Pazar, Mayıs 30, 2010

Crumb, Tekvin’i Niye Çizdi?

Geçtiğimiz yılın sonunda çizgi dünyası ve underground alemi adına merak uyandırıcı bir gelişme yaşandı. 1943 doğumlu ünlü çizer [Robert Dennis] Crumb kendisinden beklenmeyecek bir çalışmaya imza atarak Tekvin’in çizgi roman uyarlaması olan bir albüm (The Book of Genesis Illustrated) yayınladı. Hemen tüm dünyada ajanslardan servis edildi bu haber, bizde de çıktı, hatta bir asparagas teyellendi hemen: Crumb, Kuran-ı Kerim’i de çizgi romanlaştıracaktı vs. Biri bir albüm yayınlamış ve Türkiye’de de çizgi roman modası var, denk düştüğünden haber olmuş işte diye düşünmeyin. Ya da Tevrat’a ilişkin bir propagandanın parçası da saymayın derim. Hiç akla getirmeyin demiyorum, İncil ya da Tevrat ilk kez çizgi romana uyarlanmıyor. Pek çok ülkede dini kurumların özellikle geçen yüzyılın ikinci yarısında bizzat çizgi roman yayıncılığı yaptığını, Amerika’da sadece dini değil hayli iddialı anti-komünist çizgi romanları yayınladığını söyleyebilirim. Din ve çizgi roman hiç sevmemiş değillerdir birbirlerini. Ajansların ilgisini çeken, bu uyarlamayı gelmiş geçmiş en ünlü underground sanatçılarından biri olan Crumb’ın yapması elbette.

Sapkın Şöhretli Auteur
The Guardian birkaç yıl önce Crumb’ı ayrıntılı olarak anlatan bir yazı dizisi yayınlamış ve şu spotlarla sunmuştu: “60’ların hippilerinden 90’ların film yapımcılarına ve 21. yüzyıl küratorlerine, her nesil seks saplantılı, beşeriyet düşmanı Rober Crumb’ı yeniden keşfediyor”. Aynı sayfalarda eleştirmen Simon Hattenstone, “Crumb kırk yıldır en aşağılık arzularımızı çiziyor. O profesyonel bir sapık, çizgilerinde boy gösteren utanmaz bir canavar” diye yazmıştı. Kendisi gibi çizer olan karısı Aline’e göre, gülerek söylediğine bakmayın, “cinsiyetçi, ırkçı, Yahudi, kadın düşmanı” olan birinden söz ediyoruz. Altmışlı yılların ortasından beri çiziyor, bir aralar LSD bağımlısıydı, her türlü otoriteye karşı çıkan çalışmalar yayınladı. İri kadınlar, abazan erkekler, edebsiz edebiyat, grotesk olan her şey hikâyelerinde yer aldı. Kendinden sonra gelen kuşakları -bizdeki çizerleri dahi- derinden etkiledi. Bugün Grafik Roman adlı bir ardışık sanattan söz ediliyorsa sahiden katkısı büyüktür. Samimiyetle saplantılarını, açmazlarını resmetti. Devlet, kilise, bürokrasi, polis, politikacılar, ebeveynler, aile başta olmak üzere bütün emredenlerle alay etti. Küçük bir anekdot aktarmalıyım, çizgilerini ve neler anlattığını bilenleri şaşırtmayacaktır: Janis Joplin ve Robert Crumb birbirleriyle tanışmak istiyormuş, ortak bir dostları varmış. Davulcu Dave Getz de Crumb’ın onlar için bir albüm kapağı yapıp yapamayacağını merak ediyormuş. Ortak dostları konuyu Crumb’a açınca Crumb, “Tamam, albüm kapağınızı yaparım, ama tek şartım, Janis’le tanıştığım zaman göğsünü mıncıklamak istiyorum” demiş. Albüm çıktıktan sonra verilen bir partide Joplin’le Crumb tanıştırılmış. Crumb, Joplin’in göğsüne yönelmiş ve arzusunu aynen dediği gibi hitama erdirmiş. Joplin, Crumb’a bakıp “Ah, tatlım” demiş. Bu Crumb’ın çok hoşuna gitmiş. Başa dönelim, evet böylesine ergen zekâlı, arzularına gem vuramayan ve ne yalan söylemeli komik, hınzır ve “ahlaksız” biri Tekvin’i çizgi romana uyarlıyor. Vallahi neden diyeceğim, ama kesin cevabını bilmiyorum.

Geçen yaz başlarında ilk kez, Crumb’ın böylesi bir uyarlama üzerinde çalıştığı haberi çıkmıştı. Kendi adıma ironik, eleştirel bir hikâye olacağını düşünmüştüm. Neredeyse eş zamanlı olarak yayıncısı, benim gibi düşünenleri ters köşeye yatırdı: Hayır, Crumb sadık bir uyarlama yapıyordu. Doğrusu kitap çıkana kadar bu sadakat iddiasını ciddiye al(a)madım. Üstelik Tekvin, epeyce zürriyet meselesiyle ilgili olduğu için başka çizer ve mizahçılar tarafından hicvedilmiştir. Velâkin, albüm çıktığında gördük, Crumb yaratılışın ilk 50 bapını bire bir uyarlamış. Bol isim ve aile seceresi vardır, onları dahi o sevimli kaligrafisiyle aktarmış. Âdem ile Havva’nın kandırılmaları, ağaçtaki meyveyi yediklerinde çıplak olduklarını fark etmeleri, örtünmeleri, utanmayı öğrenmeleriyle başlıyor albüm. Habil’in cinayeti, İbrahim’in İsak’ı kurban etme ritüeli, Lut’un kızlarıyla sevişmesi, Sodom ve Gomorra üzerine yağan kükürt ve ateş, Rebeka, Yakup, Hacer, Nuh vd. Gerçekten iddia edildiği gibi sadakatle anlatmış yazılanları. Yine de bir ilginçlikten söz edilebilir: Tekvin’de geçtiği biçimde aktarayım “Tanrı adamı yarattığı günde, onu Tanrı benzeyişinde yaptı”. Crumb, asıl olarak Tanrı’yı çizmiş, öfkelenen, cezalandıran, akıl veren ve plan yapan biri olarak resmetmiş onu. Cinsellikle ilgili ölçülü davrandığı, hele geçmiş işleriyle kıyaslandığında hayli sakınarak çizdiği iddia edilebilir. Hakkını yemeyelim, bu uyarlama yine de her ülkede yayınlanamaz.

Crumb’ın Fendi Tekvin’i
Crumb’ın bu uyarlamayı yapmak istemesi, sadakat göstermesi dilimizdeki klişe karşılığıyla “hidayete erdiğini” mi gösteriyor. Bir yaşlanma emaresi, pişmanlık içeren bir hezeyan ya da af dileme mi? Global ölçekli bir din ilgisinin sonucu olarak değerlendirilebilir mi veya. Sanıyorum, Crumb’ın ilk olarak ilgisini çeken, sapkın şöhretini bilerek yapılan uyarlama teklifi. Bunun cezbedici ve meydan okuyucu bir yönü olduğu muhakkak. Sadakati profesyonelliğin bir parçası olarak görerek sorun etmemiş, bu da anlaşılıyor. Kafka ya da Bukowski uyarlaması yaparken de benzer bir itina göstermişti. Crumb, albüm hakkında konuşurken agnostik olduğunu söylemiş, anlattıklarından anlayabildiğim kadarıyla dinlere olmasa bile Tanrıya inanan biri. Israrcı da değil, hep öyleydi zaten, başka yönlere ilgi gösterdi çoğu zaman. Yoğunlaşmalardan sıkıldı, “Tanrı”yı uzun uzadıya konuşabilecek biri olmadı. Belki bu konu açıldığında yine ailesinden söz edebilirdi veya dönüp dolaşıp Amerika’ya olan nefretini anlatabilirdi, konuyu bilerek dağıtırdı. Başka bir soru: mesele, Tekvin’i asla okumayacak ya da önemsemeyecek Crumb okurlarına Tekvin’i okutmak veya bir biçimde Tekvin’i konuşulur kılmak olabilir mi? Olmaz demiyorum ama bunun çok etkili olduğunu düşünmüyorum. Neyi amaçlarsanız amaçlayın bir popüler kültür ürününün nasıl tüketildiği önemlidir, amacı ne olursa olsun, başka bir bağlama sapılması mümkündür çünkü. Tekvin çizgi romanıyla ilgili yorumlarda Crumb’ın geçmişinin belirleyici olduğu anlaşılıyor. En çok Tekvin’de resmedilmiş kadınlardan söz ediliyor örneğin. Okurlar devraldıkları ve alışkın oldukları hınzırlıkları yeniden belirginleştiriyorlar.

Birgün Kitap, 29.5.2010


[Dergide kullanamadım ama yazıdaki alıntı ve anekdotları Serüvenci arkadaşlarımdan Şenol (Bezci) ve Can'a (Yalçınkaya) borçluyum.]

Cumartesi, Mayıs 29, 2010

Barnabo’nun Utancı

İtalyan Kafka’sı, İtalya’nın Varoluşçu yazarı, büyülü gerçekçi edebiyatın simgesi gibi biçimlerde takdim edilen Dino Buzzati (1906-72), Türkçede en çok Tatar Çölü (İletişim Yayınları, 1991) romanıyla tanınıyor. Farklı adlarla defalarca yayınlanan hikâyeleri (ör. Colombre, Can Yayınları, 2007), bir masal kitabı (Ayılar Baskını, Milliyet Yayınları, 1995) ve bir başka romanı (Bir Aşk, Günebakan Yayınları, 1975) daha var ama hiçbirisi Tatar Çölü kadar konuşulmuş, ilgi çekmiş değil. Bu konuda yalnız değiliz, Tatar Çölü otuza yakın dile çevrilmiş durumda. Buzzati, dünya edebiyatında Giovanni Drogo karakterinin sürüklediği romanıyla hatırlanıyor. Geçtiğimiz günlerde dilimize daha önce çevrilmemiş romanlarından birisi yayınlandı (Timaş, 2010, Çev.Elçin Kumru) . Dağları Adamı Barnabo, Buzzati’nin 1933 tarihli ilk romanı.

Kitap, adından tahmin edilebileceği gibi dağlık bir bölgede, gereksiz biçimde oluşturulan ve öylece bırakılan (hayır unutulan!) bir cephanelikte nöbet tutan orman bekçileri arasında geçiyor. Barnabo, bu bekçilerden biri. Kahramandan ziyade romandaki tiplemelerden biri demek daha doğru olur. Buzzati, belgeselci bir gözle, roman zamanında ileride neler olacağına dair açıklamalar yaptığı, merakı öteleyen ve başka türlü bir merak yaratan bir dil kurmuş. Tatar Çölü’ndeki dinginlik ve yeknesaklığa, pastoral betimlemelere burada da rastlıyoruz: “evin bulunduğu düzlükte sessizlik hâkim; ara sıra ormandan homurtular geliyor ve beyazlara bürünmüş büyük duvar kayaların hepsi net şekilde görülebiliyor.” Asıl kahraman belki de bu atmosfer veya bekçiler arasında giderek belirginleşen endişe dolu hissiyat. Askerde nöbet tutanlar bilirler; nöbet dediğin hem yapılması gereken bir iş ve çoğunlukla angaryadır hem de her zaman bunun daha fazlasıdır. Nöbette biri uyursa sadece uyuyan değil herkes cezalandırılır. Görevinize ve bağlı olduğunuz asker topluluğuna karşı sorumluluk duyarsınız. Üstelik “düşman” pusudadır ve beklenmedik bir anda ortaya çıkmak için sizin zaaf göstermenizi beklemektedir. Saldırı ihtimali hem tedirginliği hem de sadakati pekiştirir. Nöbet tutulan ve ihtimamla korunan yer ne(resi) olursa olsun saldırı ihtimali ve sadakat, nöbet tutanların gündemine gelir çöreklenir, başka bir şey konuşul(a)maz olur.

Orman bekçilerinin şefi, “dağdaki düşman” haydutlar tarafından öldürülünce, hepsinin gündemi altüst olup bir anda değişiyor. Uzun uzun kıpırtısızca, hiç bir şey olmayacağını düşünerek izledikleri dağ manzarası başkalaşıyor. Haydutlar, tam da bekçiler bu kıpırtısızlığa alıştıkları anda gelebilecek tekinsiz ve beklenmedik bir mihraka dönüşüyor. Bekçiler, birbirlerine güvenmemeye başlıyorlar ve kendileri dışında kimsenin umursamadığı cephaneliği beklemenin anlamsızlığını konuşur oluyorlar. Buzzati bizi bu atmosfere dâhil ettikten sonra haydutları gördüğünde arkadaşlarına yardım edemeyen, korkarak bir köşeye sinen Barnabo’yu devreye sokuyor ve bize bu ahvali bir sır gibi ifşa ediyor: “korkudan elinin ayağının kesildiğini hissediyor; yakın mesafeden gelen silah sesleri arttıkça bu hissi daha güçlü hale geliyor (…) Bir türlü huzura kavuşamadan saatlerce ormanda dolaşıyor, gördüklerinin anısıyla kendisine eziyet ediyor, neden o kadar çok korktuğunu kendisine soruyor ve tam olarak bir anlam veremiyor”. Genç bekçinin duyduğu korkuyu kimsenin fark etmediğini belirterek, bizi özdeşleşmeye sevkediyor: “Barnabo’nun korkusundan düşmandan kaçtığını kimse öğrenemedi.” Korku ve onunla büyüyen pişmanlık, o “momente” takılıp kalan ve o anı yeniden yaşamak isteyen bir saplantı, anlatının temel izleğine dönüşüyor. Barnabo’nun bekçilikten atılması, çiftçiliğe başlaması, korkmuş olmasını bir kırılma noktası sayarak hayatını anlamsızlaştırması ve geri dönerek utancını temizleme fırsatını kollaması aynı bağlamda geliştiriliyor.

Oldukça basit ama insanın dünyadaki yalnızlığını ve onun kendini gerçekleştirme sürecini anlatması bakımından olağandışı bir hikâye bu. Yaralı karganın varlığı, Barnabo’ya olan yakınlığı-evcilliği veya bekçileri tanıyan haydudun konuşmaları-iz bırakmadan kaybolması, Buzzati’nin sevdiği türden fantastik ayrıntılar, üstelik bunu ansiklopedist bir titizlik ve ciddiyetle resmediyor. Böyle bir karga ya da o haydut var mı sahiden diye sormamızı istiyor ama cevabımızla ilgilenmiyor. Barnabo’nun dramı olmak istediği kimseyi olamaması, haydutlarla baş etmek istiyor, görevini önemsiyor bunu yaparken kendinin değil etrafındaki mesai arkadaşlarının da nasıl olması gerektiğini tasarlıyor. Kendisi olamadığı andan itibaren de utanç duyuyor, bir tercihte bulunuyor velâkin ona dayanacak kadar dirayet gösteremiyor. Olmasını zorunlu saydığı insan tasarımını gerçekleştiremediği gibi çevresindeki arkadaşlarını sadece kendi tahayyülüyle görebildiği için başka bir düzlemde yaşamaya başlıyor. Etrafındakiler onun acısını ya da takıntılarını fark edebilecek birileri değiller. Barnabo, bunu aklına getirmiyor, tek istediği kendini gerçekleştiremediği momenti yeniden yaşamak veya görüntüsünü yakalamak. Yeniden bekçi olduğunda dağlarda boy göstermekten başka bir şey yapmıyor. Varım ve burayım değil, görülüyorum’a indirgiyor kendini. Eprimiş bekçi kıyafetlerini hevesle giyinip kuşandığında ne-nasıl olacağını imliyor aslında bize.

Dağları Adamı Barnabo, iki açıdan önemli. Her şeyden önce uzun süre sonra Türkçede yayınlanan ilk Buzzati anlatısı. İkincisi, sonraki çalışmalarının, örneğin Tatar Çölü’nün izlerini bulabilmek adına verimli bir roman…

Radikal Kitap, 28.5.2010

Perşembe, Mayıs 27, 2010

27 Mayıs

İnönü: Ben sizi kurtaramam (Karadenizin öteki kıyısında batan bir gemiye).
27 Mayıs sonrasının popüler deyimlerinden biri "kurtarmak".

Salı, Mayıs 25, 2010

Yasası Yanardağların...

Zorbanın dili betonarmeydi, Allah’a yaslanmış gecekondu mesellerinde. Mucize rastlantılar, Abdulvahap’tan. Muharrem Gürses’in eli, Muhterem Nur’un gözyaşları. Beyoğlu’na boşaldılar. Yaban yeşili, kan kırmızısıydı kirli donlu bebeler özlemleriyle kenarların. Çatlak ve irinli deri. Sarımsaktan soluklarıyla geldiler. Başkasına ait bir mevsime karıştılar. Ama yasası bu yanardağların. Kanadıkça akar, pıhtılaştıkça hemşehrisi olur şehrin. Tarih bir baştan çıkarmadır; yan sokakta çalkalanan bir kokteyl, terasta sevişmeler, çıkışta dizili bahşişçiler. Bir gün soracaklar nerede senin cenk hançerlerin? Kasıklarında ağrılarla uyanacak dağınık yatakta şairler ve çizerler. Evet ya!! Cinsel kimlikler, post kolonyalizm ve post modern “an”lar. Tarkan olmak isteyen hayatlarla çiftleşiyor yazanlar.

Cumartesi, Mayıs 22, 2010

Ölmek Madencilerin Kaderinde Var

Anti-pop

Kurulu Düzenin Paşa Keyfi

Esprin kadar girersin şehre, sokaklara. Okeye meze, dilsize dil, sınıfta direniş getirir kervanın. Uzun bir solukla diplere dalar, yayılıverir. Hiçbir espri selam durmaz asla, saygı duruşu da bozuktur. Yaşadıkça eskir, kahkahasını emzirir, değişir. Mühürlenir; zarfı olur ahlâka ayarlanmış saatlerimizin. Mizah, oltasına takıldığı ahlâkın gözleriyle gördüğünde, soyadı ayıptan da olsa, kurulu düzenin paşa keyfidir artık. Hangi yağmurdan çıktı o mizah, unutulur.

Çizgi: Şenol Bezci

Çarşamba, Mayıs 19, 2010

Gramsci'nin Siperlerinde

Her ağlayana bıkmadan hıçkıran evler. Veremli nakkaşın işlediği Kemalettin Tuğcu. Cebinde Kaşağı’sı. Oradan çıktı Yeşilçam’ın komedisi. Adanalı Tayfur’un, Vahi Öz’ün kılavuzluğu yetmedi, kervan hep yolunu buldu. Erotizm kadınların elbiselerindeydi. Argo, Fosforlu’yla dillerinde pelesenk. Adsız, alçakgönüllü ve namusluydu siyah-beyaz komikler. Rengini-boyasını Ertem Eğilmez yoğurdu, cinselliği Aydemir Akbaş ve küfrü Kemal Sunal. Vakit Yetmişler, başka zamanlardı. Cem Karaca Boşverli türkülere deliriyordu. Mizah safını seçti, Gramsci’nin siperlerinde.

[Çizgi: Mehmet Saygın]

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

Kedili Çizgi Romanlar

(...) Son çeyrek asırda üretilen çizgi romanlarda kedilere daha sakin ve sempatiyle bakıldığı söylenebilir. Özellikle mizah dergilerinde çalışan üreticiler, otobiyografik nitelikli çizgi romanlar yapmaya başlamışlar, büyük bir çoğunluğu kedilerini de hikâyelerine katmışlardır. Çizerleri çeşitli ev hallerinde kedileriyle birlikte izleriz. Orta sınıftan şehirli ve eğitimli genç erkek ve kadınların anlatıldığı çizgi romanlardaysa kediler, ev sahibinin kucağında ya da bir köşede uyurken resmedilir. Bunun en ünlü örneği kuşkusuz Tuncay Akgün’ün Bezgin Bekir adlı çizgi romanıdır. Siyasi hiciv niteliğinde olan çalışmada Bekir, kedileriyle birlikte sürekli uyuyan, oturduğu koltuktan nadiren kalkan 68’li bir solcudur (...)

Kedici, Mayıs-Haziran 2010, Aynı başlıklı yazıdan bölüm.

Cumartesi, Mayıs 15, 2010

Kiralık Katilin Gizli Hayatı

Tetikçi (Le Tueur), Türkçede ilk kez 2008 yılında yeniden çıkmaya başlayan Doğan Kardeş’te yayınlandı. Albüm, dergide daha önce neşredilen iki serüvene bir üçüncüsünün (devamının) eklenmesiyle oluşturulmuş. Adından da tahmin edileceği gibi kiralık bir katilin başından geçenleri anlatan bir kara çizgi roman. Fransa’da bu dizi yayınlanana kadar çok tanınmayan bir ikilinin, yazar Matz (asıl adı Alexis Nolent) ile çizer Luc Jacamon’un ortak çalışması. 1998-2001 arası çıkan ilk üç albümünden sonra çeşitli festivallerde ilgi gördüklerini, farklı dillere tercüme edildiklerini, merak edilir olduklarını, İngilizcede Killer (Katil) adıyla 2006-2009 yılları arasında 10 sayı yayınlandıklarını aktarayım.

Albümde de esprisi yapılıyor: Kiralık katillere suç dünyası -edebiyatı- içinde bir şövalye asaleti atfedilir. Soğuk, duygusuz, mağrur, kalabalığa ve alelade işlere karışmayan, ilkelerinden taviz vermeyen birer profesyoneldir onlar. İşin mahiyeti, müşterinin kimliği çok önemli değildir. Şartlarda anlaşıldığı takdirde herkes öldürülebilir. Tetikçi, bu kalıptan çıkma biri... Polisiye türünde pek sevilir: ekseriyetle özel dedektifler ve nadiren polisler, kendi ağızlarından anlatırlar hikâyelerini. Buna göre hayat acımasızdır, kapitalizm bir kanser gibi toplumu baştan ayağa sarmıştır. Siyasetçiler alçaktır, zenginlerle baş etmek zordur, kanun güçlülerden yanadır ve fakat, paranın satın alamayacağı erdemler hâlâ yaşamaktadır. Tetikçi’nin esası bu klişeyle sıvanmış. Adını bilmediğimiz kiralık katil bize dünyayı, mazisini ve daha çok sisteme olan öfkesini sükûnetle resmediyor. Üst ses açıklamaları eşliğinde mesleğini nasıl icra ettiğini izliyoruz. Kurbanını beklerken çektiği sıkıntıyı, yalnızlığın getirdiği gerginliği, aracısıyla yaptığı tek tük konuşmaları, caddelerden akıp giden insanları, televizyonu ve şehrin ışıklarını da katıyor hikâyesine.

Tetikçi, cinayetlerinden sonra tropikal bir adaya, Venezüella’da bir sahil kasabasına gidiyor. Bir sevgilisi var, başta çok önemli değilmiş gibi değiniyor ama ne iş yaptığını bilecek kadar yakınlaşmasına izin vermesine bakılırsa, giderek önem kazanacak, enikonu kalbini gümbürteden bir kadın bu. Kasavetli anlatımlarında kendisini en çok Orinoco nehrinde yaşayan timsahlara benzetiyor: “Av yutulur, ortadan kaybolunur”, “amansız, şaşmaz, doğal katil. Bir de yalnız. Hatta çilekeş” vb betimlemeleri var. Türün meraklıları için avantür edebiyatının vahşi doğa ve yırtıcı hayvan göndermeleri şaşırtıcı (ve yeni) gelmeyecektir. Matz’ın timsah-tetikçi benzetmesine ilişkin felsefi nitelemeleri pek de orijinal değil, daha doğrusu anlatıdaki klişelerden sadece biri. Diğer yandan Tetikçi’yi başarılı kılan şey, tam da bu sanki. Aşina bir anlatım, gizemli cinayetlerle zuhur eden ve beklenen entrikalar, heyecansız ve şaşmaz görünen ama gitgide daha fazla açık veren bir katil. Hemen hepsi tanıdık, bildik gerilimler ama tüm bunlara rağmen kendini okutan ve seyrettiren bir çizgi roman var karşımızda.

En önemli farklılığı narsist bir kahramanının olmaması. Muktedir biri gibi durmuyor Tetikçi. İddialı yorumları ve “biliyorum” edasıyla çelişen tutarsızlıklara sahip. Pragmatizmini cool tavırlarıyla yamalıyor. Albümün arka kapağında yer alan bir alıntıda Tetikçi’den “gamsız” diye söz edilmiş. O nitelemeyi “cool” olarak yorumluyorum. Evet, Tetikçi’yi yeni kılan da bu cool duruşu. Kiralık katil imgesi cool değildir demiyorum, bir başkalaşmadan söz ediyorum. Yeni olan, günümüz cool’unun terapinin eşiğinde yaşıyor olması, bu duygusal maskeyi taşıyamaması; üstelik bunu yine kendine üstünlük atfederek tanımlaması, “bu salaklar (toplumu), içler acısı bir psikolojiyle yaşadıklarının farkında bile değil(ler)” benzeri bir kendini beğenmişlikle meşrulaştırması. Tetikçi, bütün cool hallerine rağmen yeknesak ve “eksik” yaşıyor. Paranoid ve şizotipal karakter özellikleri gösteriyor. Peşindeki polisi vahşice öldürdüğünde “kendimi kaybetmemeliyim” telkininde bulunuyor. Bu uncool haleti ruhiye, duygusuzca öldüren ama sadistleşmeyen katil klişesinden de bir sapma aslında. Şiddet, kimi zaman sahici kılar anlatıları. Tetikçi’deki soft renk seçimleri, okuryazar katilin hak verdirten, en azından “katılmıyorum ama anlıyorum” dedirten görüşleri, mevcut şiddeti onaylar türden bir algılama yaratmıyor, aksine okuru mesafeli olmaya zorluyor. İtiraf eden ama af dilemeyen bir katilin mahrem dünyasını röntgenliyoruz ve izlediğimiz anti-kahraman, kötülükle dolu suçlular âleminde gezinen bir flaneur sanki. Bizi okur olarak türün klişeleri içinde gezinmeye, fark etmeye, yorumlamaya zorlayan çifte kavrulmuş bir flaneurluk hali belki de bu.

Hoşuma giden bir göndermeden söz edeceğim. İlk albümde yer alan bir karede, Tetikçi’nin bavulunun içinde, orijinal adı Der Kampf mit dem Dämon. Hölderlin – Kleist – Nietzsche olan (genellikle Nietzshe adıyla sunulan) Zweig kitabının Fransızca baskısı görülüyor. Bizde Gürsel Aytaç çevirisiyle ve Kendileriyle Savaşanlar adıyla İş Bankası Yayınlarından çıkmıştı (1998). Tetikçi’nin sıkıntı dolu hezeyanlarını izlerken ve tam da intiharın eşiğine geldiği anda belirginleştiriliyor kitap. Başarılı bir gönderme, biliyorsunuz Zweig da intihar eder. Düzelteyim, Zweig’in kitabında anlatılan isimlerden Hölderlin intiharın eşiğinde sayılarak hayatının son günlerini gözetim altında geçirir. Kleist intihar eder, Nietzsche ise zihinsel yeteneklerini yitirerek ölecektir. Metinlerindeki tutarsızlıkların Sifilis hastalığından kaynaklandığı iddia edilir. Tetikçi’nin intihar girişimi başarısızlıkla nihayetleniyor: “demek ki öbür dünyayı boylamanın zamanı gelmemiş” diyerek hayata devam ediyor. Hiç değinilmeyen, tek bir karede geçen artistik bir gönderme bu. Kitabı biliyorsanız söz konusu gerilime başka türden bir anlam katabiliyorsunuz. Klişelerle dolu olmakla birlikte Tetikçi’yi yeni ve ilginç kılan şeylerden biri böylesi göndermeler işte. Konuşulabilir bir çizgi roman Tetikçi.


Radikal Kitap, 14.5.2010

Perşembe, Mayıs 13, 2010

Apartmanlar


Mahalleye övgü yoktur mizah dergilerinde. Dürüst esnaflar, her derde deva dostluklar artık televizyonun yalanı. Okuyucu yemiyor. Avni, o mahallenin çocuğu, bugün yaşamıyor, Yetmişlerde kaldı. Eşşek Herif, Belediye takımında profesyonel oldu, şortu uzun. Deli Ziya, Türk Tarantinosu’nun kurbanı: Uzun saçlı ve Küçük İskender okuyor. Yeniler, şimdilerde apartmanları, aşağı mahalleyle değil karşı binanın bebeleriyle maça çıkanları anlatıyor. Kenan Yarar’ın her dairesi, hızlı, gürültülü, hastalıklı, yalnızlıkla dolu bir hikâye. İhtiraslı, doyumsuz, aç kadın ve erkekler. Apartmanlar mahalle değil, kimse kimseyi tanımıyor, umarsız. Penceresinin önünde çayını yudumlarken duyduğu her sese küfürler yağdırıyor Kıllanan Adam.

Çarşamba, Mayıs 12, 2010

Kubbe

Fotoğraf: Aslı Gönen
link

Soru Şöyle

(I) Dünyanın en tanınmış edebiyat ödülü Nobel
Edebiyat Ödülü’dür. (II) Bu ödül çoğunlukla dünya
politikasının etkisinde kalınarak, uluslararası
üne ulaşmış yazarlara verilir. (III) Kimi zaman yerini
bulur, kimi zaman pek de değerli olmayan birine
gider. (IV) Nice yazar var ki daha bu ödülü
aldığı yıl unutulup gitmiş, kendi ülkesinin edebiyatında
bile önemini yitirmiştir. (V) Bizim de başarılı
sanatçılar yetiştirdiğimizi düşünüyorum;
Sait Faik, Nazım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı
gibi…
A) I. B) II. C) III. D) IV. E) V.
link
Ales, Mayıs 2010, Sözel Bölüm 7.soru, Anlam bütünlüğünü bozan hangisi?

Pazartesi, Mayıs 10, 2010

American Splendor

American Splendor, The Life and Times of Harvey Pekar senaryolarını Pekar’ın yazdığı kısa hikâyelerden oluşan derleme bir albüm. Filme uyarlandıktan sonra daha kapsamlı albümleri de çıktı, elimdeki albüm eski bir tarihe 1986 yılına ait. Aynı adlı albüm ilk kez 1976 yılında çıkmış, her yıl yinelenen baskılar, yeni hikâyelerle genişletilmiş. Albümde 1985 tarihli bir Crumb önsözü var, özgün kaligrafisiyle kullanılmış. İlk hikâyelerde Crumb ve Pekar’ın birbirleri hakkındaki yorumlarını da okuyoruz.

Albümde Crumb dışında dört ayrı çizerin farklı zamanlarda ürettikleri çalışmalara da yer verilmiş. Pekar, oldukça yerel bir yazar aslında. Geniş anlamıyla orta-alt sınıf Amerikalının kültürel hayatını yerel ve aktüel gelişmelerle anlatıyor. Kitaplarının yeterince satmamasına hayıflandığı için yerelliğini mesele de ediyor. Büyük şehirlerde yaşayan okurun ilgisini çekemediğinin farkında. Başka türlü hikâyeler de anlatamıyor, popüler olanı eleştiriyor, tiksiniyor ama içinde bulunduğu koşullardan da hoşnut değil. Hikâyelerin otobiyografik niteliğinden ya da kahramanı kendisi olduğundan olabilir, Pekar, sıklıkla Lenny Bruce ve Dreiser’a benzetilir Amerika’da. Kapitalizme duydukları nefret, sıradan insanların dertlerini anlatmaları, heccavlıkları ortak özellikleri olarak gösterilebilir. Amerikan trajedisini, sosyal adaletsizliğin cenderesinde sıkışmış yoksulları resmetme maharetleri nedeniyle bu üç isim de bir arada hatırlanabilir gerçekten. Tahta bavullar, sinekler, ucuz kafeler, bar sandalyeleri ya da televizyon karşısındaki eprimiş koltuklar, kirli sokaklar vs. Pekar, uzun uzun konuşuyor, sadece o değil herkes çok konuşuyor hikâyelerde. Kolay öfkelenip, yoruluyorlar…Çaresizlik ve sıkışmışlık hissi veren tekrarlar vurgulanıyor. Büro masalarında, depoda kutular arasında ya da arşiv odalarında konuşan, vakit geçiren insanlarla karşılaşıyoruz. İntihar, cinayet, sarhoşluk, uyuşturucu tripleri, hırsızlık hepsine “bıçak sırtı” duruyor. Onca yoksulluğu unutup egoları için çatışıyorlar. Harvey Pekar’ın bizde bir benzeri yok demek yanlış olur ama şunu söyleyebilirim: Pekar gibi politik göndermeler yapan, parayla didişen ve o ölçüde karamsar olan bir anlatıcımız yok...

Cumartesi, Mayıs 08, 2010

Pirüpak Bir Çizgi Roman


Jean Christophe Grangé çoksatar gerilim romanlarıyla yakın dönemin popüler yazarlarından biri. Romanları sinemaya uyarlanıyor, farklı alanlardan ilgi görüyor. Çizgi romanın endüstri olduğu bir ülkenin, Fransa’nın vatandaşı olması ister istemez bu mecraya da yaklaştırdı onu. Grangé ile yaptığı pek çok albüm yarım milyonun üzerinde basılan (şu an Fransa’nın en çok satan çizgi roman dizisi XIII’ün) frankofon çizgi dünyasının yıldızı Adamov’un birlikte çalışmaları güzel bir tesadüf değil bu yüzden. Yüksek satış beklenen bir albüm için seçildikleri-biraraya getirildikleri anlaşılıyor. Türkçede, ilk kez beş yıl önce ikilinin ortak çalışması olan Zener’in Laneti’nin ilk bölümü (Sibylle) yayınlanmıştı. Kısa bir süre önce üçlemenin diğer iki bölümü de - ilk albümü kapsayacak biçimde yeni bir sunumla- piyasaya sürüldü. Grangé tutkunlarının hemen fark edeceği gibi Zener’in Laneti’nde, Taş Meclisi (Doğan Kitap, Çev. Ali Cevat Akkoyunlu) romanının öncesi, Diane’ın annesi Sbylle Thiberge’in geçmişi aktarılıyor. Altmışlı yılların sonunda geçen hikâyede, parapsikolojik güçleri olan genç bir üniversite öğrencisi kızın başına gelenler anlatılıyor. Zener, bilindiği üzere parapsikoloji deneylerinde kullanılan kartlara verilen isim. Sbylle kartları bildikçe, güçleri fark ediliyor ve Moğolistan bozkırında nihayetlenecek, giderek katılaştığı-başkalaştığı bir süreç yaşıyor. Grangé, yarattığı bu tedrici kötüleşme sebebiyle başlangıçtaki kartlara atıfla “Lanet” vurgusunu kullanmış.

Telepati, geleceği görme, meditasyon, düşünceleri okuma, tehlikeyi hissetme gibi olağandışı insan özelliklerine (dolaylı olarak trendy olan, doğayla uzlaşma akımına) hikayede bolca yer verilmiş. Temel gerilim ise teknoloji ile hükmedilmeye çalışılan doğanın ruhu arasında geliştirilmiş. Bir tarafta hırslı bilim adamları diğer yanda sağaltıcı ve dingin ilkel adamların-yerlilerin yer aldığı bir dualizm kurgulanmış. Grangé, doğayı dişi sayan hâkim inançtan faydalanmak adına kırılganlığı, duyarlılığı ve direnci nedeniyle bir kadını hikâyesinin merkezine almış. Zener’in Laneti, bu bakımdan genç bir kadının olgunlaşması olarak okunabilir. Yanlış bir adama âşık olup körleşmesi, zihinsel güçlerinin farkına varması, kendini tanıması, anne olması, nefretini denetlemeyi öğrenmesi bu sürecin türlü evrelerini oluşturuyor.

Doğanın ruhu veya tahrif edilmemiş (modernizmin henüz dokunamadığı) ilkel saflık imgesi, serüven edebiyatının sık başvurduğu trüklerdendir. İş bu noktada, açgözlü, hırsına gem vuramayan, bütünüyle arsız, zayıflara karşı gaddar ve gamsız, başarmak için her yolu deneyen “teknoloji yanlısı” habis adamlar çıkar karşımıza. Doğayı yok etmek pahasına (geleceği hiç düşünmeden) apriori gündelik arzularının peşinden giderler. Miyazaki’nin kült animasyonu Prenses Mononoke’den (Mononoke Hime, 1997) James Cameron’un Avatar (2009) filmine uzanan çeşitlilikte sayısız popüler anlatının benzer bir temaya sahip olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hal bu olunca, biliyoruz ki doğanın ruhu (şimdilik) kazanacak, ama ne pahasına! Zener’in Laneti’nin işgalci kötüsü Sovyet Ordusu. Hemen tüm Sovyet temsilcileri anlayışsız, nobran, öfkeli, katil ve katıksız şeytani tiplemeler olarak resmedilmiş. Aralarında zuhur eden entrikalar ve çeşitli müzakereler bile makamlarını – dolayısıyla hayatlarını kurtarmak için gerçekleşiyor. Böylesi saf bir kutuplaşmaya ancak Soğuk Savaş hikâyelerinde rastlanırdı; casus romanlarındaki KGB ajanları alelekser insana benzemez soğuk ve tuhaf yaratıklar olur, mutlaka birilerini boğarak öldürürlerdi. Hatta türün filmlerinde tam bu sahnelerde jazz ritmi yükselir, doğaçlamayı andırır biçimde bakır üflemelilerle gerilim pekiştirilirdi. Üçlemede bu klişeye (elbette nostaljik gerekçelerle değil) sakınmadan başvurulmuş, bakar bakmaz “evet bunlar birer katil” diyebileceğimiz tekinsiz Sovyet ajanları dolaşıyor karelerde.

Grangé, üçlemeyle ilgili bir röportajında çizgi romanda asıl yükün çizerin omuzlarında olduğunu belirtiyor, haklı olarak: “Laboratuarda ayakta duruyorlar ve Sybille şöyle konuşuyor diyorum ve Adamov bir ay boyunca bunu çiziyor !”. Adomov, işinin ehli bir çizer; sahne düzenlemeleri ve devamlılığı kendini unutturacak ölçüde başarıyla uyguluyor. Kendini unutturduğu gibi çiniyi göze çarpmayacak kadar ekonomik kullanıyor ve ölçülü kare içi boşluklar bırakıyor. Ancak aşırı profesyonelleşmenin getirdiği bir kusuru var Adamov’un. Zener’in Laneti temelde bir dönem çalışması, 1968’te geçiyor ama giyim tarzları, saç kesimleri, aksesuarlar o denli bugünle harmanlanmış ki tarihsel arkaplan gereksizleşiyor-bugün düzlemine kayarak, başkalaşıyor, belli bir süre sonra hikâyenin hangi dönemde geçtiğini unutuyoruz. Hikâyenin kahramanı Sibylle’i (o tarihte olması imkânsız olan) g-string iç çamaşırlarıyla teşhir etmek gibi ticari manipülasyonları kullanabiliyor. Adamov’un aklında hep “bugün” var, ancak aynı profesyonelleşmenin başarısı sayılabilir, bunu da maharetle gizliyor.

Zener'in Laneti, popüler edebiyat ile çizgi romanı, iki ayrı mecranın yıldızlarını biraraya getirmesi bakımından dikkat çekici bir çalışma. Diğer yandan
Grangé türün ölçüleri içinde oldukça karanlık bir hikâyeci aslına bakarsanız, çizgi romanın yunmuş arınmış, pirüpak ve sanki spotlar altında sahneliyormuşcasına ışıl ışıl, hiç bir sakalete ve aşırılığa yer verilmeden uyarlanmış olmasını dengesiz buluyorum. Adamov'un galip çıktığı bir birliktelik bu.

Radikal Kitap, 7.5.2010

Perşembe, Mayıs 06, 2010

Varlık Dergisinde Çizgi Roman Dosyası

(…) Çizgi romanların kendine özgü bir duygu dili-semboller evreni vardır ve okur, paylaşılan bu evreni-geleneği bilerek (öğrenerek) anlatılanı anlamlandırır. Hareket çizgileri, şaşırma efektleri, düşünce ve konuşma balonlarını hepimiz biliriz; heyecanı pekiştiren ve karelemeyle hızlı anlatılan kurguyu kolaylaştıran önemli bir unsura dönüşmüştür yazı. Genel anlamıyla yazı üç ayrı biçimde kendini vareder çizgi romanlarda. Öncelikle anlatıyı aktarmaya, karede resmedilen durumu betimlemeye yardımcı olur; anlatım kutularıyla çeşitli açıklamalar yazılır, bazen “az sonra” “bu arada” gibi ifadelerle zamanın değişimi ve mekânın farklılaşması hikâyenin anlaşılabilirliği artırmak için tercih edilir. İkinci olarak, yazıyı özellikle balonlarda belirginleşen biçimde diyaloglarda görürüz. Diyalog, yani konuşanların ağzından dökülen sözler, genel olarak konuşma balonlarında verilir. Kim konuşuyorsa balonun ucu, bir ok işareti gibi konuşanı gösterir. Genellikle ilk konuşanın kim olduğunu göstermek için ilk balon yukarıda, sonrakiler hiza olarak onun altında istiflenir. Bazen, balonların dışında anlatım kutuları içinde de bir iç ses olarak anlatıcının yorumlarını izleyebiliriz ama diyaloglar genellikle balonlarla aktarılır (...).

Varlık dergisinin Mayıs 2010 sayısında çizgi roman dosya konusu olarak seçilmiş. Müge Karahan, Levent Gönenç, Özgür Kurtuluş, Şenol Bezci, Serdar Kökçeoğlu yazılarıyla katkıda bulunmuşlar . Dosyada yer alan “Çizgi Roman: Kareler, Balonlar, Resimli Bantlar” başlıklı yazımdan bölüm, Varlık Dergisi, Mayıs 2010.

McHungry

link

Pazar, Mayıs 02, 2010

Eşcinsel Kızından Eşcinsel Babaya Grafik Roman

Türkçede bugüne değin yayınlanmış ayrıksı nitelikli beş on grafik roman varsa, ileride, Cenaze Evi-Şenlik Evi (alt başlığı Bir Aile Trajikomedisi) rahatlıkla onların arasına dâhil edilecektir. Albümü okurken şaşırdığımı itiraf etmeliyim, doğrusu beklemiyordum. Dokunaklı dili, edebi göndermelerin sıklığı, fasılalarla makale havasına bürünen psikolojik tahlilleri nedeniyle söylemiyorum bunu. Grafik roman vurgusunu bu yüzden ve bilerek kullandım; albüm, Türkiye’deki anaakım çizgi roman algısının enikonu dışında bir içeriğe sahip. Şu bile hemen fikir verebilir, eşcinselliği mesele eden grafik bir romandan söz ediyorum.

Üniversitesi öğrencisi genç bir kadın, babasının beklenmedik ölümüyle geçmişine dönüyor, bu hatırlamalarla birlikte ailesiyle olan ilişkilerini öğreniyoruz daha en baştan. Otuz yıl önce yaşanan (albümün orijinali 2006 tarihli) bir travma dönemi hikayeleştirilmiş. Çizer (yazar) Alison Bechel, grafik roman sanatında sıklıkla yapıldığı gibi otobiyografik bir tutumla geçmişini anlatıyor bize. Bunun bir iç dökme olduğunu sonradan fark ediyoruz. Uzak Amerika taşrasında, dededen kalma Cenazeevi işlerini yarı zamanlı sürdüren, esas olarak Lisede edebiyat öğretmenliği yapan anne-babasını, kardeşlerini, kuzenlerini, büyükannesini, bakıcılarını, “gotik” bir estetikle (babasının delice tutkusuyla) revize edilen evlerini betimliyor. Sıkıcı bir atmosfere dâhil ediliyoruz böylelikle, sanki her şey seyrek, yeknesak ve küflü.

Anne Ben Bir Lezbiyenim
Sonra birden, hayır birden değil, o müze evden, ebeveyn baskısından kurtulduğu, üniversitede kendini bulduğu sıralarda elbette, Alison Bechel lezbiyen olduğunu kendine itiraf ediyor. Ailesine yazarak, kendi deyişiyle “mesafeli bir yolla, mektupla” açıklıyor durumunu. Bir şok, büyük bir infial beklerken babasının da gizli bir eşcinsel olduğunu öğreniyor annesinden. Daha da sonra babasının bir kamyon çarpması sonucu öldüğü haberini alıyor. Hikâye asıl yoğunlaşmasını bu sürpriz ifşaat ve ölümle gelişen dramatik eşikle artırıyor.

Alison’un ebeveynleri, taşra tekdüzeliğini kapılmamak için edebiyata ve sanata yoğunlaşan, sürekli okuyan birileri. Babanın geniş bir kütüphanesi var, Anne tiyatroyla bağını koparmamış, sahneye de hazırlanıyor vs. Babasının eşcinselliğini öğrenmesiyle birlikte Alison, geçmişteki kimi olayları yeniden hatırlıyor ve daha farklı anlamlandırmaya başlıyor yaşadıklarını. Bağlantılar kuruyor, kimi küçük muammaları aşikârlaştırıyor. Babasının sevdiği romanları, gizli hayatıyla birleştirerek yorumlamaya girişiyor. Eski fotoğraflar, mektuplar, günlükler, kitaplardan alıntılar sunuyor bize. Çocukluğuyla ilgili anılarına bakılırsa Alison babasını pek de sevmiyor; nobran, dediğim dedik ve tartışma götürmeyecek kadar kendiyle dolu bir baba resmi çiziyor bize. Sevilecek gibi değil doğrusu ama hınç da duymuyor: “Babamın kusurlarını saymayı iyi becersem de, ona öfke beslemekte zorlanıyorum. Bunu kısmen babamın ölmüş olmasından kaynaklandığını sanıyorum. Kısmen de çıtanın babalar için anneler için olduğundan daha düşük olmasından”

Sahici Bir Terapi
Kıstırılmış, kendi olamamış, tercihlerini yaşayamamış bir eşcinseli, eşcinsel olan kızının tasvirleriyle okumak, çarpıcı demek istemiyorum ama gerçekten ilginç. O keşifle babasına yakınlık duyan, onu daha çok seven veya bize de sempatiyle aktaran bir yazar olmamış Alison. Anlattığına göre baba çok açık etmiyor kendini, sadece bir kez, kısaca karşılıklı konuşuyorlar o kadar. Bir iç dökme, itiraf ya da kontrol dışına çıkan bir kriz olmuyor, albümü sahici kılan da bu. Otobiyografik olması, kimi hassasiyetleri belli ki gerektirmiş. Ya da sahiden öyle yaşanmış, Alison bize bunu inandırıyor.

Alison ve ailesi, cenaze evi işleri yüzünden olabilir, ölümle hemhal olmuşlar, öyle anlaşılıyor. Soğukkanlılıkla karşılıyorlar olanları. Ağlarken görmüyoruz hiçbirini, mutfak sohbetleri, anlamlı tebessümler ve suskunlukla geçiyor ölümün ertesi. Fiziksel teması olmayan bir aile bu, sarılıp öpüşmüyorlar, hatta dokunmuyorlar birbirlerine. Alison albümün sonunda babasıyla barışıyor; daha önce barışmak ya da küsmek gibi bir niyette değilmiş de sanki anlattıkça bu mesafeliliğini değiştirmiş duygusunu veriyor. Tüm kitap boyunca Fitzgerald, Proust, Camus ya da Joyce’a yönelik hatırı sayılır çoklukta göndermeler yapılıyor. Öyle ki özellikle kitabın sonuna doğru metnin bütününe nüfuz ederek handiyse o yazarlar ve o kitaplar bilinmeden bir şeylerin “eksik” kalacağı okura hissettiriliyor. Alison’un otobiyografik çizgi romanı, tam da bu noktada, narsistleşip yazarın günlüğüne dönüşüyor. Ve anlaşılıyor ki albümün yaratım sürecinin yazarı için sağaltıcı işlevi olmuş. Kitap arkasındaki notlara bakılırsa, Alison’un hikâyeyi anlatmasını engellemedikleri için annesine ve kardeşlerine teşekkür etmesi, anlatılanların aile içinde konuşulan bir mesele olduğunu da gösteriyor.

Son sözü çizgilere ayıracağım. Kötü hikâye ne kadar iyi çizilirse çizilsin kendisini okutmaz. Pek çok büyük çizerin okunmadığını, sayfalarının seyredildiğini düşünüyorum. Cenaze Evi-Şenlik Evi, olağanüstü bir çizgicinin elinden çıkmamış ama öyle ustalıkla anlatıyor ki hikâyesini, bunu fark etmiyoruz. Kendi adıma kendini unutturan çizerleri daha çok severim, aslolan hikâyedir. İyi hikâye zaten yaratıcısını unutturmayacaktır.


Birgün Kitap, 1.5.2010, Eşcinsel Kızdan Hesaplaşmalar adıyla yayınlanmıştır.

Related Posts with Thumbnails