Çarşamba, Şubat 24, 2010

Erken Doğdu

Suavi Sualp, saçmanın, abartının, kafiyenin, çapkın enişte-fettan baldızın, kaytan bıyıkların, mutsuz kadınların, hergelelerin mizahı. Hepsi birden. Küçümsenen, meslektaş husumeti çeken bir üslupçu. Toplumcu, ahlâkçı mizahın kurbanı. Metin Üstündağ’ın, Can Barslan’ın dedesi, bilmiyorlar, hastahanede karışmış. Hep kendini çizdi, yaşayamadıklarını anlattı. Klark çeken, elma yanaklı çapkın ve kibar hırsızları oldu. İç sesi hep hikâyedeydi, mutlu sonlara nanik yaptı. Sıkıldı, hikâyeleri yarım yarım bitirdi. Cilalı İbo, Adanalı Tayfur ve Aydemir Akbaş’tı. Utanmaz Adam olamadı. Ökkeş hiç değil. Kuşağının en çalışkanıydı. En maymun iştahlısı da. Daima üvertür kaldı. Her boşluğu o doldurdu. “Hemen, o anda, son anda, vakit daralırken”. Çalışmazsa aç kalacaktı. Yoksul öldü, erken doğdu. Hayırsız zamanların mizahçısıydı.

Pazar, Şubat 21, 2010

Muhafazakâr Mizahın Miladı


Mustafa Şekip [Tunç] 1921 yılında, Gülmek Nedir ve Kime Gülüyoruz [Suhûlet Kitaphanesi] adlı bir kitap yazıyor, aslında yaptığı, Henry Bergson’un Gülme (La Rire) adlı kitabının yerel örneklerle zenginleştirerek bir özetini çıkarmak. Bu açıdan kitabı sadece mizah değil, Türkiye’deki Bergson literatürünün bir parçası saymamız gerekiyor. Bergsonculuk, bilindiği üzre pozitivizme karşı çıkarken muhafazakâr modernliğin düşünsel açılımlarını sahiplenir. Mustafa Şekip, kitapta, yalın bir özet yapmıyor, mizahı ve gülmeyi anlatırken doğrudan ve dolaylı olarak muhafazakâr-Bergsoncu bir toplum modelini resmediyor.

Mustafa Şekip’e göre komikler, lâ-içtimaî (toplum dışı) insanlardır; uzun uzadıya sıralıyor kimler olduğunu, özetliyorum: ‘dalgınlar, şapşallar, vurdumduymazlar, hasisler, kuruntulular, züppeler, kendini beğenmişler, kabak çiçekleri, yobazlar, dalkavuklar, evet efendimciler, edepsizler, idare-i maslahatçılar, derkenar okurcasına konuşanlar, çıtkırıldımlar, hödükler, pısırıklar, bilgiçlik taslayanlar, sonradan görmeler, düddürü leylalar, kenarın dilberleri her cemiyette yaftalı komiklerdir’. Bu nitelemeler, onun gülme ile ilgili düşüncelerini de yansıtıyor. Toplum dışı derken kastettiği, ‘marjinallik’ ya da ‘bu toplumu biliyor ve onu bu biçimiyle reddediyorum’ türü bir şey değil. Komikler, toplum tarafından marjinalize ediliyor da değil. Çünkü gülme, toplumu birbirine yakınlaştıran ve insanları ‘düzelten’ bir araç ona göre. Toplum dışılığı komikliğin nedeni olduğunu gösterirken, komik olmayı ‘ruhta’ olması gereken elastikiyet ve değişkenliğin yokluğuna / kaybolmasına bağlıyor. Örneğin fikri sabit olmak, zekânın katılaşması; bazı fena huylar ise seciyenin haşebiliğidir -odun derecesinde sert olmasıdır. Beden ruhtan yani zarafetten uzaklaşarak katılığa gittiği ölçüde komik olur.

Mustafa Şekip için toplum, süreklilik ve düzeni temsil ediyor. Topluma herhangi bir hakikat iddiasına dayanarak müdahale edilmemelidir, toplum zaten organik değişim imkânlarını sezebilmektedir: ‘Cemiyet, ne zekâ ne de seciyede huşunet (sertlik, kabalık) görmek istemiyor, onun ideali, efradını birbirine yaklaştırmak ve benzetmektir (...) yegâne intikam silahı ise gülmedir (...) Gülmek, cemiyetin sathındaki sosyalleşemeyen kabalıkları kazıyan toplumsal bir silahtır. Gülme, cemiyetin en muazzib (eziyet veren) vasıta-te’dibidir (edeplendirme aracıdır)’. Gülme bizi uyarır, çevre ile teması terk etmemek, olanı görmek ve düşünmek gerektiğini hatırlatır. Sosyal kusurları gülmek sayesinde hafifletip, yok etmekle hem kendimize hem de gülünç olanlara hizmet etmiş oluruz.

Mustafa Şekip’in özetlemeye çalıştığım Bergson yorumu ve yaklaşımı, doğrusu oldukça çelişkilidir: öncelikle, gülmeyi, hem bir edeplendirme aracı hem de bir saygısızlık olarak görmektedir. Diğer yandan gülmenin otorite tarafından nasıl karşılandığı / nasıl kullanıldığı üzerine bir yorum yapmamaktadır. Gülmenin otoriteye yönelebileceği hususunda da herhangi bir yargısı yoktur. Bütün kitapta gülme ile mizah kavramları birbirine karıştırılmakta, gülmeye toplumsal bir amaç yüklenmekte- hemen her şey cemiyetin olgunlaşması adına irdelenmektedir. Kolektif gülmenin kişilik bozuklukları, makineleşme ve dalgınlıklardan çıktığını söyleyerek gülmenin/mizahın alanını daraltmaktadır. Mizah aracılığıyla ötekileştirilen azınlıklardan bahsedilmemektedir. Toplumun yaratıcı sezgilerine duyulan mutlak güven nedeniyle ‘çoğunluk haklıdır’ görüşü hâkimdir. Gülme, ‘uygarlaştırıcı etki’ olarak tanımlanmaktadır ama gülmenin uygarlığın kendisine yönelik bir tepki olabileceğine dair bir argümana sahip değildir. Karagöz, Kavuklu ya da Nasreddin Hoca’nın uygarlığın kısıtlayıcı etkilerinden geçici olarak kurtulma hakkı aldığı, özgür ve yasaksız konuştuğu düşünülmemektedir. Esprinin, bastırılmış bir cinsellik ve dilden (argodan) beslendiğine dair Freudyen bir yaklaşımı ya da kuşkusu da yoktur.

Mustafa Şekip’in anlattığı gülme, estetik ve şekillendirici, siyasi keskinliğinden arındırılmış incelikli bir gülmedir. Kastedilen nüktedir. Oysa hayatın içindeki gülme, estetik ve şekillendirici üst yaşam modelinin elverdiğinden daha sefil koşulları gerektirir. Bu gülmenin içinde medeniyetin görmek istemediği grotesk gülme vesileleri de vardır: Sıçmak, osurmak, geğirmek ya da düzüşmek vb. Mustafa Şekip ise ahlâkı nükteyle canlandıracak, nükteyi de ahlâkla dengeleyecek bir gülme önermektedir. Gülme ve mizah, toplumdaki yaraları ya da bunlara sebep olanları teşhir etmekten çok, iyileştirici özelliğiyle düşünülmektedir.

Bergsonculuğun da etkileriyle, ‘mizah, yön gösterici ve iyileştirici olmalıdır’ görüşü o denli yaygın kabul görmüştür ki, cumhuriyetin ilk elli yılında herhangi bir farklı görüşten söz eden tek bir mizahçımız olmamıştır. Bergson’un La Rire’ı Türkçeye çevrilmiş, mizah ve gülme hakkında referans kitap itibarı görmüştür. Cumhuriyetin kurucu kadrosunun idealleriyle örtüşmesi, sanatın bu çerçevede tanımlanması veya muhalif öğelerinden arındırılmış olması yaygınlaşmasının nedenleri olarak sayılabilir. Böylesi muhafazakâr bir görüşün süratle sahiplenilmesi ve yıllarca hiç sorgulanmaksızın yaşaması, memleket mizahının karakteristiğini de açıklıyor, asıl bu ilginç.

Not: Bu kitap, en az on yıl önce, Ömer Türkoğlu’nun çeviriyazısı ile Turgut Çeviker’in Mizah Kitapları Dizisinde (İris Yay.) yeniden yayınlanacaktı, ekonomik nedenlerle mümkün olmadı sanıyorum.

Birgün Kitap, 20.2.2010.

Sinekkaydı

Fotoğraf: Velsheda
link

Cumartesi, Şubat 20, 2010

Türklerin Issız Adası

‘Manyak oğlum onlar, manyak. Manyaaak’ diye sunulmuştu dönemin popüler dergisi L-Manyak’ta. ‘Britanyalı Robinson ile ıssız kumsalların şoparı Cuma’dan söz ediyorum. Gürcan Yurt, Defoe’nin ünlü romanı Robinson Crusoe’yu ‘Türk esprisiyle’ uyarlayarak 1997’den beri çiziyor. Türk esprisi derken neyi kastettiğimi açıklayayım. Geçmişte, tek kanallı televizyonlu o uzaak geçmişte, mizah dergileri beyazcamın konuşulan ‘aktörlerini’, espriyle alaşağı ederr, azıcık cinsellik ve dikkatli bir argoyla haylazca yorumlardı. Doksanlı yıllarda satışlar düşüp, televizyonda anlatılamayacak espriyi üretmek zorunda kaldıklarında, bu defa geçmişin popüler kültür ürünlerine yöneldiler. Rağbet görmeyen çizgi romanlar, unutulmuş reklamlar, ‘ne güzeldi ya denilen’ diziler ve çizgi filmler vs dergilerde yeniden yorumlanarak kullanılır oldu. O eski ve aşina kahramanlar oldukça ilginç konuşturuluyordu sarı sayfalarda. Kaptan Kirk, Rambo ya da Mandrake Türk gibi yaşıyor, oflaya puflaya gevezelik ediyordu.

Seksenli yılların maganda esprisini revize eden yeni bir yönelimdi diyelim: geveze, alışılmadık ölçüde küfreden, cinsiyetçilikle malul, güce tapan, kurnaz, merhamet etmeyi seven ama merhamet edilen için sorumluluk almayan, riyakâr bir tipleme temel alınıyordu. ‘Yurdum insanı’ deniliyordu o günlerde, şimdilerde kıkırdayarak (ve fısıldayarak) ‘Türk abicim, adam bildiğin Türk’ diye nitelenebiliyor. Magandaya karşı duyulan ikraha karşın sempatiyle sarıp sarmalayan ama tepeden de bakan bir yaklaşımdı bu. ‘Türkler Kutuplarda/ Uzayda/ Japonya’da/ Teksas’ta’ vb fantezilerin yapıldığı, karikatür ve hikâyelerdeki kahramanların Türk gibi kahırlandığı, küfrettiği, demli çay içip kokoreç yediği, mangal yapıp Gürcan Yurt’un ifadesiyle hayatın ‘boktan detayları’ hakkında uzun uzadıya konuştuğu bir moda olarak da tanımlayabiliriz. Günümüz mizah dergilerinde kadükleştiği için kullanılmıyor olsa da sinema salonlarında, örneğin Yahşi Batı gibi gişe filmlerinde izlenebiliyor böylesi espriler.

Gürcan Yurt, Türk esprisine geniş yer ayıran Leman dergisinin en parlak günlerinde, ürettiği Robinson & Cuma ile önemli bir çıkış yakaladı. Öyle ki bu modanın ilk elden üreticisi sayılabilecek Ahmet Yılmaz’ı aşacak ölçüde popülerleştiğini söylemek yanlış olmaz. Tarzını, lümpen mizahını ve küfürbaz komiklerini sinemaya da taşıyor epeydir. Gürcan Yurt, erkekler arası argo içeren atışmaları seviyor, birdenbire kavgaya tutuşan sonra hiçbir şey olmamış gibi sarılıp öpüşen tiplemeleri var. Güvenilmezlikleri, korkaklıkla cahil cesareti arasında salınan halleri, yalancılıkları, hükmetme arzuları, saplantı ve bencilliklerini bir iktidar mücadelesi ekseninde resmediyor.

Yorumladığı Robinson & Cuma ilişkisi, temelde, Efendi-Köle diyalektiğini ya da Fanon’un ‘mazlumlar haksızdır’ biçiminde özetlenebilecek görüşlerini içeren bir gerilime sahip. Bilindiği üzre özgün anlatıda Robinson, adada karşılaştığı yerliye Cuma adını verir, emirlerini anlayabilecek kadar da dil öğretir kölesine. Kendisini de hiçbir beis duymadan ‘Sahip’ olarak adlandırır. Fanon, ‘yerel özgünlükleri gaspedilen ve ruhlarında aşağılık kompleksi yaratılan insanlar’ diye söz ediyor kolonileştirilmiş halklardan. Ona göre neden sonuçtur, beyaz olduğunuz için zenginsinizdir, zengin olduğunuz için de beyaz. ‘Siyahlar, insan değildir’ der renkli kardeşlerinden özür dileyerek. Efendiler, kölelerin benlik duygularını çoktan yok etmiş, onları ezici bir nesnelik durumuna hapsetmiştir. Defoe’nin böyle bir tasası olmadığından Robinson ve Cuma bütünüyle sorunsuz – vefalı (!) bir dostluk sürdürürler. Gürcan Yurt, Robinson’u, romandaki gibi hali vakti yerinde orta-üst sınıftan bir soylu değil maganda bir Türk olarak tipleştirmiş. Robinson’un geçmişi aralıklarla anlatıldığında bütünüyle Türk olan bir Britanya tablosu sunuluyor. Kendisi gibi milliyetçi olan ağır abiler, mekânlar, şarkılar, tutum ve takıntılarıyla magandalar evreni betimleniyor. Çıkışsız ve çaresiz bir hayat sürdürürken ‘Ada’ ona krallık, Cuma’nın efendisi ve öğretmeni olma şansı bahşediyor. Güney Afrikalı eski futbolcu Komphela’nın Türkçesini andıran (yer yer Trakya ağzıyla konuşan) Cuma ise Robinson Abi’sinden geri kalmıyor ve ondan öğrendiği iktidar oyununu, fırsatını bulduğunda (‘İktidar yozlaştırır’) efendisine karşı uyguluyor. Cuma, Robinson olmak isterken Robinson ise efendi olmakla yetinmiyor, adanın, dolayısıyla âlemin, maymunların ve herkesin kıralı olmayı hayal ediyor.

İdeoloji, sadece siyasi göndermelerimizi değil tüm zihinsel çerçevemizi, inançlarımızı ve dünyayla olan ilişkilerimizi ifade etme üslubumuzu belirler. Defoe, bize kolonyal bir anlatı sunarken Gürcan Yurt sadece ironik bir uyarlama yapmıyor, cinsellik merkezli, salkım saçak dökülen koyu bir erkeklik krizi anlatıyor. Böyle düşününce aralarındaki fark felaketle musibet kadar bir fark oluyor. İlginç olan da şu, ne Defoe ne de Yurt böylesi bir vurguyu düşünerek anlatıyor hikâyesini. Defoe, haklı olmaktan usanmış bir yazarlık kibriyle yaşadığı dönemi tartışıyor. Gürcan Yurt, kültürel sermaye temelinde hayata bakan, genç ve şehirli orta sınıftan okura, daha doğrusu hempalarına Türk esprisi ve bir maganda eleştirisi sunuyor. Geriye kalan tortu ise tasarlananın dışında gelişen ve başkalaşan bir biçim…

Mizahçılar gözdeki çapağı, dişteki kefekeyi, burundaki hamuleyi ve şuur altındaki niyeti göstermeyi, ilânihaye evirip çevirmeyi neredeyse şehvetle isterler. Bunu yaparken Kantçı üç hasleti (iyilik, doğruluk ve güzellik) belirginleştirmeye de gerek duymazlar. Popüler adlandırmalarıyla Robi ve Cuma, olur ya ileride hatırlanırsa, bugün eleştirilen küfürbazlığı, eskiyen Türk esprisi ya da grotesk sahneleri yerine “benden sonra tufan’ olarak açıklanabilecek ahlak-dışı bireyci erkek içeriğiyle hatırlanacak derim.

[Radikal Kitap, 19.2.2010]

Çarşamba, Şubat 17, 2010

Çolpan'ın Sadri'si

Mektep önünde “yenihayat” satan çocuk. Ne keskin jilet ne de kahkahadan bir duvar hayata. Çolpan’ın Sadri’si. Balıkçı meyhanesi. Toprağa eğilmiş turistömer çiçeği. Denizde anafor, kıyıda tutuklu bir harf. Sadri Alışık, âşık pencere.

Gençlik Parkında Bir Delikanlı

Fotoğraf: Solak11
link

Salı, Şubat 16, 2010

Aşk

Fotoğraf: Can Su Boğuşlu
link

Zalim Dünya

Mendilden bayrak yapmış çocuklar, koştukça tıplatıyor atardamarını memleketim “tüm eserlerinden”. Akıllarda vurdulu kırdılı bir film, Suzi’nin çilleri. Metafordan gökyüzünün altında alışılmış ıstıraplar, yukarı akan dereler. Zamanı söyleyen çizgiler Engin Ergönültaş’ın. Yürüdükçe kanayan Edip Cansever, trenden inen Egemen Berköz. Büyük rıhtıma dayalı azınlık gemisi kenar mahalleler. Zalim Şevki ve Kelek Osman, çatıdaki güvercin gurultusu. Ne kadar ekmek o kadar köfte, gaddarlığı hayatın.

Pazar, Şubat 14, 2010

Şudur, budur...

Bir adamın ayağı takılıyor, hoop güm yere. Etrafta doymaz gülmeler, öldüren. Karagöz’ün karnı ağrıyor, çıkıp peşisıra atıyor kendini kahkaha denizine, katillerin önüne, hoop güm yere. Mizah budur.

Cuma, Şubat 12, 2010

Şeytanı ve Sofusu

O geçerken sokaklardan kıtlıktan çıkmış gibi bastırır kahkahalar. Güldürmezse ölecek soyundan Muammer Karaca. İmlasız çocuk, lafazan ve ukala bir peygamber. En uzun konuşması, mizahın. Ruhu çizgili pijama, gülsuyu, yağsız krem, penbe göynek, gıcır köstek. Hasat parasından tutuşan tiyatro. Şeytanı ve sofusu tren garlarının, köyden indim şehirin. Selamı var bütün göçmenlerin.

Çarşamba, Şubat 10, 2010

Çınlayan Şehir

Yeryüzünün belleğidir kahkahadan şehirler; orospuları, denizcileri, rakkasları, yabancıları ve acıları çağıran. Faslı Yahudi’nin müziği, Leyla Murad’ın dansı ve gemiler dolusu Ümmü Gülsüm çalar sokaklarında İskenderiye’nin. Deniz, şarap ve esrar, terlemiş apışaraları. Türüyor kahkahalar melezlikten. Yeryüzünün tüm dilleriyle kardeş büyüdü İstanbul çocukları. Onlar kadar “uçamıyordu” küçük Türk, yüzyılın dibinde. Ne sıvırya belsuyu kokan siyah saçlı kadınlar ne de esmer Ortodokslar, Yargo Bacanos ve diğer sünnetliler. Madrigal emziriyor uzun saltanatlı konuşmaları. İstanbul, denize atılmış kahkaha, yurtsayan ve yurdu bilinmeyen. Göbek bağıdır İskenderiye ve belki bütün liman şehirleri, yarışan kahkahalar. Naşit, hâlâ gülüyor. Bağırır bir eskici dayı, aşkın gözyaşları, Ferit Atraş ve Gencebay. Şu Kürtler de olmasa nasıl çınlayacak bu şehir? Gittikçe gidiyor gemiler ve yazılmıyor bu mermere harfler.

[Çizgi: Şenol Bezci]

Bağırmak Gerek

Salı, Şubat 09, 2010

Bahçeye Kaçan Kedi

“Ne çok insan vardır her şeye evet ve amin diyen!” ihanetin prelüdü ve sıradan hain düşünceler... Yazarları durmadan pazar gününü yaşar, bozulan zamanı, mutlu çocukluklarını ve elbette taksiciler ile temizlikçilerini anlatırlar. Yoksulluğu konuşmak sapıklığı estetiğin... Öteki Türkiye, birikmiş dosyalar, sarhoş eden rakamlar... Sel basmış memleketi... Çeneleri köşeli aktörler, kalçaları yuvarlak manken-kızlar ve kendinden utanmayan kahkahalar...

Yeraltının dumanı tütüyor, konuşulmayan yangınlardan... Sallanan ay, dilek fincanı, kuyuya düşen çocuklar, buruce lii.. Babası bulut, anası çağlayan özlemler. Taksim’de uluyan otomobil alarmları. Televizyon, koca dayağı, binbir gözlü beddua ve Ülkücü hezeyanlar.

Mizahçılara ayrılmış bir cennet yoktur. Her kedi bahçeye kaçar. Topa tutulmalı dünya ne olup bittiği anlaşılsın diye. Mizahın birinci cildinde böyle yazar.

Portre

Fotoğraf: Serdal Güzel
link

Pazartesi, Şubat 08, 2010

Anti-Entelektüel Bir Roman

Bu eser, inkılâpçının cep kitabıdır’ diye başlıyor sözlerine Burhan Asaf [Belge], sonraki yıllarda ayrı politik kutuplarda yer alacakları Falih Rıfkı’nın [Atay], ilk kez 1932 yılında yayınlanan Roman isimli kitabını övgülerle karşılıyor. O yıllarda, CHP yayını Hâkimiyeti Milliye gazetesinin [sonradan Ulus] başyazarı olan Burhan Belge, Roman’ın eleştirilemeyeceğini iddia ederek, olumlayıcı yorum ve yazıları dahi küçümsüyor: ‘[eleştirmek için] aynı siperin içinde dövüşenlerden biri [olmak şarttır]’, öyle ki ‘estetik ölçü’ dahi ‘Roman mahiyetinde eserler için [tek başına] cılız ve zavallı kalmaktadır’ (Hâkimiyeti Milliye, 16.1.1933).

Bu hararetli ve iddialı sözleri sadece Burhan Belge sarfetmiyor elbette. 1932’nin son aylarında ve 1933 yılı boyunca yoğun olarak takdir görmüş, sitayişle konuşulmuş bir kitap Roman. Kültürel kapitalizm eleştirilerine dayanan, kendi adlandırmasıyla İstanbul münevverlerini hicveden bir Ankara güzellemesi olarak nitelenebilir. Roman adı aldatıcı olmasın, tezatları resmeden çeşitli gözlem ve fıkra nitelikli metinlerden oluşan bir anlatı aslında bu. Roman isminin tercih edilmesi bile tezatı göstermek isteyen inat ve öfkeden kaynaklanıyor. Kitabı olumlayan Reşat Nuri [Güntekin] şöyle diyor: ‘Romanda bir roman, bir macera, şuh kadınlar ve zarif erkekler arayanlar yanılacaklardır. Onda bu gibi eşhasa tesadüf edilmez; tesadüf edeceğimiz yegâne şahıs müellifin kendisi, sonra her kelimede sezilen asil kaygısıdır’ (Hâkimiyeti Milliye, 9.1.1933). Gerek edebiyatçılar gerekse rejimi savunan entelektüeller, popüler edebiyatı benzer biçimde eleştirmişlerdir. Bu klişe, Reşat Nuri’ye de bir eleştiri olarak yöneltilmiştir örneğin. Burada ilgi çekici olan, alaycı bir dille (Ataç, Roman’ı hiciv saymış, üstelik Voltaire’in Candide’i ile karşılaştırmıştır) İstanbul’un ve yarattığı auranın eleştiriliyor olmasıdır. Roman hakkında yazılanlar dahi ‘İstanbul tenkidi’ adı altında toptan değerlendirilmiş, kitabın ‘sanat telakkisiyle Avrupa’ya bakarak’ irdelenmesinden rahatsızlık duyulmuştur: Üstelik ‘Avrupa’nın kendisi, bir hezal ve tereddi havası içindedir’. Falih Rıfkı’nın kitaptaki ifadesiyle ‘sanat, edebiyat, makale, gazete, mecmua, seyahat, her şey davaya yardım için ve ettiği kadar alınır, [ancak] o kadar kıymet verilir’. Daha açık bir ifadeyle ne sanat ne de roman, inkılâp kadar önemli değildir, roman inkılâba katkı sağlıyorsa faydalıdır. Bunu dışındaki her şey İnkılâbı tehlikeye düşürür. Oyundan, kaçıştan, hainlikten, yalandan başka bir şey değildir.

Roman’da yazılanlar düşünülürse, Falih Rıfkı’nın edebiyatı küçümsediği, hatta kanonik nitelikli olsa bile ikincil önemde saydığı görülebiliyor. Sanat için yazdıklarını işadamları için de söyleyebiliyor alelusul: ‘işadamı milli kazanca yardım ettiği kadar, milli menfaate uygun düşündüğü kadar faydalıdır’. Asıl telaşı ve çabası, sanat değil milli menfaat, fikri mukaddes, inkılâp, hâkimiyettir: ‘keyif için sanat, eğlence için yazı, hatta tuhaflık için mizah yapabilenlere şaşar kalırım’. Çarpıcı cümleleri var, anlaşılıyor ki devletten beklentisi olan, himayesizlikten şikâyet edenler için yazıyor bunları: ‘neye yarar olduğunu göstermedikçe sanatı himaye ettiremeyiz’; reçetesi oldukça açık: ‘edebiyatın her türlüsünü esnaflaştıran, düşüren, söndüren şey davasızlıktır’. Ortaya çıkanın sanat sayılmamasını eleştiriyor: ‘bu sanat küçüktür de, terbiyesi davamızın başlıca işi olan kalabalığın şimdiki soysuz meraklarını kollayan, şehvet tellallığı, sirk maskaralığı, akıl ve zevk uşaklığı eden sanat mı büyüktür?

Roman, Serbest Fırka ve Matbuat Kanununun yenilenmesi gibi gelişmelerin ardından yazılmış, biliyoruz ki beklenmedik biçimde bir muhalefetle karşılaşmak, kurucu kadroyu ziyadesiyle rahatsız etmiş. Roman’ın somut bir muhalefete, belli isimlere karşı yazıldığını söylemek istemiyorum ama kesinleşmiş, kendini belli etmiş bir ‘düşmanın’ akılda kaldığını, her defasında ona cevap verildiğini düşünüyorum. Çünkü en azından kırklı yılların ikinci yarısına kadar perhizci Ankara ile hedonist İstanbul mukayesesi usanmadan yapılmıştır. Roman’ın 1952 yılında yeniden basılması bile bu anlamda manidar, Demokrat Parti ‘başkenti yeniden İstanbul’a taşıyınca’ diyelim kısmen de abartarak, otuzlu yılların bu hiciv kitabı hatıra gelmiştir. Bir tepki olarak tercih edildiği rahatlıkla söylenebilir. CHP’li Falih Rıfkı, Ulus’tan uzaklaştırılmış, 1950 sonrasında İstanbul’da, Bedii Faik ile birlikte Dünya gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Bir yenilgi ertesinde, mücadeleye yeniden başlarken Ankara motive edici bir simge olarak gösterilmektedir. Falih Rıfkı için Ankara ‘millidir’, İstanbul ‘beynelmilel’ ve daha önemlisi ‘Türkiye’nin maddi manevi hacmi yalnız milliye elverişli bir hacimdir’. Beynelmilel olan yalnızca Moskova da değildir, liberalizme de direnmek gerekmektedir; yerli sermaye şartı kalkarsa eğer diyerek olası bir Türkiye’nin tablosu çizer: ‘İstanbul’dan Erzurum’a kadar her tarafta makinenin (abç) ocağı tüter. İstanbul birkaç sene içinde Şanghay’a, fakat İstanbul Türklüğü de Eyüp sultan kordonu içinde hapsolmuş Çin yerlisine, Hint dokunulmazlarına döner’.

Sözü günümüze getirmek niyetinden değilim ama yapay karşıtlıklar yaratarak, şehirlere, bölgelere, ülkelere bir insanmışçasına kimlikler atfetmek ya da evrensel olana karşı cepheler oluşturmak kuşkusuz yeni değil, süregelen yerel ve kolektif bir birikime dayanıyor. Roman’dan yaptığım alıntıların kimilerinin bugün de konuşulur olması kitabı değerli kılmıyor, ondan bağımsız olarak gelişen, basitliği nedeniyle kolay benimsenen bir anti entelektüelist damar çünkü bu. Roman da aynı sebepten unutuldu… Bugün hatırlanmaması, Falih Rıfkı denildiğinde akla gelmemesi tesadüf değil.

[Roman, Falih Rıfkı Atay, Varlık Yayınları, 1964, 3.Basım ]

Birgün Kitap, 6.2.2010

Pazar, Şubat 07, 2010

Marx Göğe Yükselirken


Kapital Manga’nın ilk bölümünde taşralı bir gencin, baba mesleği peynirciliği, zengin olma hırsıyla, endüstriyel bir üretime dönüştürme süreci anlatılıyordu. Kalfalıktan fabrika sahipliğine geçerken, çevresiyle ilişkileri değişiyor; rekabetçi piyasa koşulları karşısında inandığı değerlerin başkalaşması çeşitli yan hikâyelerle resmediliyordu. Örneğin çocukluk aşkının fahişelik yapmak zorunda kaldığını öğreniyor, gönlünü titreten bir başka kadının yatırımcı ortağı Daniel’in sevgilisi olmasını engelleyemiyordu. Babasıyla arasının bozulması, işçileri her defasında daha ağır koşullarda çalıştırmaktan hazzetmemesi, günbegün bozulan psikolojisinin eşliğinde ‘izleniyordu’. Doğrusu, politik bir hikâyede, hele ki Kapital uyarlamasında ‘hım hım eden bir öğreten adam’ yerine yan hikâyelerin kullanılmasını, soap opera kıvamını ve faş eden erkeklik krizini ilginç bulmuştum.

Bir devamlılık bekliyordum, yanılmışım. İkinci bölüm, yan hikâyeleri tamamlamayan ya da onları bütünüyle unutarak, bu bölüme özgü gerilimler çıkartan bir içerik taşıyor. İkinci bölümü, ‘bize’ bakarak Engels anlatıyor ki bu, Kapital özetinin tahkiyeyi alt etmesi anlamına geliyor. Örneğin kahramanın yaşadığı cinsel ve romantik gerilimler bu bölümde hiç hatırlanmıyor. Kadınlar hikâyeden bütünüyle çıkıyorlar. Mesele, erkekler arasında cereyan eden, ekonomi ve siyasetin konuşulduğu tipik bir Kapital prospektüsüne dönüşüyor. Tipik diyorum çünkü geçmişte ve yakın zamanlarda, Türkçede ya da başka dillerde yayınlanan Kapital uyarlamalarından pek bir farkı yok bu bölümlerin. Haksızlık etmeyeyim, bu kez Japon kırsalından (oysa Britanya’da geçiyordu hikâye) sıralanıyor tenakuzlar. Temel kavram ve yaklaşımlar gündelik hayatın içinden, basitleştirilerek ve mutlaka esprilerle betimlenir hep, yine öyle anlatılıyor. ‘Çocuklar veya halk anlayacak mı?’ gibi bir ebeveyn/öğretmen endişesiyle betimlendikleri için bu bölümleri çizgi roman değil resimli anlatım sayıyorum. Bir başka deyişle, ikinci bölümde uyarlamaya dair sadakat ve ideolojik hassasiyet kurguya galebe çalmış, barizleşmiş, niteliğini baştan ayağa eksiltmiş.

Yine de en azından finalde, sürekliliği olan, tansiyonu yüksek bir bölüm sahnelenmiş. İlk kitaptan tanıdığımız, suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi, yaşadıkça çaresizliği artan fabrika işçisi Karl, trajik bir cinayete tanık oluyor. Kıyametvari bir mali kriz esnasında, borçları yüzünden batmak üzere olan bir atölye sahibi, kasasındaki paralarla kaçmaya çalışan Banka sahibini bir sokak arasında öldürüyor. Karl, ölenle öldüreni umursamadan, katilden bankaya yatırdığı kadar parayı kendisine vermesini istiyor. Katil de bir sus payı gibi o paranın iki mislini kendisine uzatıyor. Böylelikle erdemli işçimiz, cinayeti görmezden gelerek ve parayı alıp kaçarak en önce dürüstlüğünü kaybediyor. Bu türden çelişkilerin resmedilmesi anlatıyı güçlü kılan nişler. Şaşmaz-sapmaz bir işçi klişesi olmaması gerçekçi. Diğer yandan Marx ve Engels’i göğe yükselen melekler gibi göstermek, endüstri öncesi üretimi ve ailevi dayanışmayı çözüm/kurtuluş yolu saymak gibi oldukça naif, saflığı sırıtan ve kolay zedelenebilecek bir son söz taşıyor kitap. Para kokan, müstehzi ve mağrur Daniel ile kendi kendine yeten, durgun bir yüzle dervişane konuşan Çiftçi/Peynirci Baba dışında herkesin mağlup olduğu bir hayat resmediliyor. Üstelik Marx, bize, kolektif değil açıkça bireyci bir mesaj vererek, kuşkuculuğu ve dirayeti elden bırakmamızı öneriyor. Kuşkuculuğa ve izaha diyeceğim yok ama uyarlama adına itirazlarım var.

Robin’in tehlikeli bir maceradan kurtulup babaevine dönmesiyle taçlanan, geleneği ihyacı bir iade-i itibar Kapital Manga’nın ana çizgisi olunca benim aklıma Marx’tan çok Polanyi geliyor. Ona göre, piyasa güçleri, ekonomiyi geleneksel toplumsal ilişkilerden koparınca insanlar cemiyet, etnik köken, din ya da dışlanmaya direnecek farklı kültürel temelleri esas alan bir dayanışma arayışına girerler. Polanyi, bireysel kazanç güdüsünün insan doğasının temel güdüsü olmadığını düşündüğü için maişetin çok farklı biçimlerde sağlanabileceğine inanır. Karşılıklı saygı temelinde toplumsal ilişkilerin ve medeniyetin değişebileceğini umut eder diyelim. Hal bu olunca, uyarlamayı yapanların her ne kadar Marksist kavramları refere etseler de başka saiklerle bir gelecek tasavvur ettiklerini düşünüyorum. Doğruluğunu hiç tartışmadan yazıyorum, hani Japonlar, geleneklerini yitirmeden modern olmayı başarabildiklerini düşünürler ya, uyarlama sahipleri bu resmi kanıya kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Geleneklerimizi korursak, büyüklere olan sevgimizi, mesleğimize olan sadakatimizi yitirmezsek, bize hep çalışarak ve sırtını dönük vaziyette konuşan köylü gibi kapitalist arzulara direnebiliriz buna göre. Kapital söz konusu olunca öyle olmaması gerekiyor elbet. Edip Cansever’in dizesini hatırlatıyor ve yazıyı bitiriyorum: ‘Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum’.

Radikal Kitap, 5.2.2010

too wrong

Fotoğraf: Burcum Baygut
link

Cumartesi, Şubat 06, 2010

Baruter

Perdeleri rüzgârlanmış oda. Kuştüyünün yolculuğu. Şehrin götünü çizen adam. Bahçeye kaçmış kedi. Sperm kokan erkekler, zembereği boşalmış kadınlar. Absürd ile estetiğin arasındaki dokuma tezgâhı. LeMan’ın vitrini. L-Manyak, Fırt değil, Lombak’tan alınan feyz. Bahadır Baruter, doksanlı yıllar mizahının tarih kitabı. [Mehmet Turgut'un bir fotoğrafından kesit alınmıştır]

Cuma, Şubat 05, 2010

Bebeler...

Fotoğraf: Ali Koçoğlu
link

Briyantinli…


Mizahın tango mevsimiydi, Ramiz. Plajlara dadanmış fırça. Sahnesinde harcayan, bölen ve çarpan çıplaklıklar. Dudak izinden tarih bıraktı geriye, bütün hazları birden isteyen. Ağustosböceği, jartiyerli bacaklar ve hamamcı düşler. Memleketin en iri kalçasıydı Tombul Teyze. Ramiz, özlemlerin tapınağı, okunmayan espri ve elmanın tadı. Uzun ve sıcak yazlar, aslı astarı olmayan kadınlar yuvalanmıştı çizgisine. Briyantinli mizah, Şecaattin Tanyerli, Yahya Kemal ve ekmeksiz dizeler.
(Kareler Ezcacıbaşı Sanal Müze'den alınmıştır]

Perşembe, Şubat 04, 2010

Güneşi Öldürmek

Fotoğraf: Metin Demiralay
link

link2

Yükseklik Korkusu

Mizahın tanrısı, bedenin günahlarına, küfürlere gülerek bakar. İstifi, montajı ve sonraki rotuşlarıyla “hatalı” insanları vardır onun, konuşmayı hayat sayan. Mutluluk çayırları, kahkahadan evler, bereketli sofralar, ateşli ve komik aşklar, aforoz debdebeler, ciddiyetler sakızdır dininde. Boğazına yasak takılmış bir afacanın düşleridir mizahın tanrısı. Kemal Sunal’ın dişeti, zemzem suyunda yıkanan “Tosun”, erken öten horoz, kavuk ve dama çıkan oğlan’da dolanır durur, bulaşıcı ve çıplak. Sevişmenin ve uçurumun kıyısında yükseklik korkusu. Tümünü Yasla
[Çizgi: Şenol Bezci]

Salı, Şubat 02, 2010

Sağa Yatırılmış Bıyık


Bir Freud meselesi, hamamcı kabahat gülmesi. Öztürk Serengil, dünyanın en kuytu yerinden şehre koşan gazoz, leblebi ve sinema. Devranıyla kül ve nedamet daima. “Sağa yatırılmış bıyıklar”. Kumar ve romanesk. Mizahın seyrüsefer defterine düşülmüş marazi bir yeşşe!!

Renkler


Fotoğraf: Ömür Yılmaz
link

Pazartesi, Şubat 01, 2010

İlk Okudukları Polisiye

Avantür edebiyatının iştahla tüketildiği bir evde büyüdüm. Serüven romanlarından, best seller yazarlarından uzun uzadıya bahsedildiği, filmlerin önemli vakitler ayrılarak izlendiği bir evdi bu. Babam, yetmiş yaşını yeni devirdi, günde en az iki film izlemeyi, aralıklarla da olsa tarihi romanlar okumayı halen sürdürüyor. Böyle bir evde çocuk olunca lanetlenmiş türlerle ister istemez hısım akraba oluyorsunuz.

İlk okuduğum polisiye, “Şarlok Holmes”ti. Hadise Yayınlarından çıkmış, 1960 öncesinden bir kitaptı galiba. İtiraf etmeliyim ki karıştırıyor olabilirim. Çizgi romanlar, filmler, saklanmış gazeteler, dergiler, kupürler, tefrikalar, eve girip çıkan kitapların dolaşımı küçük bir çocuk için hayli yoğundu.
Örneğin Başak Yayınevinden çıkmış kitapların hayal dünyamı ziyadesiyle etkilediğini hatırlıyorum. Belki onları daha önce okumuşumdur. İlkokuldayken bir arkadaşım Baskan Yayınlarının kitaplarının dünyanın en iyi kitapları olduğunu söylemişti, üstelik Amcası bunların hepsine sahipti; sadece o da değil, çıkan her çizgi roman, her çocuk dergisi ve sayamayacağı kadar çok heyecanlı romanı olan amcasının tam tamına yüz bin kitabı vardı. “Amma atmıştı canım”, eve gidip kitaplarımızı saymıştım. O amcanın hiç görmediğim kütüphanesi sayısız kez girdi rüyalarıma. Dayanamayıp, merakla, Halk Kütüphanesinden Baskan Yayınları kitapları almıştım. Şişedeki Mesaj, Limandaki Yabancı… Ne heyecan verici isimlerdi. Nostalji payını hesap etmiyor değilim ama “hepsi harikaydı, baş döndürücüydü” demesem haksızlık etmiş sayarım kendimi.
Çocukluğumda günde bir kitap devirdiğim dönemler olmuştur, hemen hepsi Baskan Yayınlarının kitaplarıyla geçmiştir. Gerçekten sıkı polisiyeler vardı içlerinde.
[cinairoman sitesinin İlk Okudukları Polisiye anketine verdiğim yanıt]
link
Related Posts with Thumbnails