Pazar, Mart 20, 2011

Berlin, Kirli Şehir

Tarihçiler, edebiyatın açıklayıcılığına inanmayabilirler ama bazen bir romanla bir dönemi daha iyi anlarız veya o romanın anlattıkları o günlerde yaşananları başarıyla özetleyebilir. Zihin açıcı bir savı, görünür kılan yorumları ve açıklayıcı bir dramatik ekseni vardır. Değişen hayat, yazarın önsezilerini beklenmedik biçimde doğrulamıştır. Öyle ki bu roman, yayınlandığı dönemde ilgi görmemiş bir roman da olabilir. Geçen yüzyılın ilk otuz yılında, Almanya’da gençlerin Thomas Mann’in Büyülü Dağ’ını ya da Alfred Döblin’in Berlin Aleksander Meydanı’nı mutlaka okuduğunu sanmak saflık olur sanıyorum. Bugün hiçbiri hatırlanmayan milliyetçi, anti-semitik ve ırkçı kitabın elden ele dolaştığını, bu yayınların bir gençlik hareketi olarak Nazizm yükselişine katkıda bulunduğunu biliyoruz. Oysa bugün, Weimar dönemini anlamak için Döblin’i okuma zorunluluğu hissediyoruz.

Berlin Üçlemesi
Jason Lutes’in (doğ.1967) ilk kez 2000 yılında yayınlanan ünlü grafik romanı Berlin geçtiğimiz aylarda Türkçede de neşredildi. Lutes’in Berlin’i, tam da o günleri anlatıyor, bizde Taş Şehir (City of Stones, Marmara Çizgi) adıyla yayınlanan ilk kitabın, 2008 yılında City of Smoke adıyla devamı da çıktı. Üçlemenin son kitabı henüz Amerika’da da yayınlanmadığı için hikâyenin 1928-30 yılları arasında geçtiği söylenebilir. Yazarının açıklamalarına göre dizinin, 1933 Seçimleriyle, Weimar döneminin çöküşüyle bitmesi planlanıyor. Berlin’de biri pasifist orta yaşlı gazeteciyle diğeri güzel sanatlar öğrencisi genç bir kadının ilişkileri temel alınarak çok karakterli-hikâyeli bir şehir panoraması çiziliyor. Şehir hikâyeleri genellikle siyasi ve sosyo-kültürel olarak çalkantılı bir döneme odaklanırlar. Kozmopolit olmaları, çatışmacı iklimleri, siyasi ve entelektüel deveranları, sınıfsal yarılmaları, lüks semtlerin yanında açlık sınırında yaşayan teneke mahalleriyle büyük şehirler, daima edebiyatın ilgisini çekmişlerdir. Dostoyevski’nin St.Petersburg’u, Hugo’nun Paris’i, Dickens’ın Londra’sı edebiyatla ilgilenen herkesin aklına hemen gelecektir. Şehirlere bir insanmışçasına karakter özellikleri atfetmek, onları yaşlı bir kadına, bir fahişeye, mutsuz ve nobran bir memura benzetmek edebiyat söz konusu olduğunda pek de mantıksız bulunmaz.

Lutes, Nazilerin iktidara gelişini dramatik bir final sayarak geriye doğru gitmiş, bu sonucu hazırlayan etkenleri, dönüşüm ve yozlaşma düzleminde dramatize ettiği hikâyelerle resmetmiş. Şehirde yaşayan herkesin tutunma çabasını gösteriyor bize. Berlinliler birdenbire patlayıp kolayca delirecek ya da tutunmaktan vazgeçecek gibi ölümün eşiğinde duruyorlar. Lutes sürekli bir şeylerden şikâyet eden ya da başkalarını suçlayan diyaloglar seçmiş. Savaş sonrasında taltif edilmediğini düşünen eski askerler, her zaman nefret uyandıran Yahudiler, dışlanan kadınlar, düşük maaşlı memurlar, sefih yaşamlarını sürdüren aristokratlar, bıkmadan para harcayan yeni zenginler, hak ettiğini almayan işçiler, “çalışan yoksullar”, püritenlikle hazcılık arasında salınan burjuvalar ve nihilist sanatçılardan oluşan geniş karakter dizgesi çıkartıyor önümüze.

Berlin’i Fetheden Naziler

Hissedilir bir soğukluk, anlatılabilir ümitsizlik var karelerde, değişen hayat koşulları karşısında bütün karakterler yarın ne olacaklarını bilemiyorlar. Bu onları melankolik yapıyor, garip heyecanlarının ve (utanmayı da içeren karamsar) öfke patlamalarının asıl ifadesi güvensizlik. Lutes’in kahramanları işlerini, evlerini, yaşam koşullarını yitirebileceklerini biliyorlar. Bir yanda göçmenler, işsizler ve yoksullar diğer yanda entelektüeller, sanatçılar, burjuvalar, liberaller kullanılmış. Arkaplanda Marksistler, anarşistler, milliyetçiler (kendi aralarında ve birbirleriyle) çatışıyorlar ama Lutes bu denli, onlardan yana, net bir resim çizmiyor, toplumdaki keskin bir sağ-sol çatışmasına işaret etmiyor. Heterojen bir Berlin anlatıyor, hırsızlık yapanlara, geçici işlerde çalışanlara, karaborsa ve kıtlığa bakılırsa, hikâyedeki herkes mevcut konumlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya. Kimsenin sağlam bir geliri yok gibi. Böylesi kaotik bir ortama direnebilenlerse kolektif oluşumlar; sadece Naziler ve sol fraksiyonlar yaşananlara bir cevap üretebiliyorlar… Lutes, bu cevapların ne olduğuyla ilgilenmiyor; doğru ya da yanlış değil, bir cevapları oldukları için çoğaldıklarını ima ediyor. Devletin bu kolektif dışlanmışlığa çözüm bulamadığını, sosyal, ekonomik ya da siyasi haklar hususunda bir toplumsallaşma gerçekleştiremediğini anlıyoruz. Lutes, devleti polislerle ve güç kullanımıyla tarif ediyor; onu ve temsilcilerini, dışlanmış insanları kontrol altına almaya çalışırken betimliyor. Biliyoruz ki Nazilerin yükselişi Alman devletini de dönüştürmüştür; sokaktaki isyan, ayaktakımıyla ve Yahudi komünizmiyle (!) özdeşleştirilir; piyasadaki durgunluk ve para sıkıntısı, şirket ve ticaret suçlarıyla Yahudi kapitalistlerle (!) açıklanır olmuştur ki bu dil, Naziler tarafından biteviye tekrar edilen propagandanın bir parçasıdır… Yıllar geçtikçe, Naziler ve sol fraksiyonlar dışında kalan kesimler ya çoğunluk değerlerine dâhil olmuş ya da ülke dışına çıkmıştır. Yahudiler, pasifistler, liberaller ve sağ kalan solcular otuzlu yıllar boyunca Almanya’dan akın akın göç ediyorlar. Kozmopolit Berlin, Nazilerin gözünde bir yozlaşma merkezi olmaktan kurtuluyor böylelikle…

Lutes, olağanüstü bir çizer değil. Çizgi ve kareleriyle bizi çarpmıyor, hatta bazen zorlanarak çizdiğini fark ettiriyor ama şu açık ki başarılı bir yazar. Neyi anlatmak istediğini bilerek hikâyesini sürdürüyor. Çok karakterli anlatılar ister istemez iddialı olmayı gerektirir, bunun altından kalkabilecek kadar maharetli. İyi bir insan hikâyesi, hatırda kalacak bir dönem anlatısı ve başarılı bir şehir dramı çıkarmış. Üçleme tamamlanmadığından erken konuşmak istemiyorum ama bu haliyle bile Berlin’in yakın dönemin en güzel grafik romanlarından biri olduğunu söyleyebilirim. Weimar dönemi konuşulurken artık Berlin’den, bir grafik romandan da söz edilecek…

Birgün Kitap, 19.3.2011

Hiç yorum yok:

Related Posts with Thumbnails