Cuma, Nisan 30, 2010

1 Mayıs 77-Ertesi

Yanlış Parantez

Baki’den sonra Nefi, Nefi’den sonra Nedim, Nedim’den sonra Yahya Kemal neyse işte. Akbaba’dan sonra Gırgır, Gırgır’dan sonra televizyon o! Çobanı ve çeşmesi İstanbul’un. Seyyahı, evi ve eli Türkiye’nin. Cumbalı sokaklar, ipek kravatlar, Kuzguncuk’ta gökkuşağı, her mevsimi esenlik bildirgesi. [yanlış parantez!]

Çizgi: Mehmet Saygın

Pazartesi, Nisan 26, 2010

Zamanın İkizkardeşleri


Herşey diner, yağmurlar, karlar ve fırtınalar. Dinmeyen acılar ve kahkahalar, zamanın ikizkardeşleri. Hem duran hem yürüyen. Vardiyası bitmiş işçiler. Herhangi bir yerinde dünyanın, şarkıya kırılmış esrar.

Çizgi: Mehmet Saygın

Salı, Nisan 20, 2010

Peki Ya Kim?

Tahta kaşıklar, kilim desenli giysiler, yelek mesela. Duvara asılı saz, Ruhi Su, şu bu... Karikatürü hiç etkilemedi bunlar, hatta Komünist Partili Engin bile es geçti, vakit Yetmişlerin sonu, Mikrop dergisi. Bir ara, çok sonra mizahçıları konuşturan panellerden birinde, Çağçağ “Köylüyüm, köylü olmaktan gurur duyuyorum” demişti, giyimiyle müsemma. Sonra bir gün Hayal Kahvesi’nde Timsah’tı gördüm. Kendi de bar açtı, Barfly “…Manhatten esintileri” diyordu mekân için, çökelek peyniri değil.

Şehirlidir Türk mizahı, başka İstanbul yok diyen, Hıdır’a, Zübük’e, Zonta’ya, Maganda’ya herkesten önce kızan. Arsızdır, eleştirmeye yetkili tek merci gibi, kendisine katılanlara da kızar: “Bizim magandamız o saf-tertemiz gecekondulu değil!” Peki ya kim? “Yavrunuzun Sayfasın”nı okuyanlar mı? Hem Tommiks, hem Binbir Surat. Hem sevecek, hem dövecek.

Beyaz Bir Bulut Olsa

link

Pazar, Nisan 18, 2010

Guy Fawkes Takipte!

link

Yeni Zamanların Fıkracısı

Geçen yüzyılın başından neredeyse altmışlı yıllara kadar süregelen karikatür geleneğimizin ana ekseni epeyce resimsiydi. Karikatürlerin altına yazılan espri, fıkra niteliğindeydi ve bir diyaloga dayanıyordu. Genelde karikatürün köşesinde duran iki kişi izledikleri manzarayı eleştirir, bolca tasalanıp, hayıflanırdı: “Nereye doğru gidiyordu bu İstanbul, şu kadınlar, neler yapıyordu Belediye” vs. Biri ya soru sorar ya da şaşırtıcı bir saptamada bulunurken, diğeri ya o soruyu espriyle karşılar ya da o şaşırtıcı saptamaya misliyle karşılık verirdi. İlginç olan, o diyalog ya da fıkranın karikatürle her zaman bir bağının olmamasıydı. O espri, yalnızca o karikatürde değil bir başkasında bile kullanılabilecek nitelikteydi. Öyle ki espriler ile karikatürler, ayrı zamanlarda birbirleriyle ilgisiz biçimde hazırlanmış gibiydi.

Karikatürümüzde 50’ Kuşağı olarak adlandırılan çizerler grubu, bu arkaik buldukları usulden duydukları rahatsızlığı, yenilikçiliklerini vurgulayacak ölçüde sayısız defa beyan etmişlerdir. Hoş, ellili yılların gazetelerinde yayınlanan günlük karikatürlere bakıldığında iddia edildiği ölçüde bir bambaşkalık olduğunu düşünmüyorum. Çizgi olarak bir değişim olduğu muhakkak, foto realistik arkaplanların azaldığı, sahiden karikatürize bir anlatımın belirginleştiği, espri ile betimleyici çizginin birbirini tamamlar yönde geliştiğini söylemek mümkün elbette. Örneğin, diyaloglar karşısında şaşıran, çeşitli jestler yapan tiplemeler kullanılıyordu. Tiplemeler donuk değillerdi, “bir tablo” içinden konuşmuyorlardı vs… Görsel ile çizgi arasında pekiştirici-tamamlayıcı bir rabıtanın varlığı açısından bu bile önemli bir farklılık. Fıkra havası varlığını sürdüyor, o değişmemiş, görülüyor.

Karikatürlerdeki esprilerin sadece fıkra mantığıyla varedildiğini söylemiyorum ama üreticiler gazetecilik pratiği içinde çalıştıkları ve yüksek telif ücretlerini -dergilere göre- asıl gazetelerden aldıkları için, gazete fıkracılığını bir espri tarzı olarak modellemişlerdir. Sonraki dönemlerde ana mecra mizah dergileri olunca mevcut alışkanlıklar da değişmiştir. Örneğin Oğuz Aral, çizgiyi de diyalogu da ekonomik kullanmaktan, hemen her şeyi az sözcükle ve az çizgiyle anlatmaktan yanaydı. Limon/Leman dergisiyse uzun diyaloglara yer verdi, espri finaldeki vurucu ifade olmaktan çıkıverdi. Kişilerarası diyalogun saçmalığı, konuşmanın uzunluğu, şiveli deyişler, küfürler, yakınmalar ve beddualar daha önemli hale geldi. Esprinin temeli argo ve bağlamından kopan konuşmanın kendisi olmuştu veya vurdumduymazlık, gevezelik ve sakalet espriye dönüşmüştü. Bu durum, mizah dergilerindeki komik olanın, komik olduğu için tekrar edilen ve tekrar edildikçe başatlaşan mizahın baştan ayağa değişmesine neden oldu. Oğuz Aral’ın hareket komiğine karşı Ahmet Yılmaz’ın söz komiği popüler oldu mesela. Ahmet Yılmaz, doksanlı yıllarda karikatürist olan genç üreticileri önemli ölçüde etkiledi. Bir sonraki espri yeniliği ve modası Erdil Yaşaroğlu ve Selçuk Erdem ile geldi. Bir kuşak değişiminden söz etmiyorum ya da saydığım isimler arasında büyük bir yaş farkı olduğunu söylemiyorum. Eş zamanlı olarak varolsalar da post modern zamanların sürati nedeniyle tarzlar çabuk eskimeye başladı. Yaşaroğlu ve Erdem, yeni ve genç kaldılar, daha fazla yaygınlaştılar. Bu ikilinin Leman’dan ayrılarak Penguen dergisini çıkartan kadronun içinde yer alması sadece tesadüf değil, bir tarz çatışmasını da tanımlıyor bu sebeple. Hakeza, Yiğit Özgür’ün Penguen’den ayrılarak Uykusuz adlı yeni bir mizah dergisinde yer alması…

Fıkra meselesine Yiğit Özgür nedeniyle değindim. Özgür’ün ilki kadar çok satacağı sürpriz olmayacak yeni karikatür albümü çıktı yakınlarda. Özellikle şehirli orta sınıf gençliğini güldüren, güldürdüğü için konuşulan ve sevilen mizahçılardan biri Yiğit Özgür. Karikatürlerinde geçmişi hatırlatacak ölçüde fıkra mantığını izleyerek, diyaloglar kullanıyor. Genellikle tek bir karede anlattığı karikatürlerde, iki kişinin karşılıklı konuşması esprisinin esasını oluşturuyor. İlginç biçimde tiplemeler ve sahneler, espriyle çok da rabıtalı olmayabiliyor. Şöyle söylemek mümkün, esprileri, önceden çizilmiş tiplemeler ve karikatür kalıplarına yerleştirilebilir nitelikteler. Tiplemeler sevimli ama donuklar, bu denli diyalogun her birine bir jest katabilecek düzeyde jest ve mimik yapmıyorlar. Örneğin bu diyaloglu espriler, Gırgır’da, Oğuz Aral biçemi altında üretiliyor olsaydı muhtemelen, birkaç karede ve her biri öncekinden farklı jest ve mimiklerle betimlenirdi. Özgür, diyaloglarını, konuşma balonlarını birbirine bağlayarak kotarıyor ve vakur durmaya çalışan tiplemelerin gün yüzüne çıkan delibozuk uyumsuzluğuyla bunu pekiştiriyor. Karikatürden çok fıkra anlattığını söylemek gerekiyor.

Bilindiği gibi eskisi kadar fıkra anlatılmıyor ya da anlatanlar kırk yaş üzeri insanlar içinden çıkıyor (Bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum, Amerika’daki istatistiklere bakılırsa, otuz yaş altındaki insanların düzenli olarak günlük gazete alma oranı da sürekli düşüyor). İnternet üzerinden dolaşımda olan fıkralar var, bunlar da temelde farklı dil ve kültürlere uyarlanabilen, bulunduğu yere göre kahramanları Laz, Arnavut, Marsilyalı ya da Polonyalı olabilen anlatılar. Yiğit Özgür, bugün, fıkra üreten ve anlatan istisnai bir karikatürist. İnternette bu denli “fanatiği-fanı” olması sahiden boşuna değil. Bugün, televizyonu hesap etmeden (onda olmayanı anlatmak bakımından) film yapmak veya mizah dergisi çıkartmak nasıl mümkün değilse internet dolaşımını ve kullanıcılarını cezbetmeden (mizah dergileri bağlamında) popüler bir mizahçı olmak da o kadar mümkün değil. İnternette dolaşımda olmak, yeni ve genç olmanın bir ölçüsü oldu. Yeni bir medium olarak mevcut bütün mediumları kapsayacak biçimde geliştiği düşünülürse, Yiğit Özgür sadece internetin değil popüler kültürün de yıldızlarından biri. Karikatürleri (Fıkraları) fwd kıkırdamalarında, en az beş yıldır “biraz da gülelim” tedavülünde!

Son Söz: Halk kültüründe fıkralar uzun ömürlüdür, geleneğe dayalıdır. Belli özelliklerini paylaşmasına rağmen popüler kültür, halk kültürü değildir ve mutlaka kısa ömürlüdür. Günümüz koşullarında herhangi bir fıkranın popüler olması için ulusal olması, sınıf, toplumsal cinsiyet ve aile hakkında karmaşık ve bazen çelişkili yorumlar içermesi gerekir. Yiğit Özgür, yeni bir şey yapmıyor aslında, mutlaka kısa ömürlü olacak fıkralar anlatıyor. Ama bugüne dair yeni şeyler söylüyor. Neye güldüğümüz nasıl bir toplum olduğumuzu da gösteriyor çünkü.

Birgün Kitap, 17.4.2010

Cuma, Nisan 16, 2010

Kahkaha Zıvanası

Can Barslan, helâ duvarlarının en komik sesi. Öksürük olmuş eşek ve erken atan ramazan topu. Sarı sayfaların Kavuğu. Ne mürekkep balığı ne de çinidensabır. Gırgır bağlarından çıkma ayrık otu: Limonî. Bir inci midyesinin kaptığı espri. Kahkaha zıvanası.

Görseli Levent'ten (Gönenç) aldım.
link

Just Do It

link

Çarşamba, Nisan 14, 2010

Sunal

En sevilen dişeti. Oyuncu mezbahasından Fernandel sırıtışıyla kurtulan Keloğlan. Üçbeş zeytin, bir dilim ekmek. Düşlerinin penceresi sonuna kadar açık kondu evleri. Bekçisi, çöpçüsü, kapıcısı, Şaban’ı, işsizi, özlemi, abazanı, televizyonu akıyor içine. Kemal Sunal, kalabalıklardan damıtılmış saf su, marka. Yüzünde acının yorgun çizgileri ve bir halkı güldürmenin kibri.

Görsel için link

Cumartesi, Nisan 10, 2010

Tarkan, Fantastik Bir Türk


Tarkan yeniden yayınlanmaya başladı. Kuşkusuz, çizgi roman yayınlarındaki zuhur eden çeşitlilik hesap edilirse sürpriz olmayan bir gelişme bu. Serüven edebiyatının her türlüsünün iştahla tüketildiği bir evde büyüdüğüm için Tarkan’ın benim çocukluğumda önemli bir yeri vardır. Hürriyet’te yayınlanan sayfalarını kesip defterlere yapıştırdığımı, ilk aboneliğimin Tarkan dergisiyle olduğunu, 1978 yılında intihar eden yaratıcısı Sezgin Burak’ın ardından gözyaşı döktüğümü hemen söyleyebilirim. Henüz dokuz yaşında bir çocuk için alışılmadık bir ölüm ve kayıptı. Sahici bir eksiklik yaşamıştım.

Altmışlı yılların tarihi çizgi roman furyasında üretilmiş çalışmalardan biri Tarkan. Gazeteler arasındaki rekabetin sonucu olarak, Akşam’daki Karaoğlan, Cumhuriyet’teki Malkoçoğlu gibi Hürriyet de benzer nitelikte bir çalışmayı teşvik etmiş, öyle anlaşılıyor. Dizinin başlangıcında ve sonradan aralıklarla Hürriyet’te çıkan röportaj ve haberlere bakılırsa, Sezgin Burak hikâyeleri önce fotoroman olarak üretiyor, en azından kimi önemli gördüğü mizansenleri mankenler kullanarak fotoğraflıyor, sonra çizgiye aktarıyordu. Burak, çalışma biçimini anlatırken, gösterdiği titizliği İtalyan stüdyolarında geçirdiği çizerlik tecrübesine bağlamayı da ihmal etmiyordu. Bu türden iddiaların doğruluk payı yok değil, Tarkan sebatla çizilmiş pek çok sahne içermektedir, diğer yandan yıllara dayanan bir üretim temposuyla aynı sahnelerin antiskop yoluyla pek çok kez yinelendiğini de belirtmek gerekiyor. Sezgin Burak, foto-realistik çizgiler kullanan, fırçadan çok tarama ucunu ve çiniyi öne çıkartan bir auterdur. Tarkan, yazı ağırlığı nedeniyle yenilikçi olmasa da, kare-içi tasarımı ve devamlılığı, zor “sahneler” çizerek gösterdiği ustalık isteyen tekniği nedeniyle ülke çizgi romanı için bir dönemeçtir.

Tarkan’ın 1967-1978 yılları arasında toplam 15 serüveni yayımlandı, 1970 yılında ayrıca dergi olarak da çıkmaya başladı. Dergi, kapandığı doksanlı yılların ilk yarısına kadar, yarım kalan “Milano’ya Giden Yol” (1978) adlı sonuncusu hariç bütün serüvenleri defalarca tekrarlayarak yayınını sürdürdü. Sezgin Burak’ın ölümünden sonraysa üretimine dair ilginç bir gelişme oldu; Bulvar gazetesi, 1982 yılında Tarkan’ın yarım kalan son serüvenini yeniden yayınlamaya başladı. Merak edilen çizgi romanı kimin tamamlayacağıydı. İmza kullanılmamasına karşılık Özcan Eralp tarafından 23 Haziran 1983’ten itibaren hikâye kaldığı yerden devam ederek bitirildi. Eralp, bununla da kalmadı, 1984 yılında senaryosu da kendisine ait olan “Uğursuz Elmas” adlı yeni bir öyküye başladı. “Hayalet çizer” olarak (ismini ve imzasını hiçbir zaman kullanmadan) 1984-1988 yılları arasında 12 Tarkan serüveni (onun bırakmasından sonra Tarkan’ı İsmet Kırdar da) çizdi. Tarkan ile ilgili özellikle varisleri tarafından hazırlanan çalışmalarda bu döneme değinilmemesini emek adına adilane bulmuyorum.

Türkiye’de çizgi roman algısı epeyce değiştiği için geçmiş yayınlarda gördüğümüz çeviri hataları, dil özensizlikleri, uydurmalar önemli ölçüde geride kalmış durumda. Turkuaz Kitap, Tarkan’ı yeniden yayınlamaya başlarken anlatının dili ile ilgili bir uyarı notu düşmüş. Sahiden de epeyce gramer hatası var metinde, insan çocuk olduğundan ve kanarak okuduğundan o yaşta farkedemiyor mevcut yanlış yazımları. Orijinal kaligrafiyi küçük müdahalelerle değiştirmeyi en azından sonraki albümlerde düşünmeliler bana kalırsa. Yine ayrıca ilk albümde önsöz ve arka kapakta tarihlerle ilgili tashih gerekiyor. Son olarak serüvenlerin ilk kez hangi yıllarda yayınlandığını belirtilmesi daha doğru olur gibi geliyor bana, nihayetinde bir külliyat yayınlıyorsunuz: Altın Madalyon, Tarkan’ın onbirinci serüvenidir ve 1972-73 yılları arasında yayınlanmıştır gibi...

Tarkan’ın sahiden enteresan özellikleri vardır. Tarihi çizgi romanlarımız erotik içerikleriyle hatırlanırlar. Buna rağmen Tarkan, tipik bir görev adamı olduğundan bir kadını arzuladığını belli edecek tek bir sözcük kullanmamıştır, birlikte olduğu kadınlarca bir emrivakiyle buna zorlandığı dahi söylenebilir; mağrur, perhizci, azametfüruş ve sanki bu türden işler için hiç vakti yok gibidir. Karaoğlan’ın kadınlara düşkünlüğü, Malkoçoğlu’nun muzipliği ve Kara Murat’ın aşkı için çektiği kahır onda yoktur. Burak’ın dünyasında erkekler bağırıp öfkelenmenin, kadınlar gözyaşının kıyısında yaşarlar. Diğer yandan Tarkan’ın sadece kadınlarla değil bütün insanlarla ilişkisi sınırlı ve kasvetlidir; ahaliyle olabildiğince az konuşur. Bir efsane kahramanından farksızdır, adının telaffuz edildiği her ortama büyük bir şaşkınlık ve korku hâkim olur. Sezgin Burak, Tarkan’ı konuşurken çizdiğinde ağzına ilginç bir biçim vermiştir, dişlerini sıkarak konuşuyor gibidir. Tek tük konuşması, en az Abdülcanbaz kadar nadir gülmesi ya da konuştuğunda umumiyetle intikam ve Türklük adına sözler sarfetmesi gibi nedenlerle Tarkan’ı çizgi romanımızın en ciddi-içe dönük kahramanlarından biri sayabiliriz. Sırf bu yüzden belki de en başarılı serüvenleri takip ve intikam üstüne olanlarıdır.

Tarkan, geçmişte-özellikle yetmişli yıllarda, radikal sağın görsel imgelerinden biri olmuş, doksanlı yıllardaysa (tv’de gösterilen düşük maliyetli filmlerinin etkisiyle) özellikle mizah dergilerinde komikleştirilerek yeniden üretilmiştir. Bu farklılaşma bizi meseleye sakin bakmaya da zorluyor, popüler metinlerin -en azından sadece- belli bir ideolojinin yeniden üretilmesi ya da bu ideolojinin yıkılması gibi amaçlarla kullanılamadığını da gösteriyor. Popüler metinlerin alımlanması, bu metinlerin, alımlayanların kültürel ortamlarına ve gündelik yaşam pratiklerine devşirilmesi yoluyla gerçekleştiği için, popüler kültür alanını gündelik yaşam pratiklerinden soyutlamak mümkün değildir. Altmışlı yıllardaki seküler-milliyetçi eğilimlerden beslenerek doğmuş bir çizgi roman, bugün “Atıl Kurt!” esprisiyle hatırlanıyor işte! Nostalji nesnesi olduğu da çok açık, yazının ilk paragrafına yeniden bakmanızı rica edeceğim.

Radikal Kitap, 9.4.2010

Perşembe, Nisan 08, 2010

Araftaki İnternet


“Şimdi bir de internet var üstelik” demeden birazcık geriye gideceğim, Umberto Eco’nun zihin açıcı bir yorumunu hatırlatacağım: “Televizyonlu akşamlarımız artık öyküler anlatmıyor, herşey bir fragmana dönüşmüş durumda”. Benzer ifadeleri başta Baudrillard ve Postman olmak üzere yakınçağın önemli düşünürlerinin kaleminden okumuş olabilirsiniz. Hemen hepimiz, bu türden yargıları kabullenip paylaşırız, çünkü bunun ardında “daha iyi” olan bir geçmiş tahayyülü vardır. Televizyonun olmadığı zamanlarda akşamlarımız yekpare bir bütünlük mü arzediyordu acaba? Madem araç (medium) bu denli önemseniyor, radyolu ya da gazeteli akşamlarımız fragmanlara dönüşmemiş miydi diye sormamız gerekiyor. Örneğin gazeteler, rekabet koşullarının zorlamasıyla “magazine” mantığına dayalıdır ve magazin ile mağaza sözcükleri aynı kökten gelirler. Alışveriş sepetinize istediklerinizi doldurur gibi gazetede de her köşeyi-bucağı okumazsınız, seçersiniz. Radyo da öyledir, bütün bir ailenin milim kıpırdamadan pür dikkat radyoyu dinlemesi romantik bir mittir; Uzun dalga, kısa dalga, Kahire Radyosu, Moskova’nın Sesi derken mutlaka bir dolaşılırdı ta yıllar önce, “ajansın dinlendiği” zamanlarda. Radyonun yanında gazete, onun yanında pikap, dergi dururdu ve dışarıdaki semt sinemasını unutmayın. (...)

[Mostar dergisinin Nisan sayısındaki İnternet dosyasına yazdığım yazıdan bölüm]

Kale

Uğur Erbaş
link

Çarşamba, Nisan 07, 2010

Odunlu Pide Fırını

Fotoğraf: Emir Kurtaran
link

İpek gibi...

Dar zamanlarda, İkitelli’de, iş arasında, hevesle, koşarak çiziyor “dışarı”ya. En çok kim seviyor deselerdi, düşünmezdik: Sencer. “İpek gibi yumuşak, ipek gibi kuvvetli”. Eski zamanlardaki gibi güzel’in çizeri. Balat’ın azınlık güneşi vuruyor resimlerine; muhacir kızlar, taşplaklar, cumbadan silkelenen kilimler, köşebaşında zulada biryantinli bir oğlan, radyoda Yurttan Sesler, fasulye pilakisi. Gani, çocukluğunu kovalayan “palyaço”: Dilinde o zamanlardan kalma bir küfür, tekrarlıyor gülerek. Sencer, Gani’yi değil kendini çizdi Balat Öyküleri’nde çokça.

Görsel ve Sencer hakkında Necdet Şen yazısı için link

Pazartesi, Nisan 05, 2010

Kapitalizmin Yeni Dinlerinden Biri


(…) İlgimi çeken bir noktadan söz etmesem olmayacak. Serüven filmlerindeki takır tukur kol bacak kıran kahramanları, gün ağarırken, kolay değil elbet, yoga benzeri ruhsal bir arınma içinde görürüz. Sonra yaşlı, çekik gözlü yaşlı bir üstad yanına gelir adaleli arkadaşımızın, veciz ve zihin açıcı sözler eder. Bizdeki avantürlerin kahramanlarıysa ebru yapan, ney çalan ya da hattatlık eden bir amcanın yanına gidiyorlar. Glokalleşme böyle bir şey işte! Üst orta sınıflardan kadınların reiki kadar ebru kurslarına gitmelerini tesadüf sayabilir miyiz?

Reikicilerin kendilerini bir dinin müritleri olarak ortaya koymamalarının iki temel nedeni var sanki. İlki, Müslüman bir toplumda oluşabilecek tepkilerden uzak kalmaya çalışmaları ve belki de daha önemlisi yasal bir kovuşturmadan çekinmeleri. İkincisi de Reiki’nin bir din olduğuna bizzat kendilerinin inanmamaları. Modern toplumun rasyonel bireyleri olarak, taassup çağrıştıran bir öğretinin etrafında örgütlenmiş olmayı kendilerine yakıştıramıyor, “şık” bulmuyorlar. Bu memlekete dışarıdan gelen her düşüncenin “gümrükten geçerken” Atatürk’le hasbıhal etmesinden midir yoksa “değil kardeşim, bu din değil” feveranından mıdır bilmiyorum, reiki açılımlarında bir Atatürk göndermesiyle karşılaşabiliyoruz, dileyen internetten tarayabilir. Eh, bu da ayrı bir vakıa…

Birgün Pazar, 4.4.2010, aynı başlıklı yazıdan bölüm…

Pazar, Nisan 04, 2010

Ottomanya’nın Çılgın Türkleri


Nizamettin Nazif’in [Tepedenlioğlu] Kara Davut romanı geçen yüzyılın yirmili yıllarında büyük ilgi görmekte, tefrika edildiği Vakit gazetesini çok sattırmaktadır. Derken Kara Davut, romanda, sonraları Fatih adını alacak genç Şehzade Mehmet’e bir tokat aşkeder ve gerçek hayatta olanlar olur. Öğrenciler, gençler ve diğer öfkeliler gazetenin önünde toplanarak Fatih’e tokat yedirten cüretten hesap sorarlar, “olacak şey değildir”. Tefrika alelacele kaldırılır, özürler dilenir, hiddetli kalabalık yatıştırılmaya çalışılır. Geçmiş zaman hezeyanları deyip geçmemeli, her konu konuşulamıyor ve yazılamıyor bu memlekette hâlâ…

Ottomanya’yı (Cadde Yayınları, 2010) okurken düşündüm bunu. Ottomanya, Leman’da, Lombak üreticilerinin dergiden ayrılmasıyla yerine ikame edilen Gatana köşesinde başladı. Hemen her hafta bir karikatür bu meseleye ayrılıyordu. Kitap, bu karikatürlerden yapılmış bir seçme. Tuncay Akgün’ün esprileri ve Kemal Aratan’ın çizgileriyle hayat bulan Ottomanya, Osmanlı tarihinin bir “paradosi” olarak tanımlanabilir. Doksanlı yılların maganda tiplemesiyle sonraki on yılın, bugün kadükleşmiş olan Türk esprisinin harmanlanmasıyla üretildiği de söylenebilir.

Bilindiği üzre ders kitaplarındaki -tarih ve asıl olarak- Osmanlı tarihi, başarı ve muzafferaneliğe dayanarak mufassal ya da geçiştirilerek anlatılır. Hiç bilinmeyen padişahlar, konuşulmayan isim ya da gelişmeler vardır, bu yüzden. Fatih’in İstanbul’u Fethi, Yavuz Sultan Selim’in küpeli resmi, Lale Devri, Abdülhamid ve Jurnalcileri, Yeniçeri İsyanları, Hazerfan, Barbaros, Baltacı ile Katerina, Ulubatlı Hasan, Evliya Çelebi vd ise hemen akla gelen Osmanlı imgeleridir. Günümüz mizah dergileri, bu imgeleri aktüel espri paradigmaları içinde sıklıkla-kısmî revizelerle kullanırlar. Bu paradigmaya “tarih” dendiğinde çeşitli popüler örüntüleri -özellikle nostaljik olanlarını- dahil ettiklerini eklememiz gerekiyor. Böylelikle tarihi çizgi romanlar ve filmler de Osmanlı imgesine-tarih algılamasına teyellenmiştir. Malkoçoğlu’nun Kara Murat’ın düşman prensesleriyle yaşadığı cinsel deneyimler kadar filmlerindeki “trash” hatalar da bu pradigmanının unsurları olurlar. Bir başka ifadeyle filmlerdeki teknik yetersizlik, çekim hataları ya da hikâyenin kendisinde varolan abartılar “komikliğin” doğal referanslarına dönüşürler. Çariçe Katerina ile “durun siz kardeşsiniz” diye yaşlı bir Alperen, Seiko saatli yeniçeri ile Ulubatlı Hasan aynı karede yan yana gelebilirler. Zihin açıcı bulduğum için küçük bir örnek vereceğim: Suat Yalaz’ın çizgi roman kahramanı Karaoğlan serüvende bir kadınla sevişir, işin hitamındaki üst yazı komik olduğunun farkında olmayan bir ciddiyetle yazılmıştır: “Haşad olmuştu kadıncağız”. Çok açık biçimde bu üslup ve zihniyetin mizahı yapılabilir, yapılmalıdır da! Milli methiyecilik, erkek üstünlüğüne dayalı şovenizm ve sonu ırkçılığa varan körlük-mesafesizlik bağlamı değiştirildiğinde komikleşiverir. Üniversite tuvaletine yazılmış bir duvar yazısı hatırlıyorum. Büyük ve kırmızı harflerle “Cevap Türklük” yazılmıştı. Hemen altına küçük harflerle ironik bir başka cevap eklenmişti: “Soru neydi?” Peşisıra yazılan galiz küfür ve salvoları çoğaltan bu ironiydi.

Ottomanya’nın ne anlatmak istediği sırf bu yüzden önemli. Hemen söylemeli, Osmanlı denildiğinde akla gelen klişeler ve klişelere tapan tarihi örüntüleri resmediyor ama onları ya da bu zihniyeti hicvetmiyor Ottomanya. Hatta onları “ihya” anlamında pekiştiriyor… Pek çok karikatürde Osmanlının mahiraneliği, savaşa düşkünlüğü ve “erkek cazibesi” aynen tarih kitaplarında, çizgi romanlarda ya da filmlerde olduğu gibi yineleniyor. Geleneği koruyor, mevcut tartışmalardan bile bile kaçınıyor ya da o anlaşmazlık noktalarını isteyerek dışarıda tutuyor. Karikatürün mutlaka komik olması gerekmiyor elbet ama Ottomanya genel olarak komik olmaması itibarıyla ilginç. Böyle bir derdi yok ve “görsel” bir teşhire odaklanılmış sanki. İyi çizilmiş, görsel olarak güzel tasarlanmış karikatürlerde komikleştirilmiş ayrıntılar ve tarihsel kişilikler izliyoruz ama eleştiri göremiyoruz. Hiciv denebilecek, tarih bağlamında alaşağı edici bir tavır da hissedilmiyor. İstisnalar, yazdıklarımla çelişecek örnekler hiç yok demiyorum velâkin bu hal, kitabın bütününde kendini ekseriyetle varediyor. Sınırlı bir parodi var ve bu, espride değil çizgide kendini belirginleştiriyor. Kara Murat, yine kadınları mest ediyor (!) ama espri, Kara Murat’ın komik çiziminde ya da prensesin erkek düşkünlüğünde betimleniyor. Erkekler dünyasını anlatılmasına karşın, tek bir Osmanlı kadınına ya da Harem esprisine yer verilmemesi, kitaba dâhil edilmemesi bu sebeple şaşırtıcı değil. Doksanlı yılların hınzır genç muhalifleri Akgün ve Aratan’ın bugünkü seçimleriyle hem siyaseten gerilediklerini, hem de zamana yenik düştüklerini düşünüyorum. Kara Davut’un linççi kalabalığına nanik yapmak çok mu zor yoksa?

Bitirirken: kitabın kapak süslemesindeki matbaa işçiliği takdir gerektirecek ölçüde güzel. İçeride ise mükerrer kullanılmış en az üç karikatür var. Keşke kapaktaki kadar özen gösterilseymiş, baskıdan önce birine okutulsaymış...

Birgün Kitap, 3.4.2010

Perşembe, Nisan 01, 2010

Meyve Veren Ağaç, Vaşington Portakalı

Şeker kokuyor çizdikleri. Zaten hayat bize hiç gülmezin uyanık satıcısı, negerekvar’ın çizeri Memecan, Kötü grevler de var demenin rahatlığı. Sabah’ın manşeti; meyve veren ağaç, vaşington portakalı. Hep gülmeli nemelazım gülmeli. Herkesin kızdığına kızmalı, güldüğüne gülmeli.
Related Posts with Thumbnails