Perşembe, Temmuz 29, 2010

Dikizci Eğlence

Necmi Rıza, tangocudur. Ramiz’in kadınlarını inatla yaşatır; iç hoplatan, saltanatlı, kahkahası billur, milleti deli divane eden kadınları anlatır. Kemal Gökhan’ın ensesi kalın zontaları yoktur onun işlerinde. Tangocudur Necmi Rıza; kentli, kültürü mücessem, aklıbaşında, sözü sohbeti yerinde ve hepsinden gayrı vücudu muhkem kadınları -evet evet- erkekleri vardır. Bugün Ramize’nin, Çağçağ’ın ti’ye aldığı “prezentabl” adamlar Necmi Rıza’nın esas oğlanı jön prömiyesidir. İlhamını aldığı Ramiz’in dikizci eğlencesinin devamıdır o kadar.

Kapak karikatürünün alt yazısında genç kadın şöyle diyor: "Ne sıcak ne sıcak...Utanmasam soyunacağım"

Pazar, Temmuz 25, 2010

Mizah Siyaseti Sev(m)iyor

Hamdi Özdiş’in ‘Osmanlı Basınında Batılılaşma ve Siyaset (1870-1877)’ adlı kitabı, yazarın yüksek lisans tezine dayanıyor; Teodor Kasab ve Çaylak Tevfik’in çıkardığı dergiler, Diyojen, Hayal ve Çaylak çerçevesinde geliştirilmiş. Gazetecilik tarihimizde ilk mizahçılar olarak hatırlanan iki ismin rekabet içinde olmaları, birbirlerine düşmanlık duymaları ayrıca ilginçtir, kitap bu yönü de kapsıyor. Aralarındaki husumete karşın her iki isim (ve yayınları) siyaseten benzer niteliklere sahiptirler; meşrutiyetçi bir tutumla yayıncılık yapmakta, padişahı hariç tutarak bürokrasiye karşı dikkatli bir muhalefet sürdürmekte, pragmatik bir reformculukla topluma ve geleceğe bakmaktadırlar.

Ne Uzak Ne de Yakın
Hamdi Özdiş, Kasap ve Çaylak’ın seyrüseferlerini irdelerken belli başlıklar altında hayatı ve siyaseti nasıl yorumladıklarını betimliyor. Birkaç savı var. Öyle anlaşılıyor ki, evvela mizah dergilerinin bir biçimde paradigma oluşturduklarını söylüyor. Ortak referanslar, itirazlar, klişeler ve koşut iddialar taşındığını düşünüyor. Diyojen ve Çaylak’ın içerikleri pek de farklı değil o sebeple. Gösterilen tepkiler, ciddiyetle yazılan makaleler ve hemen akla gelen espriler aynı membadan besleniyor ona göre. Bu paradigmatik bağlam hususunda yazara katılıyorum. Özdiş, bu çıkarımdan hareketle bir iddia daha öne sürüyor. İncelenen yayınları, Yeni Osmanlı hareketinin bir parçası sayıyor ve değerlendirmelerini hareketin kritiğinden (ve ilgili literatürden) ilham alarak kurguluyor. Söz konusu yayınlar ve yazarlar, Yeni Osmanlı hareketine uzak değiller. Özdiş, pek çok hatırata ve değiniye başvurarak kurduğu illiyeti pekiştiriyor. Diğer yandan uzak değiller ama harekete yakın da değiller bence. Benzer bir yakınlık-uzaklık vurgusunu sonraki dönemde, İttihatçılar ile mizah dergileri için de yineleyebilirdim. Sanıyorum sorunu, basının siyasal iktidarla olan ilişkisine bağlayarak tanımlamak gerekiyor. Diyojen ya da Çaylak, Yeni Osmanlıların ne içinde olacak ölçüde yakınındalar ne de dışında kalabilecek kadar uzağındalar. Her iki mesafe mutlak bir zaviyeyi gerektirdiğinden tercih edilmiyor, bunun bir yayıncılık ilkesi-muğlâklığı olduğunu düşünüyorum. Bu pragmatik tutumlarını açık etmiyorlar da… Herkesin kızdığına kızan güldüğüne gülen tutumları var çoğunlukla. Yeni Osmanlılar, İttihatçılar veya Milli Mücadelecilerle mizah yayınlarının ilişkisi hep bu yönde gelişiyor. Taraf olan, konumunu açıkça beyan eden uzun ömürlü olamıyor, bu neredeyse kural olacak kadar tekrarlanıyor. Uzun ömürlü mizah dergileri, ancak bu muğlâklıkla var olabiliyorlar.

Yeni Osmanlıcı eğilimler, kamuoyunda kabul görüp popülerleştiği zaman mizah dergilerinde belirginleşebiliyor. Mizahçılar, siyasi muhalefetin etkin aktörü değil ancak yandaşı olabilirler çünkü popülerlikten beslenirler. Rejim karşıtlığı ve siyasi anaakım değerlerin dışında kalmak, popülerliğe ket vuran niteliklerdir. Buna rağmen popüler olan mizah dergileri olmamış diyemem ama onlar da yeni yükselen ve o gün için ne olduğu belirsiz-çeşitli ümitler taşıyan bir siyasi muhalefetin yarattığı rüzgârı arkalarına alırlar ve kazandıkları ticari başarı mutlaka geçicidir. 194o’lı yıllarda Markopaşa, DP rüzgârıyla yükselmiş, CHP kadar DP’nin de karşıtı olduğu anlaşılınca ve komünist olarak yaftalanınca baş aşağı giden bir süratle tiraj kaybetmiştir. Mizah dergilerinin [B]üyük [S]iyasete, örneğin Osmanlı ya da Türk kimliğine karşı (kaotik dönemlerde) net tavır koy(a)madıklarını, ancak ve ancak taraflar ve siyasetler meşrulaştıktan sonra ‘konuşabildiklerini’ düşünüyorum. Aksi olduğunda, yani taraf olmaya mecbur kaldıklarında ya da kim’liklerini, ne’liklerini ifşa ederek kendilerini alenileştirdiklerinde marjinal yayınlara dönüştüklerine inanıyorum. Özdiş, hem padişah yanlısı hem hürriyetçi olmalarını bir entelektüel sorun ve Yeni Osmanlı aydınının karakteristiği sayıyor. Çözüm önerilerinde duygusal davrandıklarını, devran dönerken-sınırlar değişirken halen Osmanlılık ve müsavat (eşitlik) gibi klişelerle konuştuklarını belirtiyor.

Gerçek Sayılan Serap
Başka türlüsünü mümkün olmadığını, olsa bile bunu yapamayacaklarını iddia edeceğim. Çünkü mizahçılar hem sanıldığı ve kendilerinin iddia ettiği ölçüde entelektüel donanıma sahip değiller hem de popüler siyasi eğilimlerden farklı olan inanış ve eğilimlerle üretmiyorlar. Popülerliğin ölçütü çoğunlukla hem fikir olmaktan, onlar gibi düşünmekten geçiyor. İlk mizah dergilerimizde Karagöz’e ya da diğer halk sanatından (sayıla gelen) tiplemelere yönelik ilgi ve ihtimam, bu popülerlik savunusundan çıkıyor. Bu nokta önemli: kendilerini entelektüel ve siyasi mücahit ölçüsünde dava adamı saydırmak hususunda sahiden maharetliler. Bugün bakıldığında bizzat mizah üreticilerinin iddialarına dayanan onlarca yazı, sayısız konuşma, birbirini tekrar eden epeyce laf var ortada. Konuyla ilgilenen-okuyan herkesi etkileyecek bir yoğunluk olduğunu, özeleştiri de yaparak- üzerinde ayrıntılı düşünmeden kimi zaman bu yoğunlaşmaya kendimce katkıda bulunduğumu itiraf etmeliyim. Mizahçılar, toplumun yanında değil önünde olduklarını, otoriteye karşı tek başlarına mücadele ettiklerini iddia edebiliyorlar. Hele ki dergiler ve mizahçılar, büyük oranda unutulup birer tarih vesikasına dönüştüğünde çok daha büyük laflar edilebiliyor. O dergiler ve mizahçılar değil meslek(taşlar) övülüyor aslında. Yapılanın tahrifat ya da abartı olduğunu söyleyemem, bu bana bir tür ‘serap’ gibi geliyor, hiç tartışmadan kabul ediliyor, tekrarlanıyor ve o ‘serap’ giderek gerçeğe dönüştürülüyor, ‘güzel olduğu’ için mesleki bir tapınmayı sağlıyor, yaygınlaşıyor. Tekrarlayayım: mizah dergileri etkin ve sürekli bir siyasi faaliyetin içinde olmamışlardır. Delil olarak başvurulan ceza ve kapatma davalarını azımsamak için söylemiyorum ama bu(nlar) ne mizahçıların muhalefet başarısını gösterir ne de siyasi muhalefetleri nedeniyle ceza alan düşünce suçlularına göre ağır yaptırımlar içerir. Dava ve kapatma cezalarının mizahçılığın itibarı-entelektüel çabanın göstergesi sayılması kuşkusuz yanlış ve abartılı bir tutum; ne var ki bu bir vakıa ve kullanılıyor.

Özdiş’in çalışması, mizahçıların (siyaseten) tekdüzeliğini göstermesi bakımından başarılı bir döküm. Üstelik sonraki dönemlerde mizahçılar neleri önemse(me)diler sorusunu akılda tutarak analiz yapacak araştırmacılara bir açılım sağlayabilir. Çünkü espriler, öfkeler ve hezeyanlar aynı çizgide gelişiyor, yineleniyor. Mizah tarihi çalışmalarının daha sakin yazılmasından, romantize edilen iddialarla didişilmesinden yanayım. Özdiş, çok da önemsenmeyen bir alanda umarım yeni çalışmalar yapar. Yalan-yanlış yazılan ayrıntıların farkında, dipnotlarında tek tek sıralıyor çünkü. Meraklısına bunlar da ilginç gelecektir.

Birgün Kitap, 24.7.2010

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Teslim Oluyorum...Güldür Beni!

Foto: Hakkı Ceylan
link

Yel Yeperek Yelken Kürek

Türk mizahının Forrest Gump’ı yoktur ya da Chauncey Gardener’i. Hepsi geveze, meraklı ve hazır öğrenmeye. Saf, yer ile yeksan, küçük-cin adamlar. Kırlangıç nasıl çırparsa kanadını güleç dedikçe güleç. Neşeli, taşkın, yüce gönüllü ve toprak gibi işlenmiş. Zemberek adamlar değildir hiçbirisi. Esneyen devlet dairesi, tosbağanın salyası. Naşit, Turist Ömer, Ali Uyanık ve Varsayalım İsmail, yel yeperek yelken kürek konuşurlar; ne yalnızca kutlamak ya da bağışlanmak, ne de rahatlamak ve boşalmak sözcüklere basa basa. Hepsi birden, tam tekmil kendisi. Tohumu Kavuklu’dan. Ruhların duvarında afili bir resim, ilk gevezeliğin el vermesi.

Pazar, Temmuz 18, 2010

Karadeniz Kıyısında





Manuel Çıtak
Karadeniz Kıyısında Bir Plaj, İstanbul 2000 fotoğrafından ayrıntılar

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

Gemide Devrim

Geçtiğimiz günlerde manga uyarlaması yayınlanan Yengeç Gemisi (Kanikōsen) romanı, proleter edebiyatın en iyi örneklerinden biri olarak gösteriliyor. İlk kez 1929’da yayınlanan çalışma, işkencede öldürülen komünist yazar Takici Kobayaşi’nin (1903-1933) magnus opum’u sayılıyor. Farklı dillerdeki yayın seyrine bakılırsa, Sovyetler ve ulusal komünist partilerce desteklenen yayınevlerinden neşredilmiş. Örneğin yazarın ölümünün hemen ertesinde Amerika’da Sovyetik yayınevi International Publishers (özetleyerek) yayınlamış. Yazarın akıcı dili ve alt sınıfların hayatlarını resmederken gösterdiği canlılık, anlaşıldığı kadarıyla komünist çevreler dışında yıllarca dikkate alınmamış, eylemciliği edebiyatçılığına galebe çalmış. Bazen yazarlar zamanlarının dışında değer kazanırlar, bir kitap beklenmedik bir biçimde unutulabilir ya da hayata dönebilir. Yeni bir eğilime denk düşmüştür, onu popüler kılan beğeni sönümlemiştir vs. Kanikōsen’in yeniden gündeme gelmesi, Japonya’da 2008 yılında yaşanan ekonomik krize denk geliyor; aynı yılın yazarın 75.doğum yılı olması, muhtemelen vicdanları huzursuz eden cinayetin hatırlanması gibi nedenlerle Kobayaşi ve Kanikōsen’e medyatik bir ilgi gösteriliyor. Kanikōsen’in 1953 tarihli sinema, 2006 yapımı manga uyarlamaları olmakla birlikte yenileri yapılıyor. Yordam Kitap’tan çıkan manga, bu dönemde yayınlanan yeni ve popüler versiyon.

Roman, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde, büyük bir balıkçı gemisinde geçiyor. Gemi, sadece avlanmıyor, denizde kaldığı sürece yakalanan yengeçlerin işlenip kutulanması-konservelenmesi sürecini tamamlayan bir fabrika gibi çalışıyor. Kobayaşi, romanı yazarken doğallıkla Potemkin Zırhlısı’ndan (1925, Yön. Sergei Eisenstein) esinlenmiş; kalabalığın giderek yükselen tansiyonu, klostrofobik ve gayri insani çalışma ortamı, insafsız yetkililerin yarattığı öldürücü hiyerarşi, filmin başlangıcını hatırlatıyor. Fırtınada balıkçılardan ikisi denizde kayboluyor ve bir Sovyet gemisi tarafından kurtarılıyorlar. Yaşam koşulları bakımından iki gemi arasında bir mukayese yapılıyor ve Sovyetler lehine olan fark, Japon balıkçılar için zihin açıcı oluyor. Yengeç gemisinde işçilerin işverene karşı birlik olmasında Sovyet gemisinden dönenler öncülük ediyorlar. Bu yönden bakıldığında Kobayaşi’nin Yengeç Gemisi, devrimci (ve yeni) Potemkin (miti) ile karşılaşıyor. Hatırlayanlar çıkacaktır, Potemkin Zırhlısı’nda, kurtlanmış etlerle yapılan yemeklere isyan eden denizciler, o hayhuy içinde Rus-Japon savaşına göndermede bulunarak ‘Japonların elindeki Rus esirler bile bizden daha iyi durumdalar’ mealinde bir şeyler söylüyorlardı. Elimde somut bir veri yok ama Kobayaşi’nin bunu bilerek hikâyesini geliştirdiğine inanıyorum. Diğer yandan Potemkin Zırhlısı’na benzetmiş olmam yanıltıcı olmasın, Kanikōsen, (sadece) kitlenin kahraman olduğu bir anlatı değil. Gemi çalışanlarının çaresizlikle dolu geçmişlerinin yanında dönemin Japonyası hakkında sınıf ve çalışma ilişkilerini resmeden sahnelere yer veriliyor, katmanlı bir hikâyesi olduğunu söylememek haksızlık olur.

Proleter edebiyatının ilgi çekici bir dualizmi vardır. Anaakım çizgi romanlara benzetilebilir bu temayül; habis bir adamı görür görmez tanırız örneğin. Biçimsiz, sevimsiz, bed suratlı hinoğlu hin düzenci biridir karşımızdaki. Kaşlarının çatıklığı, bıyığının seyrekliği ve bazen gözbebeğinin küçüklüğü gibi göstergelerle sunulur kötü adamlar. Commedia dell’Arte’den Kabuki tiyatrosuna, sessiz filmlerden televizyon dizilerine varıncaya dek bu klişe hep yinelenir. Çizgi romanlar yıllar içinde değişip farklılaşsa da amaca bağlı olarak mesajı basitleştirmek (ve yaygınlaştırmak) adına bu referanslara (sine qua non) başvururlar. Yengeç Gemisi’nin Asakava adlı acımasız şefinin tasarımı, bu tutumun tipik bir tezahürü. Romana ve 2009 yapımı sinema uyarlamasına göre bu tipleştirme abartılı olmuş. Hatta ilk manga uyarlamasında Asakawa gemicilerden tıknazlığı dışında fiziken çok farklı değil. Türkçede yayınlanan versiyondaysa bir heyulayı andırıyor. Benzer bir eleştiri, Yengeç gemisinin fedakâr öncüsü, Vakulinçuk’u, Morimoto için söylenebilir. Morimoto, mangaların erkek kahraman klişesine dayandırılmış. Albenili, endamlı, hemen fark edilecek ve ‘geri çekil şeytan!’ diyecek bir jeune premier duruşuyla panellerde kendini gösteriyor. Tahmin edilebileceği gibi romanda böylesi makyajlı bir adam yok.

Bu tercihler şüphesiz manganın karakteristik anlatım diliyle ilişkilendirilebilir. Mangalar, duygusal gerilim anlarında mimik ve jestleri mutlaka ‘normal’ dışına çıkarttıkları gibi fiziksel olarak ölçülerle oynuyor, karelerdeki tiplemeleri büyütüp küçültebiliyor ve bunu, anlatının kendi bağlamı içinde bir gerçeklik sorunu (çelişkisi) saymıyorlar. Bir başka ifadeyle abartıyı anlatının asli unsuruymuşçasına istifliyorlar. Açıklayıcı bir karşılaştırma yapalım: Batı Avrupa çizgi roman ekolüyse olabildiğince fotoğrafa, gerçekçi bir sinematografiye yakınlaşmaya çalışır. Asakawa’nın işçiler arasında zağlı, zorlu, satvetli bir adam olarak dolaşmasına, Kanikōsen’in duygusal dualizmini (ve denizin ortasındaki gerilimi) artırmak için başvuruluyor. Bunu işin nedeni niçini sayabilir; bütün işçilerin ondan ürkerek köşe bucak kaçmasını anlamlandıran ve olağanüstülükleri normalleştiren çizgi roman dünyasına kapı açan bir lezzet olarak görebiliriz. Öyle olmalı ki albüm siyasi rengine rağmen epeyce satmış Japonya’da.

Kanikōsen, bizde bilinmeyen komünist bir yazarın en önemli anlatısı. Birkaç yıldır Uzakdoğu’da ve uluslararası sol çevrelerde, bilhassa gençler arasında heyecanla konuşulan bir yazarı keşfetmek için manga uyarlamasına bakmanızı öneririm.

Radikal Kitap, 16.7.2009

Pazartesi, Temmuz 12, 2010

Derin Hakikatler Tatile Giriyor

Kendinize mukayyet olun...Haftaya görüşmek üzere...

Ölümün İyiliği Hatırlattığı Masal

Neil Gaiman (d.1960), son yirmi yılın en önemli yazarlarından biri. Hem ne yazdığı merak ediliyor, hem kitapları çok satıyor vs. Onu sadece çizgi roman değil geniş anlamda edebiyat dünyasının yıldızlarından biri saymak gerek. Bir kuşakla birlikte büyüdüğü, hakkındaki ilgi halesini dünün çocuk okurlarının yaşatıp büyüttüğünü iddia etmek herhalde yanlış olmaz. Özellikle İngilizce konuşulan ülkelerde Neil Gaiman ismi kuşkusuz bir marka değeri taşıyor. Bu da global ölçekte pazarlanan bir isim olması sonucunu beraberinde getiriyor. Öyle ki kitapları Türkçede yayınlanmadığı dönemlerde dahi Gaiman hakkında konuşan ve yazan bir kesim vardı. İngilizce dolayımıyla çizgi romanları, gotik hikâyeleri biliniyor, başkalarına tavsiye ediliyor ve fan hararetiyle savunuluyordu. Sonraları Gaiman Türkçede yayınlandı ve hemen hiçbir kitabı beklendiği ölçüde başarı kazanamadı ve neredeyse hiç konuşulmadı. Azımsamak adına yazmıyorum bunu. İngilizce anaakım medyada bazen her gün ve her zaman kısa olan aralıklarla Gaiman hakkında bir değiniye, malumat ya da yoruma rastlayabilirsiniz. Tori Amos’la olan dostluğu, Amanda Palmer ile sevgili olmaları, twitter sayfaları, şiirleri, şarkı sözleri, ilginç ifadeleri vs. Şu ya da bu nedenle konuşulan bir yazara biz pek de itibar etmiyoruz. Çevirilerinin iyi olmadığını söyleyen fanlar var, bir karşılaştırma yapmadım ama bunun çok da etkili olduğunu sanmıyorum, yanlış-eksik çevirilere rağmen beğenilen kitaplar oluyor çünkü. Ne dersek diyelim, Gaiman hikâyeleri bizim hayatımıza ve yaşadığımız zamana denk düşmüyor. Batıdaki yoğunluk buraya sirayet etmiyor işte. Garip ya da değil, bir vakıa bu. Kuşkusuz Gaiman’ın değerini azaltmıyor bu durum.

Geçenlerde Gaiman’ın senaryosunu yazdığı Ölüm-Yaşamanın Ağır Bedeli adlı çizgi roman yayınlandı (Baykuş Kitap, 2010). İçeriğini özetleyecek bir ifadeyle iyimser bir çizgi roman Ölüm, tortusu-kendisi okura bunu hissettiriyor... Yavaş bir kurgusu var, bilinçli bir tempo elbette bu. Edebi nitelikli ve aslına bakarsanız epeyce şairane bir dilin tercih edildiği balonlar okuyoruz bolca. Ölüm meleğinin yüz yılda bir insan suretinde yeryüzüne inmesi, insanlar arasına karışması fikrine dayanıyor hikâye. Canını aldığı insanların ne hissettiğini anlaması için yapılırmış bu ritüel. Didi adlı neşeli, çevresine iyilik saçan, sağaltıcı genç bir kadın olarak iniyor dünyaya Ölüm. Kimle konuşursa karşısındakine bir ferahlama sağlıyor. İntihara meyilli, umutsuz ve epeyce kasvetli, zekâsı yüzünden acı çeken Sexton adlı bir delikanlıyla yolları kesişiyor. Biteviye daralan, çabuk sıkılıp öfkelenen mutsuz bir ergen bu...

Gaiman, bize seksenli yılların atmosferinde (ben sakaletinde demeyi tercih edeceğim) alt sınıfların yaşadığı bir mahallede geçen bir peri masalı anlatıyor. İyiliği ve paylaşmayı tuhaf bir süratle yaygınlaştıran Didi, karşısına çıkan her kötülüğü naifleştiriyor. Sexton’a hayatı öğreten, külyutmaz zekâsını ters yüz eden bir seyir yaşanıyor böylelikle. Gaiman’ın mahareti en çok diyaloglarda kendini gösteriyor. Amerikan çizgi romanında ‘yazarı’ öne çıkartan, anlatım kutularını ve balonları çoğaltan isimlerden biri. Yetmişli yıllarda gevezelik sayılan, önceki on yıllarda sadece olayı anlatmak için kullanılan ‘yazıyı’ edebiyata (veya metaforlara) yaklaştıran, okura zaman harcatan ve ondan itibar bekleyen, kim yazmış dedirten yeni bir dönem varsa eğer Gaiman işte bu yeni dönemin sacayaklarından biri. Anlattığı hikâyelerden ziyade anlatım biçimi, dramatize edici estetiği ve şairane sözcük seçimleri nedeniyle bambaşka bir ‘yazar’ sayılıyor. Miyazaki’nin kült animasyonu Prenses Mononoke İngilizceye tercüme edilirken içerdiği edebi gücü kaybetmemesi için kendisine başvurulmuştu örneğin.

Ölüm, onun küçük ve iddiasız bir hikâyesi. Farklılığının insancıl çıkarımlarında olduğunu söyleyebilirim... Bunu da gözümüze sokarak yapmıyor. Pedagojik olması nedeniyle okullarda okutulabilir nitelikte. Diğer yandan Tori Amos’un önsöz ve sonsözüne yer verilmiş, metinle ilgisini hem kuramadım hem de varolma gerekçesini pek anlamlandıramadım. Dahası var: Amos’un sondaki prezervatif kullanımına ilişkin bölüm, hikâyedeki cool kırıntıları silip götürmüş. Okunmasa da olabilecek ilgisizlikte. Son söz çeviriye: Çeviri olduğunu hissettiriyor.

Birgün Kitap, 10.7.2010

Pazar, Temmuz 11, 2010

Vicdan Adlı Bir Kedinin Hikâyesi

İlban Ertem, Gırgır Kuşağı çizerlerinin en çalışkanlarından biriydi, ‘çizgi roman fabrikası’ olarak anlıyor, gerçekten büyük sabır ve özveri isteyen bir yaşam temposuyla sürekli üretiyordu. Gırgır, Fırt, Avni, Hıbır, Joker, Küstah gibi dergilerde tefrika mantığıyla çizgi romanları yayınlandı. Dişi bir kedinin hayat hikâyesini anlattığı Vicdan (1989), bu yoğun dönemin uzun soluklu çalışmalarından biri... Türkiye’deki çizgi roman geleneği (özellikle Gırgır sonrasında) komik çizgili ve underground eğilimli bir anlayışa dayanıyor çoğunlukla. Ertem, böylesi bir belirginleşmenin başat yönlendirici ve anlatıcılarındandı… Her şeyi başaran muktedir erkek kahraman modeline dayalı anaakım çizgi roman anlayışının aksine Ertem, zaafları olan, orta alt sınıflardan gelen, geçim sıkıntısı çeken, yanılabilen, hayli sıradan ve başarısız karakterler seçiyor; harekete dayalı hikâyeleri içinde onların hayatlarını resmediyordu. Vicdan, aslına bakılırsa, Ertem’in ‘bütün eserleri’ içinde ayrıksı bir yerde durmuyor. Yoksul, işsiz ve karnını nasıl doyuracağını düşünen, şehrin tekinsiz sokaklarından kurtulmaya çalışan taşralı genç kahramanlarından çok farklı değil Vicdan. Belki şu söylenebilir: Ertem, hep erkek kahramanlarla hikâye geliştirdiği için Vicdan’ın kedi olması ve dişiliği, maşist ve vicdansız bir dünyayı hicvedebilmesini kolaylaştırmış, ona yeni bir açılım sağlamış.

Vicdan, pek çok kedi anlatısında olduğu gibi insan özellikleriyle tipleştirilmiş, yanlış anlaşılmasın, funny animal – Walt Disney tarzı insan gibi konuşup yürüyebilen hayvanların kahramanı olduğu bir anlatı değil bu. İnsanlarla hayvanlar birbirlerini anlamıyor, iki tarafın konuşmalarını okurlar olarak biz izleyebiliyoruz. Bu anlamama hali, anlatıcı olan Vicdan’ın yorumlarıyla komikleştiriliyor. Hınzır, hazırcevap, ağzı bozuk, ‘erkek Fatma’ ölçüsünde bir sokak kedisi karşımızdaki… Gerçi Vicdan’ın cinsiyeti bazen önemsizleşiyor, meydan okuyuculuğu nedeniyle bir erkek gibi algılanabiliyor, bu ilginç. Ertem, Vicdan’da iyi bildiği bekâr evlerini, sonraki çalışmalarında özel olarak ilgi gösterdiği hırsızlar, metresler ve fahişelerin dünyasını resmediyor bize. İnsanlarla pragmatik ilişkiler kuran, karnını doyurmak için sevimlilik yapmak zorunda kalan ve tüm bunlara rağmen özgür bir ruhu olduğuna çevresindekiler kadar kendini de inandırmaya çalışan Vicdan, seyahatleri sırasında karşılaştığı, metreslik yapan kadınlara benziyor en çok. Vicdan nasıl evden eve savruluyorsa bu kadınlar da hoyrat ve zengin erkekler arasında bir yaşam mücadelesi veriyorlar. Tavizkârlar, iltifat ediyorlar, refah peşinde koşuyorlar ve işler ters giderse kıyasıya kavga ediyorlar. Vicdan da ev kedisi olmaktan, balkona kısılıp kalmaktan şikâyetçi ama sokak feylesofumuz, hazıra öyle alışıyor ki, Hüso adlı naif köpek arkadaşıyla sokağa bırakıldıklarında ne yapacağını bilemez bir halde dolanıp duruyorlar. Vicdan, doğumdan yaşlılığa gelişen bir hayat hikâyesi olduğu için, bu geç yaşta gelen terk edilme tedirgin edici oluyor. Neyse ki mutlu son’la bitiyor albüm. Hikâyenin kendisinden çok sürükleyici olması ve yansıttığı hayat detayları daha önemli sanki... Gırgır üreticileri, bir yabancının, bazen bir Uzaylının ya da başka bir çağdan gelen birinin gözünden Türkiye’yi, özellikle İstanbul’u anlatmayı hep sevdiler. Vicdan’ın flaneur yorumları, Türkleri, erkekleri-kadınları ve hayatın yeknesaklığını anlatması bakımından geleneği sürdürüyor.

İlban Ertem, paranın bütün hayatı yönettiğini anlatır genellikle, duygusal derinliği bu ana temaya çelişkili olacak biçimde kurar. Sadece Vicdan değil, yaşamak için herkes eğilip bükülmektedir buna göre. Çıkarları söz konusu olduğunda bütün insanlar sorumsuz ve keyfi davranabilmekte, sevgi gösterdikleri her şeyi bir kalemde silebilmektedir. Vicdan, Hüso’yla olan birlikteliklerini ‘ortaklık’ sayıyor uzun süre örneğin, yıllar geçtikçe bunun dostluk olduğunu fark ediyor. Kedi-köpek dostluğu para merkezli hayata yönelik bir ironi şüphesiz…Usta bir çizer, nitelikli bir ‘yazardan’ iyimser bir kedi hikâyesi ve toplum eleştirisi okumak isterseniz, Vicdan neredeyse yirmi yıl sonra Mürekkep Yayınları tarafından yeniden basıldı, kaçırmayın derim.

Birgün Kitap, 10.7.2010

Cumartesi, Temmuz 10, 2010

Herşey Acı ve Hüzün Taşıyor


Joe Sacco’nun geçen yıl çıkan grafik romanı Filistin’den sonra bu kez Güvenli Bölge Gorazde, Doğu Bosna’da Savaş, 1992-1995 yayınlandı. Böylelikle Sacco’nun özel olarak yoğunlaştığı bir başka savaş bölgesine dair albümlerine de başlanmış oldu. Gorazde, 1995 yılında geçse de geriye doğru üç yıllık bir dönemi anlatıyor. Sacco, otuz küsur kısa bölüm halinde oluşturduğu albümü 1996-2000 yılları arasında tamamlamış. Bölümlemesinin nedeni kimi kısımları daha önce kimi dergi ve gazetelerde yayınlatmasıyla da ilgili... Örneğin epeydir Irak ile kısa hikâyeler çıkartıyor, bunun yeni bir albümün habercisi olduğu söylenebilir. Albüm içinde sayfalara atılan tarihlere bakılırsa oldukça yavaş çalışıyor. 227 sayfayı yaklaşık kırk ayda çizmiş. Çok sayfa çizmeleriyle hatırlanan manga çizerleri (mangaka) ile kıyaslanırsa epeyce sınırlı bir üretim bu. Sacco bu azlıkla daha çok Batı Avrupalı auteurları hatırlatıyor. Endüstriyel yayıncılığın dışında durmayı tercih eden, iş yetiştirme telaşıyla üretmeyen bir çizgi romancı.

Sacco, Bosna ile ilgili iki ayrı albümü olmasına rağmen asıl olarak Gorazde ile hatırlanıyor. Müslümanların çoğunlukta olduğu, iç savaşla birlikte Sırp hâkimiyetine giren bölgede sıkışıp kalan bir şehir burası. Sacco, BM denetimindeki Mavi Yol’u kullanarak şehre geliyor. Pek çok yabancı gazetecinin aksine şehirden hemen ayrılmıyor, aralıklarla gidip gelse de dört ay gibi bir süre orada yaşıyor. Dostluklar kuruyor, röportajlar yapıyor, konuşuyor, konuşturuyor. Albümün özeti aslında bu, Gorazdeliler yaşadıklarını anlatıyorlar bize. Sacco’nun dokunaklı mahareti burada ortaya çıkıyor, kendini usulcacık geriye çekiyor oysa ilk sayfalarda hikâyesine otobiyografik bir dille başlıyor. Savaşın koyuluğunu hafifletmek ya da tersi, o dramatik etkiyi pekiştirmek için çıkıyor sadece. Kendisini silikleştirip karikatürleştirerek tipleştirdiği için ya sahiden komik ya da dışarıdan gelmiş gamsız bir yabancı oluyor. Öfkeyle yükleniyor biri ona, “Niye geldin buraya?”.

Sacco, anlatım aracı olarak çizgilerini ve çizgi romanı seçse de albümleri aynı zamanda gazeteci kitaplarılar. Kısaca nasıl bir gazetecilik tarzını izlediğini açıklayalım. Özellikle Amerika’da altmışlı yıllardan itibaren, kimileri sonraki dönemlerde romancı kimlikleriyle tanınacak gazetecilerin The Atlantic Monthly, The New Yorker veya Rolling Stone gibi dergiler için hazırladıkları makalelerle geliştirdikleri gazetecilik anlayışının parçası veya izleyicisi Sacco. Zaten benzer nitelikte (veya o geleneği yaşatan) dergiler için çalışmalar hazırlıyor. Buna göre mutlaka olayın geçtiği yere gidiliyor, faillerin yaşam anları, bilişsel haritaları dikkate alınıyor. Demeç almak ya da kısmi alıntı kullanmak yerine uzun uzun konuşuluyor insanlarla ve gündelik hayatlarının hemen her ayrıntısı (tutum, sıkıntı, beğeni, arkadaşlar, aile vs) konuşmanın bir parçası olarak resmediliyor. Konuşulan ile okuru birbirine yakınlaştıran bir iç dökme, mahrem olanın teşhiri ya da sağaltım olarak tariflenebilecek önemli bir yönseme bu. Her görüş açısının dillendirilmesi amaçlandığı için konuşulan her özel kişiyle yineleniyor bu yaklaşım. Dahası var, ilerleyen yıllarda, okurla mesafeyi azaltması bakımından yazarın da kendisini giderek daha fazla hissettirdiği bir gelişim yaşandı örneğin. Metin üçüncü tekil şahıs ağzıyla anlatılsa da derinlemesine görüşme yapan kişi giderek kendinden veya kendi geçmişinden ayrıntılar katabilir oldu, mahremin teşhiri bakımından zaviye çeşitlenip katmerlendi.

Güvenli Bölge Gorazde, gazetecilik yaklaşımıyla türün tipik bir örneği. Sacco, kendisine tercümanlık yapan Edin aracılığıyla pek çok insanla konuşuyor. Büyük bir çoğunluğuyla arkadaş oluyor ve yaşadığı yakınlaşmayı gizlemiyor; onlarla içki içiyor, evlerinde kalıyor, videodan filmler seyrediyor. Sacco’ya yönelik en önemli eleştirilerden biri nesnelliğini yitirmesi, açıkça Filistinlilerden veya Boşnaklardan yana olmasıdır. Benzer eleştiriler, vakt-i zamanında Norman Mailer ya da Truman Capote için de yapılmıştır. Devletin suçlu olarak gösterdiği insanları sempatikleştirdikleri için eleştirilmişlerdir. Oğuz Aral, gazetecilik pratiği içinden konuşarak çizerlerine “Kimsenin çayını içmeyeceksiniz” öğüdünü verirdi, “yoksa eleştiremezsiniz”. Oysa biliyoruz ki çay içmek ya da çay içerken hasbıhal edebilmek dahi her zaman ve herkesle mümkün olmayabiliyor. İdeolojinin işleyişi, kültürel sermayenin yaratığı mesafeler bunu doğal olarak zorlaştırabiliyor. Eleştirdiğin değil hemfikir olduklarınla bir aradasın çoğunlukla, benzer yayınları okuyor ve tartışıyorsun, kültürel kimliğinin sınırlarını eleştirdiklerine göre belirliyorsun, onlarla da çay içmek zaten istemiyorsun. Sacco, objektifliğe inanmıyor, güçlü değil mağdur ve zayıf olanın yanında durarak tavrını baştan gösteriyor. Bunu yaparken de “başka türlü bir hayatın mümkün olup olmayacağını” sorgulatıyor, yanındakilere. Boşnaklarla eski komşularını konuşuyor, Sırplarla yeniden birlikte yaşayabilir misin diye soruyor. Pek çoğu bu soruyu bir yabancıyla konuşmanın rahatlığıyla cevaplıyor veya yakınlığın getirdiği samimiyetle. En sert cevapları verenler, Sacco’yu daha az tanıyanlar oluyor: “Benim Sırp arkadaşım yok” diyor bir kadın “insan arkadaşını öldürmez”. Öfkeyi, hayal kırıklığını ve yüzleşme arzusunu haykırıyor bize. Eski komşuların “o hengâmede” oturup rakı içtikleri, birbirlerini koruyup kolladıkları “diğerlerinin elinden kurtardığı” sahneler de var diğer yandan. Sacco ısrarlı bir drama dengesi arayışında hep, acımasızlığın içinde ve ertesinde bir biçimde yürüyen hayatı ve insani arzularını vurgulamaktan yana. Havai kızlar, kot pantolonlar, şekerler, Drina sigaraları, rakılar ve rock parçaları… Herkes acı ve hüzün taşıyor, her eğlencenin bir yerinde yeise düşüveriyorlar. Günü yaşıyor, yarından korkuyor, geçmişi unutmak istiyorlar.

Panel (ve açı) tasarımları bakımından Filistin’deki kadar yenilikçi değil Sacco, bizi dağın cin tepesine çıkarmıyor. Ama kimi bölümlerde yarattığı atmosfer ve kurgu sürati olağandışı güzellikte... İlk Saldırı, Gorazde Dolaylarında ve Beyaz Ölüm kolay unutulmayacak ölçüde yalın ve yaralayıcı epizodlar. Bu arada albümde sevdiğim insanlardan savaş muhabiri Şerif Turgut’a da hakkı teslim edilmiş… Güvenli Bölge Gorazde, yakın dönemin en önemli savaş karşıtı hikâyelerinden biri, sahiden kaçırılmamalı, hayat kısa...

Radikal Kitap, 9.7.2010

Cuma, Temmuz 09, 2010

Pilan mı Pilav mı?

1949 tarihli Türkçede Kızıl Tehlike adıyla yayınlanan anti komünist çizgi romandan bölüm. Yazının başlığı ise altmışlı yıllarda AP'nin seçim sloganlarından biri. 27 Mayıs sonrası DPT, plan ve porgram vs konuşulunca AP ve Demirel "asıl pilava bakalım" diyerek populist bir kampanyaya başlamıştı. Plan-pilan uzun yıllar komünist ağzına yaraşır bulunmuştur. Keçi sakallı şeytani komunist de pilandan söz ediyor bu yüzden...Hep tezgah hep dış mihrakların emelleri işte...

Tezgahtaki Ayna

Engin Güneysu
link

Perşembe, Temmuz 08, 2010

Devrim

Bu kareye çok güldüğümü hatırlıyorum. İnsan üzerinden yıllar yıllar geçtikten sonra böylesi bir geçmiş ayrıntısıyla yeniden karşılaşınca seviniyor. Bana o tarihte-en az otuz yıl önce- tuhaf gelmişti, hikâyede herkes ciddiyetle büyük laflar edip sonu ölümle bitebilecek cesaret deneyimlerine girerken işler beklenmedik biçimde tersine dönüyor, yönetim değişince az evvel idam mangasına ateş emri verecek subay umulmadık bir tornistan yapıyordu. "Öldürecektik ama madem düşmanımız kurtarıcımız oldu, siz de hasımken hempamız oldunuz, buyrun serbestsiniz". Bu kadar basit işte... Öte yandan bana komik gelen köftehor sarhoşun hiç bir biçimde durumu anlamamasıydı. Esrime halindeki bir flaneur gibiydi, ciddiyetin içinde yalpalayarak geziniyordu işte...

Ama Oğlanlar İpe Dizilirler

link

Cumartesi, Temmuz 03, 2010

Mucize Gösteren Yatır

Allahın kendisiydi kahkaha, cennet bahçelerinden kovulan elma ısırığı. Sürgün oldu hayata, sonsuz ruhuyla direnişe. Kal dersin kalmaz, durmadı dolandı oralarda, masallarda ve kervanlarla. Krallarla soytarılaştı, devrimlerle kaçırıldı zamana. Her kaçtığında halkla soluklanıp halka üfledi harlanmış nefesiyle, ısıcacık oldu kimi yerler. Yerim yerim böbürlendi sonraları milletler, çocuk yüzlü folklardan gülmeleriyle. Mucize gösteren yatırıydı Nasreddin, Türklerin, Arapların, Farsların ve yedi milletin. Mezarını gösterdiler bizim diye zıplayarak tamamı. Yeryüzünün kendisiydi kahkaha, bütün dillerinden damıtılmış ve hepsinin kendisi.

Çizgi: Mehmet Saygın

Uzay Yolculuğu

link
Related Posts with Thumbnails