Cuma, Aralık 31, 2010

İyi Seneler

Yeni şeyler öğrendiğimiz, neşeli, sağlıklı, tasası az bir yıl olsun. Daha önemlisi iyi insanlar olsun etrafımızda , yokluklarını da göstermesin bize... Beraber yürüyelim onlarla...

Pazar, Aralık 26, 2010

Çemçük Ağızlı Adamların Fıkracısı

Mizah dergilerinde genellikle orta ve orta alt sınıflardan üreticiler çalışır. Yine genellikle demek gerekiyor, bu dergilerde orta sınıf eleştirilerinin sözcülüğü yapılır. Bir milad olarak Cem ya da Cemal Nadir-Ramiz Gökçe’yi gösterirsek mizah dergilerinde şehirli, kültür temelli, siyaseten milliyetçi ve laik düsturlara sahip güçlü bir eğilimin hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Erken dönem karikatürlerinde orta yaşlı beyamcaların ya da memur izlenimi veren düzgün giyimli, tahsilli erkek tiplemelerini; gündelik hayat ve kısmen de aktüel siyaset eleştirilerini, gazete fıkracılığına yakın espri tercihlerini görebiliriz. Bu anlayışın Gırgır dergisine kadar hâkimiyetini koruduğu, Gırgır ile birlikte mizah dergilerinin kitleselleştiği ve yeni üreticilerin varlığıyla anaakım mizahın çeşitlendiği hemen tespit edilebilir.

Çabuk Eskiyen Mizah Dergileri
Gırgır öncesindeki üreticiler, geçimlerini sağladıkları gazetelerde manşetle ilişkili siyasi karikatürler yaparlardı. Gırgır, gazete okurunun dışında bir ilgiyi yakalamak zorunda olduğu için farklı ve yeni olan üretimleri teşvik etti, üstelik mevcut karikatürist nüfusuna oranla çok daha genç olan üreticilerin doğal olarak başka gündemleri vardı, onlar da başka espriler ve sorunlara yoğunlaştılar. Örneğin gecekonduların içine ilk kez bu yıllarda dikkat edildi, televizyon üstüne serilen dantel örtüler gibi ayrıntıları Gırgır ve sonrasında gördük. Balonlardaki diyalektler, vurgular değişmişti. Tahsilli bir adamın ekseriyetle şaşırarak anlattığı alt sınıf manzaraları başkalaşmıştı. Herşeyden önce üreticiler, o mahallede yaşayan biri olduğunu okura hissettiren bir yakınlıkla konuşturuyordu tiplemelerini. Burada bir parantez açmak gerekiyor, özellikle yetmişli yıllardan itibaren mizah dergileri ve karikatürdeki milliyetçi-laik (etno seküler) paradigma, marksizmle harmanlanmış, sol bir içerik kazanmıştı. Yoksullar, işçiler, memurlar, çok çocuklu aileler sempatiyle, olumlu anlamda abartılarak sunulur olmuştu. Geçmişte alt sınıflara yönelik korku ve (hatta) tiksintinin yerini bir tür romantizm almıştı. Seksenli yılların ikinci yarısından itibaren bu romantizm de parçalandı. Sarkastik ya da kinik bir orta sınıf tutumu, esprilere hâkim oldu. Maganda tiplemesini aşan ölçülerde alt sınıf eleştirileri yeniden belirginleşti. Bu etkinin belki de en önemli nedeni satışlardı. Dergi satışlarının düşmesiyle birlikte kentli (çoğunlukla İstanbullu), orta sınıf merkezli bir okura yönelen, marjinal ve underground eğilimli espriler gündeme geldi. Bu tür esprileri temel alan mizah dergileri çok satar oldular veya mainstream özellikli dergiler tv karşısında günbegün erirken onlar kemik okurlarıyla direnerek ayakta kalabildiler.

Günümüzün mizah dergileri 6 ya da 7 yıl içinde yaşlanabiliyorlar. Hakeza, pek çok üretici, bugün, ne kadar yoğun ilgi görürse görsün benzer süreler içinde gündemden düşüyorlar. Geçmişteki kadar büyük dergilerden ve unutulmaz usta ölçüsünde isimlerden bahsedebilmek artık mümkün değil. Başka türlü ve çok daha hızlı bir hayat yaşanıyor. Öyle ki benzer bir espri anlayışına sahip olan, birbirlerinden etkilenerek kendini geliştirmiş üreticilerin bile öncesi ve sonrası bilinmeyebiliyor. Örneğin günümüzün sevilen üreticilerinden biri olan Umut Sarıkaya’nın Ahmet Yılmaz, Mehmet Çağçağ veya Engin Ergönültaş ile bir bağı olduğunu söylemek çok da anlamlı olmayabiliyor. Ergönültaş hariç her üç isim de karikatüristliğe devam ediyorlar ama hiç birisi mizah camiası dışında Sarıkaya kadar tanınmıyorlar. Oysa on yıl kadar önce hiç de böyle değildi. Üretimlerin ve üreticilerin ne denli çabuk eskidiğini gösteren ilginç bir olgu bu...

Naif ve Tanıdık Erkekler
Ahmet Yılmaz, esnaf kültürünü uzun balonlarla, argosu ve klişeleriyle anlatıyordu. Engin Ergönültaş’ın diyaloga dayalı hikâyeciliği gibi değildi yaptığı veya Mehmet Çağçağ’ın ardışık anlatımı yoktu onda. Patlamanın arifesinde gibi duran, az sonra sinirlenecek ve küfrederek espri yapacak dedirten monologlarla bir moda yaratmıştı. Kareyi kaplayan konuşma balonuyla, çoğu zaman ilgisiz arkaplan ayrıntılarıyla esprilerini kuruyordu. Umut Sarıkaya, Ahmet Yılmaz tarzını devam ettiriyor aslında. Evet, ilgileri daha geniş gözüküyor; örneğin “öğrenci geyikleri”, alt sınıf ev hayatı ziyadesiyle ön planda. Ahmet Yılmaz’ın cinsellik merkezli, şehvet ve arzu güdüsünün herşeyin belirleyicisi olduğu haşin espri evrenine karşılık Sarıkaya kırık, utanan, pişmanlık duyan, tuhaf ayrıntılara saplantılı biçimde takılan erkekleri çıkardı sahneye. Karikatürlerinden küçük bir örnek; Kurtuluş Savaşı sırasında bir düşman saldırısı olur, komutan askerlerle konuşur ve birisi “Sen girersen ben de girerim komutanım!” der. Komutan sorar “Nerelisin yavrum sen?”, asker cevaplar “öz be öz Zeytinburnu çocuğuyum Komutanım!”. Bağlamı bir kenara bırakırsak, naif ve tanıdık bir erkek böbürlenmesi değil mi?…

Siyaset ve Sarkastizm
Sarıkaya’nın en önemli özelliği politik ilgilerinin olması, son yirmi yılda popüler olmuş hiçbir üretici siyasi ölçülerde böylesi bir tavra yakınlaşmadı. Kastettiğim politik ilginin gazete karikatürcülerinin gösterdiği türden bir yoğunlaşma olmadığını baştan söylemeliyim. Rus edebiyatını ya da Marksizmin simge isimlerini karikatürlerinde kullanıyor olması da bence o denli önemli değil. Karikatürlerde bir espri evreni kurulur; Gırgır daha çok tv dizilerine bakardı; Leman, tv dışı alternatif kültürlere, örneğin çizgi roman ve trash filmlere yönelmeyi yeğledi. Bu bakımdan Marx’ın veya Dostoyevski’nin Sarıkaya’nın çalışmalarında “rol alması”, Kızılmaske’nin ya da Falconetti’nin esprileştirilmesinden farklı değil.

Anti-entelektüelizm geleneksel mizahın doğasında vardır. Sarıkaya’nın politik tavrında bir anti-entelektüelizm yok değil ama bu, hiç bilmediği meselelere yönelik bir husumet sayılamaz. Gırgır’ın gecekonduyu anlatan gecekondulu üreticilerine benzer biçimde bildiği, teyet geçtiği ya da uzak durduğu ama düşmanlık göstermediği siyasi hassasiyetleri olduğunu hissettiriyor bize. Habasetle kurmuyor esprilerini, eskisi kadar kitap okuyamadığını itiraf eden, siyasi ve perhizkâr türden fedakârlık yapamayacağını bilen bir mesafede duruyor. Bu bir tür orta sınıf mahcubiyeti sayılabilir. Belki de yine bu yüzden kendini ve politik konumunu da küçümseyen bir sarkastik göze sahip. Mizah dergilerinin son yirmi yılı sarkastizmin seyrinin ve yaygınlaşmasının izlenebileceği verimli bir dönem. Sarıkaya, bu hattın ilginç bir dönemeci

Son söz: Sarıkaya’yı ciddi ve ne yaptığını bilerek çalışan bir üretici olarak görüyorum. Zaman değişip eskisi kadar hatırlanmayacağı zamanlarda kendisini yenileyebileceğine inanıyorum ama bunu nasıl başaracak ayrıca merak ediyorum.

Birgün Kitap, 25.12.2010

Cuma, Aralık 24, 2010

Crispy

Erdal Kınacı
link

Hindistan

Emre Rende
link

Bolero

Bolero, kırk sayfalık küçük bir albüm. Milenyum öncesinde Manara’nın yorumuyla bir uygarlık tarihi resmedilmiş. Her sayfada bir bant kullanılmış, başlangıçtan itibaren çeşitli uygarlıkları ve tarihi dönüm noktalarını temsil eden kadın ve erkekler, soldan sağa doğru yürüyorlar. Bantların ardışık olarak kullanıldığı söylenemez ama bu fikre dayanıyor. Her sayfada başka bir döneme ya da birbirini izleyen büyük uygarlıklara değiniliyor. Bazen, banttan bir ayrıntı seçilerek, takip eden sayfada ayrıca resmediliyor. 2000 yılına ayrılmış son bantla albüm tamamlanıyor. Bolero’nun başarılı bir çalışma olduğu söylenemez; Manara, çarpıcı bir farklılık gösteremiyor her şeyden önce. Öte yandan tüm bantlar izlendiğinde akılda kalan leitmotif şu: Manara, tüm dünya tarihinin şiddet ve seks oriented geliştiğini düşünüyor. Tutku, haset, öfke, şiddeti ve cinselliği besliyor ona göre.

Çekmesin Anne

Çarşamba, Aralık 22, 2010

Sin City


Frank Miller’in Sin City dizisi Hollywood ilgisi sayesinde Türkçede yayınlandı. Yakın dönem Amerikan çizgi romanı mainstream örneklerle hatırlanıyor ve satılıyor. Hollywood’un Amerikan pazarının talepleriyle farklı çizgi roman uyarlamaları yapması ise Sin City gibi görece marjinal işlerinin farklı ülkelerde yayınlanmasını kolaylaştırıyor. Görünen o ki farklı çizgi roman örneklerini görebilmek için Hollywood desteğine ihtiyacımız olacak. Sin City, anlatıdan önce ismini sattıran-kendini ortaya koyan çizgi roman sanatçılarından biri olan Frank Miller’in elinden çıkma. Bütünüyle bir üslup çalışması. “Hard boiled detective fiction” denilen geçen yüzyılın daha çok ilk yarısında yayınlanan suç ve polisiye anlatılarını hatırlatan, bu hatırlatmayı estetik bir uğraş olarak metnin bütününe nüfuz ettiren bir çizgi roman. Siyah-beyaz tercihi, sürekli karanlıkta geçen atmosferi, fırça ve ışık-gölge kullanımı klasik Hollywood polisiyelerinin estetize edilmiş bir yorumu. Erkek kahramanların iç konuşmaları filmlerin ve dedektif edebiyatının anlatım diline uygun olarak birinci tekil şahıs ağzından aktarılıyor. Türün klişelerine uygun olarak meşum kadınlar, sadakat dolu sevgililer, melodramatik kırık aşk hikâyeleri, para hırsının kurbanı olanlar, kokuşmuş bürokratlar veya rüşvet alan polislerle sıkça karşılaşılıyor. Frank Miller’in o kadar güzel çizdiği kareler var ki ders olacak nitelikte bir estetik taşıyor; çok çalışıldığı, çok düşünüldüğünü hissettiriyor ve bunu öyle kolaymışçasına yapıyor ki sanki mürekkep bir cıva gibi bir kareden diğerine akıyor. Öte yandan çizgi romanı bitirdiğinizde bütün o estetik çabanın kendini tüketen bir narsizme dönüşme potansiyelini de hissediyorsunuz.

Frank Miller, Sin City adını verdiği bir dünya yaratımına niyetlenmiş, belli bir kaygıyla hareket etmiş ve “içerik biçimi belirler” gibi bir estetik tercihte bulunmuş... Bu tür bir tercihin sonuçları ise bana göre belli ölçülerde sıkıcı... Her şeyden önce dedektif hikâyelerini anımsatan edebi dil şairanelik iddiası taşıyor. Pulp metinlerin sarkastik ve edebiyatla (hatta edeple) mesafeli olan dilini başkalaştırıyor, onların üzerinde kendisini konumlandıran, daha da önemlisi kendine hayran olan bir anlatıma dönüşüyor. Bu tür bir şairaneliğin çevirisi de külfetlidir, ne yaparsanız yapın “çeviri kokarsınız”. Üstelik çizgi romanın doğasında varolan (pulp olmasından kaynaklanan) anti-entelektüelist tavır bu şairaneliği (üstelik çeviri kokanı) kaldırır türden değildir. Yargım şu: Sin City, polisiye edebiyatının ve dedektiflik türünün çeşitli hikâyelerini anımsatıyor, özgünlüğünü hikâyelerinden değil çizgiye dayalı biçimsel arayışlarından alıyor.

Save Water

Tırt olmasın da ne çalarsan çal Sam...

-Beğenirsem bi daha çalarsın, baştan konuşalım...

Islak

Jonniedee
link

Pazar, Aralık 19, 2010

Nino, Amerika Macerası

Fırsat olmamıştı. Varlığını bilmekle birlikte okumamıştım. Şöyle bir önyargı taşıdığım için okumadığımı da itiraf edeyim. Nino'ya gelinceye kadar yayınlanabilecek o kadar çok frankofon çizgi roman vardı ki...Bu türden tercihlerin altında şunu ararım: "Tenten benzeri bir çalışma yayınlayalım." Yoksa Nino niye yayınlanır ki... Aslına bakılırsa Nino'nun üretimi de aynı mantığa dayalı. Ligne-clair tarzını izlemek, Fransa-Belçika ekolü ve geniş anlamıyla endüstri için önemlidir. Öte yandan yaptığınız işe bir yenilik katarsınız, Hergé'in yapmadığı bir estetik arayışına yönelirsiniz. Belki ironik olarak bunun imkansızlığını da vurgulayabilirsiniz, bilemiyorum. Nino bu türden bir çizgi roman değil, öyle ki ellili yıllarda çizildiğini düşünüyorsunuz. Oysa çizeri 1955 doğumlu...Hikayesi eski, kurgusu eski...Finalinin de başarılı olmadığını, gerilimin artırılamadığını, kötü adam şaşırtması hariç çabuk unutulacak bir çizgi roman olduğunu söyleyebilirim. Diğer yandan altmışlı yıllarda çıkan Zıp Zıp'ı veya yetmişlerdeki Doğan Kardeş'i seviyorsanız, Nino nostaljik bir tat bırakacaktır zihninizde. O denli eski anlayacağınız...


Salı, Aralık 14, 2010

Gece

Klişe Romantizm: The Romantic Flower


The Romantic Flower erotik bir hikâye. Uzaydan gelen bir bitki tohumunun (!) genç bir kıza olan aşkı anlatılıyor. Hikâyeyi uzaylının anlatımıyla (hatta çizgileriyle) izliyoruz. Onun cinselliği keşfi ve salgıladığı kokuyla cezbettiği (büyülediği) kadınlarla ilişkileri hikâyenin erotik gerilimini sağlıyor. Ancak hikâyeye daha çok aşk ve romantizmin hâkim olduğunu söylemek gerekiyor. Hikâyenin yaratıcısı Silvio Cadelo altmış yaşına yaklaşan bir usta artık. Çizgi romana çoğu meslektaşına göre oldukça geç bir yaşta otuzuna doğru başlamış. Fransa’da meşhur olan İtalyanlardan biri. Çizgi romana olan yaklaşımı ister istemez Frankofon estetiğine yakın. Moebius ve Jodorowsky ile kurduğu kişisel ve mesleki yakınlık da bunu göstergesi kuşkusuz. Cadelo sadece erotik çalışmalarıyla hatırlanacak biri değil ama bir kaç yıl önce kendi tercihiyle yaptığı erotik çalışmalarından oluşan bir sergi açtığı düşünülürse bu tür çalışmalarına olan ilgiden de memnun görünüyor. The Romantic Flower, Fleur Amoureus adıyla önce Fransa’da yayınlandı. Cadelo’nun yumuşak çizgisi için katlanılabilir bir albüm, romantizm ve aşk ile ilgili soap-opera klişeleri taşıyor ki bu durum Cadelo çizgilerine rağmen çalışmayı vasatın altına çekiyor. The Romantic Flower, türün meraklıları dışında ilgi görecek bir özellik taşımıyor.

Bakıyorlar

Uyuyan Güzel

Pazar, Aralık 05, 2010

Sanki Hep Aynı Türkiye

Turgut Çeviker, seksenli yılların ikinci yarısında Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü adlı önemli bir kitap dizisi hazırlamıştı. Neredeyse hiç bilinmeyen bir dönemi, 1867-1923 arasını ele alarak mizah dergileri ve karikatüristlerle ilgili arkeolojik nitelikli bir çalışma ve döküm yayınlamıştı. Yazı dilinin değişimi nedeniyle ancak uzmanlarınca okunabilen başka bir dünya ve kültüre aitmişçesine gaiplere karışmış dergi ve çizerleri bulmak, tasnif etmek sadece emek, sabır ve özveri istemiyordu, sahici ve delice bir tutku gerektiriyordu. Çeviker, gerçekten büyüleyici ve benzersiz bir çaba göstermişti. Sonraki yıllarda çıkardığı kitap ve dergilerde de yakın ölçülerde bir niteliği sürdüğünü söyleyerek hakkını teslim edelim.

Diğer yandan karikatüre ve üreticilerine eleştirel bir gözle bakmayı pek tercih etmedi. Görsel açıdan zengin kitaplarında ansiklopedik bir enformasyon, çeşitli kitap ve yazarlardan yaptığı iktibaslar dışında yazarlığını öne çıkartmadı. Çok sayıda kitabı olmasına rağmen az yazan ya da az yazmayı tercih eden bir araştırmacıdır Çeviker. Asıl göstermek istediğinin yorumculuğundan çok karikatürler olduğunu düşünüyor da olabilir. Üç ciltlik son çalışması Karikatürkiye’de de bu eğilimini sürdürmüş. Kitaptaki tarihsel betimlemeleri ve görsel açıklama notlarını Ahmet Kuyaş, önsöz niteliğinde bir değerlendirmeyi ise Murat Belge yapmış.

Karikatürkiye, siyaset temelli, günün-haftanın en önemli olayını, manşet ya da sürmanşeti yorumlayan karikatürlerden oluşuyor çoğunlukla. Çeviker’in magnum opus’u Gelişim Sürecinde… dizisiyle kıyaslanırsa, o denli mufassal bir çalışma olmadığı hemen anlaşılıyor. 1923-2008 arasını karikatürlerle anlatmak kuşkusuz meşakkatli iş; karikatür seçimlerine bağlı olarak gelişen bir siyasi tarih perspektifi kurmak, ister istemez bir ‘eksikliği’ mümkün kılıyor, onun da farkındayım. Evet, her seçim subjektiftir, editöryal tercihleri tartışmak ancak bunu hesap ederek mümkün olabilir ama yine de söylemeden edemeyeceğim. Karikatürkiye, belli çizerlere yoğunlaşan, onları romanesk hürmet ve meftuniyetle sarmalayan bir çalışma. İlk dönemler söz konusu olduğunda bir üretici kıtlığı vardır, bu yoğunlaşma o yıllarda anlaşılabilir ama 1950 ve 1970 sonrasında gerçekten önemli bir karikatürist artışı yaşanıyor. Oysa bakıldığında Tan Oral ve Turhan Selçuk ağırlıklı bir seçim yapılmış, Vehip Sinan gibi İslami sağın gerçekten önemli bir ismiyse tek bir çalışmasıyla bile yer almamış örneğin. Gırgır ve sonrasındaki mizah dergilerinin kısıtlı kullanılacaklarını tahmin etmiştim, sağ basının bu denli az yer alacağını beklemiyordum.

Her ne olursa olsun, inanarak yazıyorum, Karikatürkiye, özellikle siyasi tarih çalışmalarına hatırı sayılır bir katkı sağlayacaktır. Ülkemizde muhalif sanat sayılagelen karikatürün kanonik karakterli propaganda niteliklerine veya ‘kadı ekmeği yemeyen karınca’ misali resmiyetçiliğine dikkat çeken bir malzeme içeriyor çünkü. Klişe ve ezberleri, milim sapmayan yönsemeleri karikatürlerden tespit edebiliyorsunuz. Her okuma farklıdır, en azından ben bunu böyle, hemen ve bilcümle görüyorum. Farklı okumalar mutlaka yapılacaktır, kitap buna imkân veriyor. Çeviker, sadece bu titiz arşivciliğiyle bile Türkiye’de karikatürün en önemli sergicisi, ehlivukufu... Dilerim, yeniden bir üretkenlik içine girmiştir, karikatürün hafızı kütübu olduğunu gösteren başka ve yeni çalışmalar çıkarır.

Son sözüm Murat [Belge] Hocaya… Türkiye’de Gırgır’ın bir zamanlar Mad ve Krokodil’den sonra dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğuna inanılır. Niye bilmiyorum, o da inanmış olmalı ki sunuş yazısında değiniyor. Bu iddia, açık biçimde Gırgır’ın yayıncısı Simavilerin Günaydın gazetesinde ürettiği asparagas bir haberdir, aslı astarı yoktur. Soğuk savaşın iki süper gücünün iki dergisini seçip (dünyada başka bir ülke veya dergi yokmuş gibi) Gırgır’a üç numarayı bahşetmek o yıllarda çok hoşumuza gitmiş ki hâlâ severek tekrarlıyoruz. Gırgır, elbette çok satıyordu ama global ölçekli bir istatistiki veri yok, olmadı da… Olsaydı, Gırgır dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olmazdı zaten. Gırgır’ın üçüncülüğünü bir tek Türkler biliyor ne yazık ki… Biliyorum, benimkisi nafile bir çaba, bu romantik iddia unutulmayacak, yüz yıl sonra bile bu ‘şaşılası başarıya’ inanılacak. Hani arada bir, Türkün Türk’e propagandası diyoruz ya… Vallahi öyle!

Radikal Kitap, 4.12.2010

Perşembe, Aralık 02, 2010

Seyrüsefer Defteri 5



Karikatürkiye için bir yazı yazdım, Radikal Kitap’a (30 Kasım). + Real ve Morinyo beş gol yedi (29 Kasım). + Kötü film kontenjanı, The Cyclops (1957). Hoh hoh ürpertiyor!! (28 Kasım). + İstanbul yolculuğu, yataklı tren soğuktu ve sıcaktı. Giderken ve dönerken bu defa bir şey okumamaya karar verdim, iki film seyrettim (26 Kasım). + Jason’un Why Are You Doing This çalışmasını okudum. Yine güzel, yine güzel (25 Kasım). + 1924 yapımı Aelita Queen Of Mars’ı seyrettim. Sonraki yılların Bilim kurgu filmlerini, Metropolis’i ve hatta Flash Gordon’u etkilediği iddia ediliyor. Olabilir! (23 Kasım). + Defiant Ones (1958) Stanley Kramer'in güzel bir filmi. Hapisten kaçan ve birbirine zincirle bağlı biri siyah diğeri beyaz iki mahkumun hikayesi. Daha doğrusu, kaçarken karşılaştıklarına bakılırsa insan manzaraları olarak tanımlanabilir (22 Kasım). + Halide Edib'in Akile Hanım Sokağı romanı hakkında bir yazı yazdım, Radikal Kitap'a gönderdim (21 Kasım). + Resident Evil After Life seriden tek seyrettiğim film, öyle kalacak (20 Kasım). + Les Aventures extraordinaires d'Adèle Blanc-Sec'i önermiş miydim? Neşeli bir film (19 Kasım). + Roman ve hikaye dosyaları, makaleler, kitap önerileri...Günlerim bunları okumakla geçiyor (18 Kasım). + Çizgili Pijama hakkında bir yazı gönderdim Birgün Kitap'a (17 Kasım). + Halkın Çığlığı 2 de çıkmış, okuyunca hakkında bir yazı yazarım muhtemelen (15 Kasım). + Uzun tatilleri sevmiyorum, çok yorucu (14 Kasım). + The Man with the Beautiful Eyes adlı kısa bir Bukowski uyarlaması animasyon seyrettim (13 Kasım). + Nihayet Inception'u seyrettim. Görsel olarak güzel sahneler var (12 Kasım). + 13 Hrs filmini seyrettim. Metruk bir köşkte geçen gerilim-korku filmleri vardır. Aile içi ilişkiler ve bir yaratık türevi kullanılmış, yeni değil, seyretmemek kayıp değil. (11 Kasım). + Turna’nın Kalbi adlı Yeniçerilerle ilgili bir inceleme kitabı okuyorum. Erdal Küçükyalçın yazmış, iyi ve ilginç bir inceleme (10 Kasım). + Boardwalk Empire seyretmeye başladım (9 Kasım). + Faruk Geç'le ilgili bir yazı gönderdim Radikal'e...(8 Kasım) + Berlin çıkmış, bu hengamede çıkan düzgün bir grafik roman. Hakkında yazı yazacağım (7 Kasım) + Tüyap'taydım, çok kalabalıktı. Eş dost gördüm, o güzeldi (6 Kasım). + 1971 tarihli Lust for a Vampire filmini seyrettim. Kırk yıl öncesinin korku erotik işlerinden (2 Kasım).
Related Posts with Thumbnails