeri Kim (Joaquim Aubert), tarz olarak Amerikan underground çizgi romanlarını örnek almış. İspanya dışında yapılan yorumlarda Daniel Clowes ve Joe Sacco’ya benzetilmiş, her ikisi de Kim’den yaşça genç isimler. Etkilenme için illa bir isim söylenecekse Crumb’ın işaret edilmesi isabetli olurdu. Katalan olması nedeniyle ayrıca bir not düşelim: Franco’nun ölümüne değin Barcelona, İber yarımadasında underground çizgi romanın merkezi oldu. Hemen hiçbir ülkede benzeri olmayan sayı ve çeşitlilikte çizgi roman fanzini illegal biçimde dağıtıldı, el altından satıldı. Kim, bu bereketli süreçte yetişen, ground olmayana doğal bir merak duyan yaşlı kuşak (d. 1942) auteurlardan biri. Siyasi bantlar ve politik karikatürler de yapmış. Sansür dönemi sonunda yaşanan yayın patlamasında yetişkinlere yönelik ebedi nitelikli radikal dergilerde çalışmaları yayınlanmış. Rejime, ahlaka, bürokrasiye, önyargılara ve ayrımcılığa karşı çıkan hikâyeler üretmiş. Siyah beyaz çalışmalarında çiniyi sulandırarak derinlik katan tonlamalar yapıyor. İstif ve sahne seçimleri itibarıyla başarılı bir karelendirmesi var. Grafik roman dalgasından çok önce, Avrupa’da, bilhassa Fransa’da, bir akıma dönüşen ve çizgi romanı edebiyata, özellikle romana yakınlaştırma çabası, kurgusunu ve yapmak istediklerini etkilemiş gözüküyor. Senarist Altarriba da bu anlayışın savunucularından biri. Hatta Türkçe çeviride her nedense kullanılmayan sunuş yazısının yazarı Antonio Martin, bu hususiyetin iddialı isimlerinden bir diğeri.

Uçma Sanatı, İspanyol çizgi romanı için bir klasik olma potansiyeli taşıyor, kazandığı ödüller de bunun ispatı. Albümün Türkçe baskısının sonuna orijinalinde olmayan, iç savaş hakkında açıklayıcı malumat sayfaları eklenmiş. Anlaşılan o ki albüm, İspanyol İç Savaşıyla ilgili bölümleri nedeniyle Türkçede yayınlanabilmiş. Şanslıyız diyeceğim, her ne olursa olsun, anlamlı bir grafik roman, güzel bir hikâye, iyi tasarlanmış ve devamlılık taşıyan bir çizgiyi görmek ve okumak için bir fırsat bu.

Radikal Kitap, 11.2.2011

Perşembe, Şubat 10, 2011

Strip Blues

Berardi-Milazzo işbirliğiyle çıkan kısa bir hikâye. Ken Parker'den hatırlayanlar olacaktır, Berardi senaryolarında notalar pek çok kez karelere eşlik etmiştir. Striptease yapan iskelet müzik eşliğinde "et"lenir-giyinir (soyunur) ve sonra derisini yüzerek tekrar soyunur, başa döner, iskelet olur. Final karesinde (hepi topu 3 sayfadır hikaye) ad libitum yazar. Bir müzik terimi olarak spontan- tempoya göre (istenildiği biçimde) çalma-icra etme anlamına gelir bu ifade. Ama bir ziraatçiye sorsanız hayvana istediği kadar (serbest) yem vermek anlamına da gelir. Et meselesini o sebeple belirginleştirdim.

Pazar, Şubat 06, 2011

2010 Yılında Türkiye’de Çizgi Roman

2009 yılının ikinci yarısından itibaren özellikle NTV Yayınlarının etkisiyle kitapevlerindeki toplam çizgi roman satışı yüzde 60 civarında bir artış göstermişti. Yıl sonunda ulaşılan toplam satış rakamı yüzde 5 civarında bir artışla 2010 yılında da yinelendi. Kimi yayıncıların iyimser tahminleri olmuştu, satışların bir önceki yıla göre en az yüzde 25 oranında artacağı iddia ediliyordu, beklendiği kadar çıkmadı. Rakamlara bakılırsa, 2009’un aksine, yılın çoksatar kitapları arasına çizgi romanlar giremediler. Satış olarak en iyi kitaplar 7 ile 10 bin arasında öbeklenmiş durumda. Bir başka deyişle çizgi roman satışlarındaki büyüme durmuş gözüküyor. Diğer yandan yayın ve çizgi roman yayınlayan yayınevi sayısında gözle görülür bir artış var. Bu bakımdan 2010 yeni ve nitelikli çizgi romanların yayınlandığı bir yıl oldu. Koleksiyoncuların tercihleriyle şekillenen, İtalyan çizgi romanlarının revaçta olduğu, tekrara dayanan bir piyasanın varlığı düşünülürse bu zenginlik çoğunluğu ilk kez yayınlanan yeni çizgi romanları var etti. Gerçekten önemli grafik romanlar Türkçede yayınlanabildiler. Pek çok sahafın yayıncılığa başlaması özellikle İtalyan çizgi romanlarının Türkçe yayınıyla ilgili rekabetçi gelişmeleri de sağladı. 1001 Roman Yayınevinin katkılarıyla Zagor’un ünlü çizeri Ferri’nin Türkiye’ye gelişi bu ortamın en önemli nostaljik gelişmesiydi. Zagor, yetmişli yıllar boyunca Türkiye’nin en çok satan çizgi romanıydı, halen kendi janrında çoksatarlardan biri olma özelliğini koruyor.

2010 yılında yerli çizgi roman üretimi açısından ilginç bir gelişme yaşandı. Everest Yayınları Türkçe roman uyarlamalarının üretimine başladı. Ayşe Kulin’in Veda, Buket Uzuner’in İstanbullular, Hüseyin Rahmi’nin Gulyabani, Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası gibi romanlarının çizgi roman uyarlamaları yayınlandı. Türkiye’de yayınlanan yerli albümlerin neredeyse tamamı daha önce yayınlanmış çalışmalardan oluştuğu için albüm olarak tasarlanmış çizgi romanların üretilmesi haliyle önemliydi. Albümler ilk kez çizgi roman üreten isimlerin imzasıyla yayınlanmanın dezavantajlarını taşısa da kıymetli bir çaba gösterildiğini düşünüyorum.

Çok Satanlar
Yılın en çok satan çizgi romanları yine NTV Yayınlarından çıktı. Dracula çizgi roman uyarlamasının en çok satan albüm olması, genç nüfusun korku türüne yoğun ilgi gösterdiği düşünülürse, tesadüf değildi. Yordam Kitap’tan çıkan Kapital Manga 1 ve 2 yılın çoksatar çizgi romanlarından oldu. Bir beş yıl öncesine kıyasla sol politika kitaplarının daha çok sattığı Kapital Manga o paydadan faydalandığı görülebiliyor. Uğur Gürsoy’un Fırat 2 albümüyse yılın en çok satan yerli çizgi romanı oldu. Uykusuz dergisinde yayınlanan işlerin toplamından oluşan Fırat, gördüğü ilgi ve satışlarına bakılırsa bir popüler kültür fenomenine dönüşmüş durumda.

Yabancı çizgi romanların Türkçe yayınlarında iki önemli etken belirleyici oldu: Bu kitaplar edebiyat klasiklerini temel aldıkları ya da sinema uyarlamaları vizyona girdiği için tercih edildiler. Edebiyat uyarlamaları kadar başta Che olmak üzere tarihi kişiliklerin biyografileri de yayıncıların ilgisini çekti. Yerli çizgi romanda genel eğilim bu yıl da değişmedi: dergi veya gazetelerde daha önce yayınlanmış işlerden oluşan albümler yayınlanmaya devam etti. Yetmişli yılların ünlü çizerlerinden Sezgin Burak’ın Tarkan, Abdullah Turan’ın Tolga tarihi çizgi romanları ve Faruk Geç’in Gerçek Hayat Hikâyeleri dizisi yayınlanmaya başladı. Gırgır ve sonrasının önemli üreticileri Suat Gönülay, Bülent Arabacıoğlu, Kemal Aratan ve İlban Ertem’in eski çalışmaları Uykusuz dergisi tarafından albümleştirildi. Tefrika edilen bölümlerden albüm yapma eğilimini frankofon çizgi romanlar yayınlayan Doğan Kardeş dergisi de sürdürdü. Önce albümleri parçalayarak tefrika eden dergi bu kez de iki ya da üç albümü birleştirerek yayınlamayı tercih etti. Derginin popüler çizgi romanları ayrıca albüm biçiminde çıktı.

Grafik Romanlar
Yıl içinde nitelikli ve bir kısmı tüm dünyaca bilinen grafik romanlar yayınlandı. Bir sıralama olarak görülmesini istemem ama Tardi’nin Vautrin’in romanından uyarladığı Halkın Çığlığı-Paris Komünü (Versus Kitap Yayınları) ile Jason Lutes’in Berlin adlı (Marmara Çizgi) albümlerini, çok katmanlı anlatıları, eleştirel tavırları, dönem panoraması çizme maharetleri nedeniyle baştan sayabilirim. İlki Zola ikincisi Alfred Döblin havasında iyi çizilmiş karakterler kullanarak gerçekten güzel hikâyeler anlatıyorlar. Joe Sacco’nun ünlü Bosna çizgi romanlarının ilki olan Güvenli Bölge Gorazde (İthaki) ve eşcinsel kızının eşcinsel babasını anlattığı Alison Bechdel’in Cenaze Evi – Şenlik Evi (Bilgesu Yayıncılık) hemen hatırlanabilecek diğer önemli grafik romanlardı. Popüler çizgi romanlar arasından da özellikli ve tutarlı, hemen fark edilen nitelikte çalışmalar yayınlandı: Kobayaşi’nin aynı adlı politik romanından yapılan manga uyarlaması Yengeç Gemisi (East Press, Yordam Kitap), Bourgereon’un Aziyade (NTV), iyi bir biyografi örneği olarak Helfer-Duburke’nin Malcom X (Everest Yayınları), anaakım polisiye trüklerinin yanında derinlikli yönsemeleri olan Guarnido-Canales’in Blacksad (YKY) ile Luc Jacamon-Matz’in Tetikçi’si (YKY) bunlardan bir kaçı. Yılın en önemli yerli grafik romanıysa Fırat Yaşa’nın ilk kitabı, Çizgili Pijama’sı (Mürekkep) oldu.

2011’in ilk ayına ve yeni çıkan yayınlara göre konuşursak, geçtiğimiz yılı aratmayacak bir yıl yaşayacağımız tahmin edilebilir. Bu yıl içinde Abdülcanbaz’ın yeniden yayınlanmaya başlayacağını, Erdal Öz’ün Sığırcıklar kitabından Soner Tuna imzalı aynı adlı bir uyarlamanın hazırlandığını, Galip Tekin’in çalışmalarından derlenen bir albümün ise çok yakında çıkacağını duyurabilirim. İlban Ertem, uzun zamandır üzerinde çalıştığı İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası uyarlamasını ise bu yıl artık bitirir diye umuyorum.

Birgün Kitap, 5.2.2011

Cumartesi, Şubat 05, 2011

1602

Amerikan çizgi roman endüstrisi kahramanlarını revize etmek ya da onları bağlamları dışında alternatif hikâyelerle anlatmak hususunda hayli iştahlıdır. Yakın gelecekte ya da önemli bir dönemde geçen yeni bir anlatı evreni kurulduğu, farklı dizilerin birleştirildiği, paralel gelişen serüvenler oluşturulduğu ve karakter çekişmelerinin belirginleştirildiği pek çok çizgi roman yayınlanmıştır. Neil Gaiman’ın senaryosunu yazdığı 1602 bu türden bir alternatif dizi. Marvel kahramanlarının uzak geçmişte, Ortaçağ İngiltere’sinde nasıl bir yaşam sürdürebilecekleri ilham ve spakülasyonu üzerine kurulmuş bir hikâyesi var.

Böylesi alternatif anlatıların riskli bir tarafı olabiliyor: mevcut dizinin dışına çıkılınca, yeni bir dünya ve tarih tasarımına kalkışılınca fondaki hikâye önemsizleşebiliyor. Kahramanlar kim, nasıl konuşmuş ve anlatılmış, hangi kisve ve konumda tasarlanmış sorusu ve merakı, asıl ekseni belirliyor ki alternatif hikâyeleri popülerleştiren ve bazen önemsizleştiren yön de bu belki. Örneğin 1602 yılında, genç Peter’in bir örümcek tarafından ne zaman ve nasıl ısırılacağını merak etmek, daha doğrusu onun gelecekteki kaderini bilmek, okurun zekâsını okşuyor olmalı… Ama bu merak, ayrıntı gibi dursa da, kimi zaman hikâyenin önüne geçebiliyor… Kahramanın dostları, düşmanları, üstünlük, zaaf ve takıntılarını neredeyse ansiklopedik bir edayla bilmek, geeker çizgi roman okurlarının ortak bir noktası olarak gösterilebilir. Geeker deyip geçmemeli, kısmen internet dili daha çok da çizgi roman okurlarının azalması hasebiyle, geeker fanlar üretimleri ve çizgi roman hakkındaki konuşmaları belirler hale geldiler. Çizgi romanlara katılan geçmiş- tarih ayrıntıları biraz da onlar için yazılır oldu.

Diğer yandan bir parantez açalım, Amerikan çizgi romanları kalabalık kadroları da sever. Sadece alternatif serüvenlerde değil tüm çizgi romanlarda, mümkünse her zaman, kalabalık, maaile bir kahraman kadrosu kullanılır. Bir roman, dizi ya da sinemada bu kadar çok “oyuncu”, karakterlerin derinleştirilmesini engellediği, anlatıyı yavaşlattığı ve ilgiyi dağıttığı için handikap olarak görülür. Amerikan çizgi romanlarındaki kalabalığı mümkün kılan kolaylık, kuşkusuz, her bir kahramanın ayrı bir dizi ve anlatı evrenine sahip olması... Okur, kahramanların kimliğini ve geçmişini bilerek izliyor kalabalığı. Geçmişe, yaşanmış bir husumete yapılan anıştırma, bir dipnot anlamına geliyor. O dipnotlar olmasa hikâyedeki kalabalık anlamsızlaşabilecek.

1602 tipik bir cepheleşme hikâyesi. İyiler, kötüler, iki güç arasındaki rekabetten yararlanmak isteyenler olmak üzere çeşitli tarafları var. Olağanüstü olanlar ve onlardan nefret eden insanlar, kanun koyuculuk ile göreve sadakat arasında kalanlarla karşılaşıyoruz yine… Olağanüstü güçlere sahip kahramanların marjinalliği, birbirlerine tutunmak zorunda kalmaları, hırçın mutsuzlukları, öfke ve garez krizleri Gaiman’ın iddialı ebedi diliyle betimleniyor. Doğrusu, yukarıda da değindim, her ne olursa olsun, ben bu kadar kalabalık kadrolu alternatif hikâyelerden iyi sonuçlar alınabileceğine inanmıyorum. Ticari gerekçeleri bir ölçüye kadar anlıyorum, alternatif anlatıların tür olarak kendini var ettiğinin de farkındayım ama bu kalabalığın ve yeniden tasarımın hikâyeyi aşındırdığını hatta bir noktadan sonra ilk ekseni unutturacak ölçüde başkalaştırdığını düşünüyorum. Hikâyenin konuşulur olması okunduğu anlamına gelmiyor; albüm ya da dergi satışını arttıran bir etkisi olmuyor bu konuşkanlığın. Fanlar arasında geek yorumlara vesile oluyor ve bu da son kertede o çizgi romanın yaygınlığını korumasına vesile olabiliyor ama o hikâye, okunmasa da olur raddesinde önemsizleşiyor. Bence bu tür hikâyeler reklam amaçlı fanteziler olmaktan öteye gitmiyor. Bazen bir yazara kimi zaman bir editöre bu fantezileri reelize etme imkânı tanınıyor. Gaiman’ın dizinin yazarı olmasının nedeni de bu… O çok-satar Sandman’in yazarı, ne dilerse yazabilir konumundaki bir yıldız… Hakkını teslim edelim: 1602’de Gaiman, bu tür hikâyelerin makûs talihini yenmeye çalışmış, iyilerle kötülerin çatıştığı debdebeli zirve anına, cepheler savaşına kadar gerçekten anlatıyı iyi dengelemiş, sonrasında İngiltere’den Yeni Dünyaya yolculuğa dönüşen, bugünün kahraman evrenini anlamlandırma çabasına dayanan başka bir hikâye başlamış.

Andy Kubert, beğendiğim çizerlerden değil. Bazen çok uzaktan –dünyanın bir ucundan- bakarak kareler istifliyor ve o karelere (büyük çalışarak) ayrıntıcı yaklaşmıyor. Kapak çizeri Scott Mckowen ise pek çok çocuk kitabı ve 19.yüzyıl klasiğine yaptığı kapak ve ilüstrasyonlardaki tarzını sürdürmüş, tek kelimeyle albenili tasarımlar yapmış. Çiniyi kullanma biçimi, renk tercihleri ve gravür vehmini yaratan karakterizasyonu hemen dikkat çekiyor. Gustave Doré’u seviyorsanız Mckowen ismini mutlaka not almalısınız derim. Güzel çizgilerle karşılaşmak her zaman mümkün olmuyor. 1602, böylesi artistik bir eskilik yaratacak birisi tarafından çizilmeliymiş. Oysa tecimsel gerekçelerle mainstream üslubun ve kasvetli çizginin bir benzeri aranmış ve Kubert seçilmiş, yazık edilmiş.

1602, Gaiman senaristi olduğu için ilgi çekici bir albüm. Anlatı ilerledikçe ahengini yitiriyor ama yeni bir evren inşasını izlemeyi seviyorsanız, kahramanların geçmişine yönelik atıf ve çeşitlemeleri oyunbazca yakalamak istiyorsanız okunabilir bir fantezi. Üstelik Gaiman’ın popülerliğini kullanarak Marvel, 1602 temalı farklı diziler de yayınladı. Fantastik Dörtlü, Hulk ve Örümcek Adam’ın bu yeni evrende geçen serüvenlerinin başlangıcı olması nedeniyle (meraklısı için) ayrıca okunması gerekiyor.

Radikal Kitap, 4.2.2011

Perşembe, Şubat 03, 2011

That Salty Air

Tim Sivert, 1983 doğumlu genç bir auteur. Grafik roman neşreden Top Shelf Production yayınlamış That Salty Air’i (2008). Naif ve samimi bir anlatımı var, çiniyi iyi kullanıyor, karelemesinde sıcaklığı okuyucuya yansıtabilme maharetine sahip, şurası kesin ki çok daha iyi işler çıkaracak ileriki yaşlarında. Okyanus kıyısında yaşayan genç bir çifti anlatıyor bu hikâyesinde. Doğum sevinci ile ölüm yası arasında gelişen bir öğrenme anlatısı olarak tarifleyebilirim. Çok başvurulan bir tema olan doğanın ruhu gibi, okyanusun canlıları da dahil oluyor gelişmelere. Okyanus neredeyse başrolde, hayal kırıklıklarını kucaklayan, öfkeye karşı kendini açmayarak yanıt veren bir “canlı” olarak kendini varediyor. Hugh’un annesinin ölümü üzerine kendini kahretmesini ve diğer duygusal savrulmalarını yanıtlıyor doğa. Bu türden insancıl bir tema ister istemez Craig Thompson’u andırıyor, lafın özü hoş bir albüm.

Çarşamba, Şubat 02, 2011

Borgia Borgia...

Borgia, edebiyata ve sinemaya sayısız kez konu olmuş bir aileyi anlatıyor. Tarih boyunca pek çok sanatçı ve araştırmacının ilgisini çekmiş tutkulu bir aile olan Borgialar şiddet ve cinsellik dolu farklı hikayelere konu olmuşlardır. Aile hakkında anlatılanların büyük bir çoğunluğu söylentilere dayanır, abartıyla hikâyeleştirildiklerini düşündürten epey delil vardır. Batı Avrupa tarihinde Kralın danışmanı, yakını ya da yardımcısı olan her yabancı erkek ve kadının sapkınlıkla ilişkilendirilmesi kuşkusuz tesadüf değildir. Bu hikâyelerin yaygınlaşmasını iktidar mücadelesinin parçası olarak görmek doğru olacaktır. Rodrigo Borgia gibi bir Katalan’ın İtalya’da Papalık makamına oturması ister istemez bir rahatsızlık yaratmıştır. Borgia ailesi hakkında yazılanlar Rodrigo Borgia Papa olmasaydı muhtemelen anlatılmayacaktı. Evlilik dışı ilişkiden doğma kızı Lucrezia’nın başına buyrukluğu, erkekleri yönetmesi bu hikâyeleri muhtemelen pekiştirmiştir. Oğlu Cesare’nin sürekli siyahlar giyinerek dolaşması dahi haklarındaki hikâyeleştirmeyi kolaylaştırmıştır. Siyah kötülüğün sembolüdür, ölümdür, vebadır, Azraildir vs., Lucrezia’nin kocalarının şüpheli ölümleri, Lucrezia ile Cesare arasındaki ensest aşk iddiasına bağlanmıştır. Bir başka deyişle Borgia Ailesi ile ilgili anlatılabilecek her türlü uyarlama cinsellik ve şiddet yüklü sahneler içermektedir. Böylesi bir konuyu çizgi romana uyarlarken temel sorun neyin öne çıkartılacağı ile ilgili. Örneğin Manara çizecekse erotik bir hikâye çıkması muhtemel. Üstelik onun mainstream bir erotizm ile ilgilenmediğini, sınırları zorlayarak, normal ile sapkınlık arasındaki çizginin muğlaklığını göstermeye çalıştığını biliyoruz. Şöyle söylemek daha doğru: Manara, cinselliğin hayattaki her türlü ilişki biçiminin belirleyicisi olduğuna inanıyor. Sırf bu nedenle Borgia ailesini kötülemeyeceği baştan belli. Kişisel olarak Jodorowsky’nin bu ailede ne bulduğu, böylesi bir projeye neden girdiğiyle daha fazla ilgileniyorum. İnsan doğasına ilişkin eleştirileri, belki bir arınma arayışı, dini ve ahlâki savrulmalar ailenin hayatında ilgisini çekmiş olabilir diye düşündüm ve kendimce öngörülerde bulundum. İlk albüm itibarıyla bu beklentilerim boşa çıktı diyebilirim, tipik bir uyarlama okudum, tipik bir Manara albümü gördüm ve orada Jodorowsky yoktu. Bu ilginç...

Salı, Şubat 01, 2011

Seyrüsefer Defteri 7

The Good, The Bad The Weird ilginç bir uyarlama olmuş, tavsiye ederim (31 Ocak) + Bone'u okudum, epeyce sevimli bir çalışma. Umarım yayınevi gerisini getirir (30 Ocak). + İstanbul yolları yine, iki gün toplantı seyahati, dostları ziyaret (28-29 Ocak). + An Education'ı seyrettim, güzel diyaloglar var, Hornby senaryosuymuş, sonradan farkettim (27 Ocak). + Tuna ile Ayı Yogi'ye gittik, hınzırlığı yok filmin, epeyce edepli. nostaljil olacak ama dublaj başka türlü olabilirmiş diyeceğim (26 Ocak). + Heavy Metal çıkmış, güzel görünüyor, balonlarda gramer hataları gözüme battı, okumadan ilk eleştiri (25 Ocak). + Soğuktan Korkmayan Tek Kuş'u okudum. Calvino havasında çok güzel bir çocuk romanı (24 Ocak). + Coen Kardeşlerin True Grit'ini de seyrettim. İlk versiyona göre senaryo daha iyi toparlanmış. Sahicilik vehmi artırılmış. İki filmin de hoş tarafları var. Coenler western dünyasından sadece sert insanlar çıkar diye düşünmüşler, en temel fark o... (23 Ocak). + Burcu Göknar'ın Vefa fotoğraf albümünü edindim. Çok çok güzel kareler var. Başka işlerini de görmüştüm. İyi fotoğrafçı (22 Ocak). + Bir Zamanlar Amerika'yı yeniden seyrettim. bu yaşıma kadar 15 olmuş mudur acaba? (21 Ocak). + Bir parça geciktim ama 2010 yılını çizgi roman açısından değerlendiren bir yazı yazdım. Yıl sonu satışlarının ne tuttuğunu toparlamak zaman alıyor (20 Ocak). + Tardi'nin Siperlerdeydik (C'était la guerre des tranchées) albümünü okudum, hakkında bir şeyler yazarım (19 Ocak). + Rabbit Hole'ü seyrettim. Bu kadar yas ve acı bana iyi gelmiyor (18 Ocak). + Nevada Smith'i (1966) seyrettim. McQueen nostaljisi için bakmadım desem yalan olur. Film western gibi başlıyor, sonra "Kelebek" oluyor ve sonra yine western oluyor vs. Bir olgunlaşma hikayesi. McQueen'e uymamış genç olma rolü, zaten o tarihte 36 yaşında (17 Ocak). + Tuna ile Megamind'e gittik, dublajı başarılı bulmadım. Orijinalinin gerisinde kalmış. Güzel bir süper kahraman ironisi... (16 Ocak). + The Kids are All Right'ı seyrettim. İlginç, iyi oyunculukları olan bir film. Finali muhafazakârdı... (15 Ocak). + Somewhere'i seyrettim, Sofia Coppola açısından Lost in Translation ile kıyaslanamaz bir film, hoş ayrıntılar var ama sadece o hoş ayrıntılar var (14 Ocak). + Uçma Sanatı'nı (Versus Kitap) okudum, hakkında bir şeyler yazarım, güzel albüm (13 Ocak). + True Grit'i (1969) seyrettim, nostalji oldu. Sırada Coen kardeşlerin yeniden çevirimi var (12 Ocak). + Nine Dead adlı bir film seyrettim. Teatraldi, tek mekanda geçen filmlerde ister istemez oyunculuk öne çıkar, yetersiz kalınmış. Polisiye esrarın çözümünde gereksiz ayrıntılar kullanılmış (11 Ocak). + Sipru hakkında bir yazı gönderdim Radikal Kitap'a (10 Ocak). + Vicious Kind filmini seyrettim, etrafında dolandığım, bildiğim ama bir türlü seyretmeye fırsat bulamadığım bir yapımdı. Güzel bir taşra ve tutku filmi (9 Ocak). + Die Tür'ü seyrettim, güzel filmdi. Akif Pirinççi bağlantısını bilmiyordum (8 Ocak). + Animal Kingdom’u nihayet seyrettim. Enteresan karakterler çizilmiş, yeni bir şey yok ama iddiasızca iyi hazırlanmış bir hikâye (7 Ocak). + Şehre Göçen Eşek adlı bir kitabım çıkıyor Şubat ayında (6 Ocak). + Ariel Salzman’ın Tocqueville in the Ottoman Empire kitabını bitirdim. Oh be! (5 Ocak). + Tuna ile Rapunzel'i seyrettik. Güzel sahneler var, daha iddialı olabilirmiş film...Şarkılar özensizdi (4 Ocak). + Destino'yu seyrettim. Dali& Disney ortaklığı, 2003'te revizyondan geçmiş, kısa bir animasyon. Müzik tipik Disney işi olmuş, gerisi doksanlı yılların klip estetiği...Öncüymüş mü demeli? (3 Ocak). + Enter the Void'i seyrettim. Bana göre olmadığını biliyordum, dünya dönüyor dönüyor...Söyle Gaspar bu mudur hikayen? (2 Ocak). + Dosyalar birikti, oku oku bitmiyor...Hoşgeldin 2011 (1 Ocak). + Yeni yıla hasta olarak giriyorum, Halkın Çığlığı 2'yi okuyabildim nihayet (30 Aralık).
Related Posts with Thumbnails