Cuma, Mart 21, 2008

Ankara Basını


(...) Ankara’da Basın Yayın hayatının gelişim çizgisi, Cumhuriyet ile değişmiş, 1950 ile irtifa kaybederek gerilemeye başlamış, bugünkü “yokluk” düzeyine inmiştir. Yerel basın tarihi ulusal basın tarihiyle büyük ölçüde benzerlikler içerir, ulusal basının siyasi ve ekonomik dönüşümlerine ilişkin bariz izdüşümleri görülebilir. Cumhuriyetin ilk kırk yılında gazeteler, siyasal partilerle organik ilişkileri olan, satıştan çok resmi ilan gelirleriyle varolan az satışlı yayınlardır. Her dönem bu tablonun istisnaları olmuştur ama çoğu kısa ömürlüdür. Altmışlı yıllarda basım yayın tekniklerin gelişimi ve ulusal dağıtım ağlarının oluşturulmasıyla gazete/dergi satışları artmış, yerel basın bu yeni koşullara uyum sağlayamamıştır. Sadece yerel yayınlar değil, Türkiye çapında dağıtılamayan ve daha önemlisi yüksek sayılı baskıyı kaldıramayan matbaalara sahip gazeteler –bunlar bir dönemin itibarlı yayınları da olsalar- kapanmak zorunda kalmışlardır. Altmışlı yıllar biterken önceki dönemlerin bilinen ve saygı gören önemli gazeteleri Akşam, Vatan veya Yeni Sabah gündemden düşmüşler, geçmişi hatırlatan “eski” yayınlara dönüşmüşlerdir. Simavi kardeşlerin yeni baskı teknolojileri kullanarak ulaştığı büyük satış rakamları önceki on yılların büyük gazetelerini bitirdiği gibi yerel yayınları da etkilemiştir. Özellikle yetmişli yıllara kadar pek çok şehirde dikkat çekici bir yerel basın vardır. Gazete baskı maliyetleri yükseldikçe, resmi ilan gelirleri düştükçe, büyük gazeteler şehir ve bölgelere özel yerel nitelikli sayfalar-ilaveler verdikçe bu zenginlik tükenme raddesinde azalmıştır. Ankara’daki Basın Yayın hayatının canlılığı bu tarihten sonra İstanbul gazetelerinin Ankara büroları ile sürmüştür. Ankara basını (ve çalışanları) iç siyasete uzmanlaşmış, bürokrasi ve yasama ile ilgili haber servisi yapan bir mecraya dönüşmüştür. Cumhuriyetin ilk kırk yılında CHP-DP gazeteleri arasında yaşanan yayın yarışı yerini farklı İstanbul gazeteleri arasındaki rekabete bırakmıştır. İstanbul gazeteleri çıkardıkları Ankara ilaveleriyle bir ihtiyacı karşılarken şehrin yerel basının yeni hamleler yapmasına da engel olmuşlardır. Ankara’nın basın yayın hayatını konuşmak ister istemez gazete patronlarıyla gazeteciler arasında değişen ilişkiden söz etmek, profesyonelleşen gazete idarecilerini ve gazete hiyerarşisini irdelemek anlamına da gelmektedir (...) 27 Şubat 2008'te Adnan Ötüken Kütüphanesinde Vekam'ın düzenlediği "Geçmişten Günümüze Ankara'da Basın Yayın" oturumunda yapılan konuşmadan bir bölüm.

Perşembe, Mart 13, 2008

Persepolis'e Önsöz

Persepolis, İranlı çizgi romancı Marjane Satrapi’nin otobiyografik çalışması. Önce Fransa’da sonra Amerika’da pek çok önemli çizgi roman ödülü alan çalışma, gördüğü ilgiyle farklı dillerde de yayımlanmaya başladı, ardından animasyon uyarlaması yapıldı. Persepolis’in popülerliği gün be gün katlanarak arttı. Kitabı okuyanların fark edeceği gibi insana dokunan bir hikâye anlatıyor Satrapi. Ama hepimiz biliyoruz ki global başarılar için iyi hikâye anlatmak yeterli olmuyor.

Fransa için “Çizgi Romanın Cumhuriyeti” denir, Fransızlar çizgi romanı milli sanatları sayar ve bununla övünürler. Toplam satış rakamlarına bakılırsa Fransa’da çizgi roman endüstridir. “Çizgi roman” denildiğinde Türkiyeli okurun aklına öncelikle çocuklar için üretilen, aksiyona dayalı, çoğunlukla serüven ve mizah içeren anlatılar gelir. Bilinen örnekler düşünüldüğünde haksız değillerdir. Oysa Fransa gibi endüstriye dayanan çizgi roman pazarlarında anaakım eğilimlerin dışında duran tür ve anlatılar mevcuttur. Satrapi bu türden çizgi romanlar üreten bir çizer. Her şeyi başaran, olağanüstü maceralar yaşayan kahraman(lar)ı yok örneğin. Kendinden ve yaşadıklarından yola çıkan daha minimalist hikâyeler anlatıyor. Çizgi romanın doğasında varolan iyi-kötü karşıtlığıyla ilgilenmiyor. Kusursuz ve zaafları olmayan biri gibi anlatmıyor kendini. Ailesini, geçmişini ve İranlıları mutlak iyiler ve kötüler gibi resmetmemeye çalışıyor. Şöyle özetlemek mümkün: Satrapi, çok satar bir çizgi romancı değil.

Oysa bugün ortaya çıkan tablo bunun aksini söylüyor. Çizgi romanın saygı görmediği ya da küçümsendiği ülkelerde dahi rağbet gören, konuşulan bir kitap Persepolis. Aslına bakılırsa Ortadoğu ülkelerindeki çalkantılar, 11 Eylül ve radikal İslam’ın varlığı, Batı’da “düşmanı” anlatan kitaplara olan merakı körüklüyor. Batılı eğitimden geçmiş ve genellikle Batı’da ikamet eden Müslüman entelektüel, yazar ve akademisyenlere şöhret kazandıran bir dönem yaşanıyor. İslam’ı anlatan kitap, yorum ve açıklamalar mevcut endişe, infial ve anlama arzusuna denk düştüğü için çok satıyor ve ilgi görüyorlar. Persepolis’in başarısında bu ilginin payını azımsamamak gerekir. Satrapi’yle yapılan hemen her röportajda 11 Eylül sonrasında evrilen siyasetle ilgili sorular yöneltiliyor.

Satrapi, Frankofon eğitimi almış, İran’ın kalbur üstü ailelerinden, yıllardır Fransa’da yaşıyor ve hikâyelerini ister istemez Fransız okurunu düşünerek anlatıyor. İran’da otobiyografi geleneğinin olmadığı, otobiyografi yazanların yurt dışında yaşamış ya da yaşayan İranlılar olduğu biliniyor. Persepolis’in zaafı ya da üstünlüğü bu melezlikten çıkıyor. Kitabı bir İran eleştirisi olarak görmek mutlak yanlış ve eksik olur ama çoğu kez öyle okunup işaretlendiği anlaşılıyor. Satrapi, İran’ı sevdiğini, önyargılarla uğraştığını hissettirip, Batılı büyüklenmecilikten duyduğu rahatsızlığı dillendirse de Persepolis, ekseriyetle İslamcı radikalizmi hikâyeleştiren bir anlatı olarak okundu, okunuyor. Ortalama okurun beğenisi aktüel ilgi ve endişelerden beslenir, özellikle politika söz konusu olduğunda okuduğu kitabı yaşadığı zamana ve kültürüne benzetmeye meyillidir. Şüphesiz Persepolis, İslamcı radikalizmden endişelenen herkesin ilgisini çekebilir türden “vesika”. Ama Satrapi’nin pek çok konuşmasında yinelediği gibi Persepolis’i İran ve İslamcı radikalizm eleştirisine indirgemek haksızlık olur. Çünkü sadece bu değil!

Persepolis, sıcak bir kitap. Hınzır, iddiacı, mağrur (haliyle şımarık) genç bir kadın “yaşadıklarını” anlatıyor. Çocukluğun saf ve deneyimsiz lafazanlığı, ergenliğin lakaydi isyankarlığı Satrapi’nin kişisel (ve elbette İran) tarihine eşlik ediyor. Kitap boyunca yasaklar, günahlar, kısıtlamalar, ölümler betimlenirken “yaşamak yine de güzel!” diyen umutlu bir ses fısıldıyor alttan alta. Velâkin mutlu son’lu hikâyecilerden de değil. Satrapi, “melek değilim” diyebiliyor; zaaf ve mahcubiyetlerinden söz ediyor; kaçıyor, korkuyor, başkalarını umursamıyor veya ailesindeki kibir ve hedonizmi saklamıyor bizden. Molla rejiminin katı kuralcılığının her daim işlemediğini, hayatın onu nasıl da gevşettiğinin altını çiziyor. Siyasetin, çizgi romanların, zamanın ve otoritenin dilini (cennet-cehennem, iyi-kötü, suçlu-masum, hain-kahraman klişelerini) ters yüz ediyor, yargıç ya da vaiz olmak istemediğini ısrarla vurguluyor. Persepolis’i sıcak ve insanî yapan da bu zaten. Örneğin genius bir çizer değil, iz bırakan göz alıcı bir çizgisi var denemez. Kitap bittiğinde kimi diyalog ve sahneler ya da ustalıkla belirginleştirilmiş bir karakter (Babaanne) konuşuluyor ama Satrapi’nin yalın (ve bazen naif) çizgisi aklımıza düşmüyor. Ters köşe: Anaakım çizgi roman, çizer narsizmini öne çıkartır, çizilmesi oldukça külfetli-çarpıcı sahneler aralıklarla yinelenir. Okurun o sahneleri (okuması değil) seyretmesi beklenir; anlatı o sahneler yüzünden kaçınılmaz biçimde kesilir, okur o sahneleri uzun uzadıya incelemeye yönlendirilir. Oysa Satrapi çizer olarak varlığını unutturuyor, elbette bu da maharet istiyor. Anlatılan hikâyeye o denli kapılıyorsunuz ki çizginin kıratı önemsizleşiyor. Satrapi, Persepolis’in çizeri değil de kahramanı olarak çıkıyor karşımıza. Mahrem dünyasını, çelişki, hezeyan ve hayıflanmalarını anlatırken handiyse bu hikâyeyi başkası çizdi diyecek bize.

Farklı bir çizgi roman, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan sağlam bir hikâye, İran hakkında hümanist bir yorum okumak; neşeli bir kadın auteur ile karşılaşmak isterseniz Persepolis iyi bir seçim, doğru yerdesiniz…


Persepolis, Minima Yayıncılık, Şubat 2008
2.Baskıya Önsöz

Cumartesi, Mart 08, 2008

Son Efsane Gırgır ve Murat Kürüz’ün Eksikleri, Gedikleri...


Popülerliği, satış başarısı ve yetiştirdiği mizahçılarıyla kolektif hafızamızda yer etmiş Gırgır dergisi hakkında bir kitap olmaması eksiklik. Gırgır’dan yetişmiş, ekmek/sanat sahibi olmuş pek çok yazar ve çizerin faal olarak ürettikleri-çalıştıkları düşünülürse… Murat Kürüz ilki gerçekleştirmeye niyetlenmiş, eski bir Gırgır çalışanı olarak Son Efsane Gırgır başlığı altında anılarını yazmış.

Son Efsane Gırgır, başarılı bir kitap değil. Baştan ayağa dil yanlışlarıyla dolu, anlatım bozuklukları ve tutarsızlıklar içeriyor. O kadar ki kitapta aynı konu, aynı başlıkla -kısmi değişikliklerle- iki kez anlatılmış (s.105 ve 122). Dahi anlamındaki de/da ya da ki’nin doğru kullanımı bütünüyle tesadüf. Kürüz, yıllarca mizah dergilerinde, gazetelerde çalışmış, yöneticilik yapmış, televizyonlara senaryolar yazmış/yazan biri. Demek ki olabiliyormuş!

Kitap, Kürüz’ün anıları kadar eleştiri ve yorumlarından oluşuyor. Örneğin yazar Gırgır ve Fırt’tın cinselliğe yoğunlaşan espri anlayışını eleştirenleri “salak” buluyor. Sonra seks fıkrası anlatmanın zekâ ve yetenek gerektirdiğine işaret ederek, maharetlerini belirginleştirmek adına şöyle bir ifade kullanıyor: “Hatemi Hoca bir seks fıkrası anlatsa seksten soğursunuz” (s.21). Fırt’ta yarı çıplak kadın fotoğraflarıyla oluşturulan “Yavrunuzun Sayfası” bölümüne en çok kendisinin espri bulduğunu -kendi deyişiyle- itiraf ediyor (s.49). Kürüz’ün bu konuda kafası epeyce karışık. Bir yandan yetmişli yıllarda Milli Eğitim ve Genelkurmay’ın Fırt’ı okul ve kışlalarda yasaklamasını ikiyüzlülük olarak tanımlıyor diğer yandan Tekin Aral’ı ikiyüzlü buluyor: “Tekin Aral da o sayfayı gerçekten mizah malzemesi olsun diye koyduğunu söylerdi. Ben hiçbir zaman buna inanamadım. Bal gibi tiraj artırmaya yönelik kadın pazarlama tekniğiydi” (s.50). Özetle Yavrunuzun Sayfası’nı hem savunuyor hem ikiyüzlü buluyor hem de eleştirdiği mantığın bir parçası değilmiş gibi başkalarına dersler veriyor, o yıllarda Yeşilçam’daki seks komedilerinde oynayan Tiyatroculara şöyle diyor: “ ‘Ben cahildim, parayı seviyordum, ahlak anlayışım bu filmlerde oynamama izin veriyordu’ de, bu mide sancısı bitsin” (s.51).

Aslında cinselliğin mizahın bir membaı olduğunu söyleyerek zamana ve kendine karşı mutedil olabilse Kürüz, bu denli iddialı -ister istemez kendisiyle çelişen- yorumlar yapmasına gerek olmayacak belki de. Ama Kürüz’ün yazarlık tercihi farklı, ne kadar haklı olduğunu göstermek, hoşgörüsünü ya da kızgınlığını haykırmak istiyor. Olmayacak bir üslup değil, asıl sorun Kürüz’ün yazdıklarını okumaması. Bir yerde dürüst bulduğu bir gazete yöneticisini bir başka yerde halkı aldatmakla suçluyor; sonra başka bir gazete yokmuş gibi o yöneticinin yanında çalışmaya gidiyor, “o ticarethanede” kendisine ne kadar güvendiklerini pek çok kez tekrarlayarak naklediyor. Tarihleri ve dönemleri ise bütünüyle karıştırıyor. Kürüz, Gırgır’ın başlangıç tarihinin 1973 olduğunu yazdığı halde (s.19) kendisini yanlışlayan bir başlık atıyor: “Yıl 1976, Gırgır beş yaşında” (s.30). Her iki tarih yanlış; Gırgır, 1972 yılında dergi olarak çıkmaya başlar, Günaydın’ın değil Gün gazetesinin içinden çıkıp dergiye dönüşmüştür. Kürüz, Gırgır’ın 12 Eylül’de bir yıl (bir ay olacak) kapatıldığını yazabiliyor (s.108) veya Limon’un çıkışıyla Gırgır’ın sahip değiştirmesini aynı tarihlerde yaşanmış gibi anlatabiliyor (s.116-118). Oysa Limon 1986’da çıktı; Gırgır, Ertuğrul Akbay’a 1989’da satıldı. Kendisi için milat olmalı ki yazar biteviye 1976 yılını anlatıyor. O yıl neler olmuş, nasıl dergi hazırlanmış betimliyor sürekli olarak. Aksini söyleyen şöyle bir cümlesi var hâlbuki: “Gırgır’da çalışmaya başlamadan önce sekiz ay kadar Mikrop dergisinde yazıp çizmiştim” (s.18). Mikrop, Mart 1978’te çıkmaya başlamıştı, bu hesapla 1976 tarihini yanlış hatırlıyor yazar. Yanlışlık yapılmaz değil ama bu denli çok olunca, dahası yanlış yapan olanca kurumuyla önüne gelene ders vermeye kalkınca hafakanlar basıyor okuyana.

Kürüz, Gırgır’la ilgili harcıâlem ifadeleri tekrarlıyor. Kitabına isim olarak seçtiği efsane vurgusunu olumlu anlamda düşünüyor olmalı ki bu klişeleri sorgulamak yerine artırmayı tercih ediyor. Gırgır’ın dünyanın en çok satan üçüncü mizah dergisi olduğu iddia edilir. Birkaç kez yazdım, elbette mesnetsiz bir iddia; tipik bir bulvar gazetesi haberi, “Mehmet, Helga’yı mest etti” manşeti veya “İşte bu Türklerin ayak sesleri” sloganından zerre farkı yok . Gırgır çok satıyor, haber olsun isteniyor, soğuk savaşın iki süper gücünün iki çoksatar mizah dergisi alınıyor ve yanlarına, üçüncü olarak Gırgır ekleniyor. Ne o tarihlerde ne de bugün mizah dergilerinin nerde - ne zaman - ne kadar sattığını gösteren bir istatistik yok. Fransa, İtalya, Japonya gibi çizginin endüstri olduğu ülkeler hiç hesap edilmediği gibi Amerika ya da Sovyetler’de ikinci bir mizah dergisinin “kaç satabileceği” sorgulanmıyor. Gırgır üreticileri böylesi bir haberin derginin yayıncısı eliyle-gazetesinde üretildiğini biliyorlar ama nedense bu “dünya” vurgusu hoşlarına gidiyor, kasten susuyorlar. Kürüz ise ifrata kaçmakta beis görmüyor, Gırgır’ın 1979-1980 yıllarında 1 milyon sattığını yazıyor (s.57). Basın tarihimizde herhangi bir sayısı 1 milyon basılmış dergi olduğunu sanmıyorum.

Kürüz, bir anti-entelektüelist “[S]anatı entelektüeller için yapmadığımız zaman bu toplumun bir yere geldiğine inanacağım” (s.29) biçiminde bir savda bulunuyor. Gırgır’ın “pembe mizah” yapmakla suçlandığını belirterek başka bir klişeyi tekrarlıyor: “Hızlı solcu kesimin mizah anlayışında gülmek yoktu. Mizah yapacaksın ama kimse gülmeyecek! Yaşasın mizah! Ama gülmek yok! Gülenler oportünist burjuva çocuklarıdır” (s.59). Kim bu hızlı solcular ve kimler “gülmek yasak” demiş belirsiz. Bu muğlâklık işe yaramıyor değil, meseleyi romantize ederek anlatmak, ne güçlüklerle başarı kazanıldığını göstermek adına ilaç oluyor. Böylesi bir eleştiri gerçekten yapılmışsa bile ne kadar etkili olabilir ki? Azınlıkta kalmış, marjinal bir yayın değildir ki Gırgır?! Kürüz, Gırgır’daki üretimleri “sanat” sayıyor mu belirsiz ama “milyon satmış” bir dergi, mutlaka entelektüeller için yapılmamıştır ve toplumu bir yerlere getirmiş olmalıdır. Bu ifrat bu şikâyet niye?

Bitirirken, kitapta beni rahatsız eden bir yer var ki yazmasam olmayacak. Mizah yazarı İsmet Çelik, Gırgır’ın tuvaletinde bir kalp krizi geçirerek vefat ediyor, Kürüz bunu anlatırken “çok acı bir gündü” diye başlayıp cümleyi şöyle tamamlıyor: “Bok yoluna gitti bizim İsmet Çelik bok yolunda” (s.39). Sorsanız Kürüz yazdığını espri sayarak “İsmet Abi çok gülerdi” diyebilir, bana izansız ve nezaketsiz geliyor. Kitabın eksikliğini pekiştiriyor.

Birgün Kitap, 8 Mart 2008


Related Posts with Thumbnails