Pazartesi, Mart 20, 2006

Sabbahoğlu Anlatıları

Onbirinci yüzyıldan başlayarak neredeyse üç yüzyıl boyunca Hazar Denizi’nden Akdenize, Kızıldeniz’den Karadeniz’e ve Basra Körfezine kadar genişleyen bir coğrafi bölge, çeşitli din ve mezhep savaşlarına, büyük kargaşalara ve farklı milletlerin iktidar mücadelesine tanıklık etti. Bu kargaşa ortamı, sonraları üzerine düşünen, yazan ve kayıt düşen sayısız tarihçi ve araştırmacının, çoğunluğu rivayet ve mübalağaya açık, herkesin kendine göre yazdığı bir tarih, parlak miladlar ya da azımsanan, yok sayılan gelişmeler “üretebilmesine” olanak sağladı. Sırf bu yüzden aynı malzeme, tarih kadar edebiyata da kaynaklık ediyordu. Bugünlerde biri çok satan diğeri çok satmaya aday iki ayrı roman, bu kaynaktan beslenen anlatılardan; YKY’dan çıkan Amin Maalouf’un Semerkant’ı ve Freidoune Sahebjam’ın Telos’tan çıkan Dağın Şeyhi Hasan Sabbah. Yazımızın çerçevesini yeni çıkan, bu ikinci kitap oluşturmakla birlikte, benzerlikler ve ayrılıklar hususunda, ilkiyle kimi karşılaştırmalar yapacağız.

Kitaplar hakkında öncelikle söylenebilecek şey her iki yazarın da Fransa’da yaşayan, “öykülerini” kendi dillerinde –Arapça ya da Farsça- yazmayan Doğu kökenli kişiler olmaları. Oryantalist edasıyla demeye dilim varmıyor ama her iki yazar da –kendi aralarında derecelendirmekle birlikte- doğum yerlerini bir batılının beklediği, düşlediği, “tanıdığı” bir doğu resminden anlatıyorlar. Bu konuda maharetli olan hiç kuşku yok ki Maalouf. Her iki kitabın oryantalist klişelerini sıralamak ayrı bir yazının konusu. Bizim çıkış noktamız şu önkabulden menkul: her iki roman da batılılar için yazılmış, oryantalist ve tarihsel ayrıntılarla bezeli birer serüven romanı.

Maalouf ve Sahebjam, aynı dönemi ve kişilikleri merkez alarak aralarında epey bir yaş ve kuşak farkı olan, belki birbirini hiç tanımamış üç önemli tarihsel kişiliği biraraya getirerek hikaye etmişler. Her iki kitapta da Şair Ömer Hayyam, Selçuklu Veziri Nizamülmülk ve Alamut Kalesinin Şeyhül-cebeli Hasan Sabbahı arasında ilişkileri ve iktidar mücadelesi anlatılıyor. Aslında daha çok Nizamülmülk ile Sabbah arasındaki hesaplaşmayı ve ihtirası konu ediyorlar. Yapılan, üçü de birbirinden daha “tahrik edici” olan kişilikleri birarada düşünmek. Selçuklu Sultanı Melikşah önünde Büyük Vezir Nizamülmülk tarafından hile ile küçük düşürülerek sürgüne yollanan –ya da kendisi kaçan- Hasan Sabbah öyküsü, sözlü kültürün hoşa giden –hoş da olan- yapısından miras sanki. Bizde de Timur’la Nasreddin Hoca’yı, Baltacı’yla Katerina’yı, Alparslan’la Bizans İmparatoru’nu biraraya getiren aynı kolektif zihnin ürünü değil mi? Gerçi, Maalouf, kitabının bir yerinde bu üç insanın biraraya gelmesinin en azından belli düzeylerde imkansızlığının altını çiziyor: “Kitaplarda yer almış bir öyküdür. Üç arkadaştan söz eder. Derler ki: Binli yılların başlarında çağı etkilemiş üç İranlı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah. Derler ki, her üçü de Nişapur’da okumuştur. Ama doğru değildir bu! Nizam, Ömer’den otuz yaş büyüktü. Hasan da tahsilini Nişapur’da değil, Rey’de ve doğduğu kent olan Kum’da yapmıştır” (Maalouf,66) Yazılanlar tarihsel olarak doğrudur da. Maalouf bu konuda, Sahebjam’a göre daha iddiasız ve daha tarih dışı bir yerde duruyor. Sahebjam ise kitabın sonuna koyduğu kronolojik tabloyla handiyse size tarihi anlattım bile diyor.

Tarihi romanlarla ilgili olarak sıkça yapılan “bu anlatılan tarihi gerçeğe uymuyor” türü iddia ve tartışmalarından hoşlanmadığımı belirtmeliyim. Örneğin Prens Nizar’ı, Fatimilerin küçük veliahtı olarak anlatmak, romanın dramatik etkisini mutlaka artırır. Oysa Nizar, ailenin büyük oğludur ve asıl alışılmadık olan onun iktidar hakkından mahrum bırakılmasıdır. Sahebjam, bu tarihsel gerçeği sanıyorum “bilerek” değiştirip, Sabbah’ın hayatını daha çetrefilleştirmiş. Ama yine de şu kronolojik ciddiyet ve haliyle yazarın “hassasiyeti” insanı tahrik ediyor. Nizamülmülk ve Sabbahoğlu’nun aynı okulda okumuş olmaları bırakın yaş farkını, daha hayatî bir gerekçeyle neredeyse imkansızdır: Nizamülmülk, Şafii bilginlerinden İmam Muvaffık’tan ders aldığı ve onun yetiştirmesi olduğu için, Şiiliğe karşı mesafelidir veya Sabbah’ın inanışları düşünülürse İmam Muvaffak’tan ders almayacağı da –birbirine düşman olan mezhepler sebebiyle- kesindir. Şafiilik, Sunnilik içinde Hanefi ve Malikilik arasında bir yerde gelişen bir koldur. Şii düşüncesine yakın olan Fatimilerin büyük davetçisi İbn-Attaş’ın etkisiyle İsmailiye mezhebine giren Hasan Sabbah’ın sırf bu sebeple Fatimi Halifesi’nin yaşadığı yer olan Mısır’a gittiği tarihçilerin kaydıdır. Mezhep savaşları sebebiyle sırf Ömer ya da Ali adını taşıyan insanların hoşnutsuzluk yarattığı ve hatta Hasan Sabbah kadar kinci ve tutkulu bir Şii’nin Ömer’e isminden, daha da önemlisi hayat tarzından dolayı yaklaşmayacağı bile düşünülebilir. Maalouf, güzel yakaladığı bu ayrıntıyı Sabbah ile Ömer Hayyam arasında geçen bir diyalogta kullanır. Sabbah, Halife Ömer’in Ali’den yana olan Şiilerce sevilmemesini vurgulayarak: “Kum ve Kaşam’ın ayakkabıcıları yaptıkları kunduraların tabanına Ömer diye yazarlar, katırcılar hayvanlarını “Ömer” diye çağırırlar ve her sopa vuruşta bu adı keyifle tekrarlardı. Avcılar, sonuncu oklarını atarken "bu da Ömer'in kalbine" ” diye bağırırlardı” (Maalouf,57).

Her iki yazarın Sabbah ve Hayyam tiplemeleri birbirinden epey farklı. Maalouf’un Sabbah’ı fiziksel görümünü vasat, oldukça sıradan, hatta korkutucu iken; Sahebjam, onu, son derece etkileyici, cezbedici bir erkek biçiminde tanımlıyor. Semerkant’ın iktidar kavgasından uzak, kalender, “gönül adamı” Ömer Hayyamını Sahebjam, aşağılayarak, takiyyeci, eğlenmekten başka bir şey düşünmeyen “çok haysiyetsiz davranışlarıyla tanınan, zaman zaman dalkavukluk etmeyi seven ve özellikle muhataplarını öfkelendirmekten kaçan”(s.275) biri olarak tanımlıyor. Semerkant’ta geçen “Sabbah, kesin doğrultulardan, tartışılmaz gerçeklerden söz ederken bile, Ömer kuşkulu bekliyor, düşüncelerini belirtmede aceleci davranmıyor, nadiren tercihte bulunuyor, bilmediği bir şey olursa bilgisizliğini içtenlikle söylüyordu”(Maalouf,59) bölümü farklılığın başka bir göstergesi.

Aslında Sahebjam’ın, Sabbah’a olan yaklaşımı hayli ilginç. Çoğu yerde onu bir ermiş ve peygamber gibi gösteriyor. Sabbah, sürekli olarak neyi nasıl yapması gerektiğini söyleyen “mistik bir ses” duyuyor. Tamamı şifreli, yananlamlı, gizem dolu, geleceğine çobanlık eden bilgece sözler bunlar: Ona güvenme, sakın yapma, tedbirli ol, o adamdan kendini sakın! türü gaipten gelen uyarılar. Bu mistik Sabbahoğlu’nun İran milliyetçiliğiyle birarada anlatılması daha da ilginç. Gerek öfke dolu konuşmalarda, gerekse gaipten gelen seslerde Türklere karşı mücadelede, Büyük İran hayali mevcut. Bu sözlerde kendisini, ülkesini hainlerden ve Türklerden kurtaran, hayran olunan (..) bir kahraman olarak düşleyen (s.74) bir Sabbah vardır karşımızda: “Allah’ın adına ve geleneklerimizin anısına, Türk istilacıyı ve hain köpekleri devirecek, ülkemizin geçmiş çağlardaki değerlerini yeniden ortaya çıkaracağım” (s.41) “Biz, Arap prenslerinin, Türklerin ve Moğolların eski geleneklerimizi ayaklar altına alan herkesin korkudan titremesini istiyoruz” (s.175). Benzer yaklaşımları Sabbah’ın mücadele ettiği kişiliklerin tanımlanmasında da görebiliyoruz: Nizamülmülk, yemekte sakalının kılları arasına yuvalanan pirinç tanelerini elinin tersiyle temizleyen, eşek eti yiyen biri (s.48-9). Melikşah’ın “domuz sucuğuna benzeyen parmakları” (s.128) var. Çoğu zaman komik kaçan ırk temelindeki yanlı saptamalar, mevcut mezhep çatışmalarının sebep olduğu kargaşayı kaçırıyor. İşin ilginci tüm bunları Sabbah değil Sahebjam düşünüyor. Nizamiye medreselerinin kurucusu Nizamülmülk’ün sunniliğinin değil de, İranlı olmasının, “ihanetinin” üzerinde duruyor. Romanın geçtiği o coğrafi bölgede yaşananları millet temelinde bir mücadeleye indirgeyerek, Sabbah’ı İran milliyetçiliğinin öncülerinden saymak gibi bir yola başvuruyor. Ona mistik bir “ton” yüklemesi, evliyalığa çıkarması da bu tarafgirliğin sonucu.

Bütün bunlar bir yana, serüven kurgusuna denk düşmeyen, fazlalık, âtıl duran, hani anlatılmasa olur dedirten ayrıntıları Hasan Sabbah’ta tespit edebilmek mümkün. Sadece iki örnek vereceğim: Sabbah, misafir olduğu bir İsmailiyenin yanında iken, evin kızı gece yarısı yanına gelerek, kendisini beraberinde götürürse ona yardım edebileceğini söyler. Sabbah, alayla bu teklifi kabul etmez. Hatice adlı kız öfkeyle zehir zemberek laflar eder: “Bu yaptığına pişman olacaksın. Evet, beni dinlemediğine çok pişman olacaksın. Bir gün bana ihtiyacın olacak” (s.167) İnsan bunu okuyunca romanın içerisinde o “bir gün”ün geleceğini, Hatice’nin tekrar ortaya çıkacağını düşünüyor ama nafile ne o bir gün geliyor ne de Hatice yeniden zuhur ediyor. İkincisi, sinirli, öfkeli ve kinci, mutlaka hesaplaşmak istediklerine karşı son derece sabırlı biri olarak anlatılan Sabbah’ın bu özelliklerine ters düşen bir ayrıntı. Nizamülmülk'ten öğrendiğimize göre, geçmişte, hakarete uğrayan bir Ermeni tarafından Sabbahoğlu’nun sol yanağında iz bırakan bir yara açılmış (s.46). Buna rağmen Sabbah, beklenenin aksine ne Ermeni düşmanlığı yapıyor ne de o yara izinin sorumlusuna, kendisine kötü davranan sayısız insana yaptığı gibi cezasını veriyor. Hatta sanki o olay hiç yaşanmamış gibi davranıyor. Onun için, Kahire’de kendisine rakip olan ve şehirden kaçmasına sebep bir başka Ermeni’ye olan kini önceliklidir. Alamut Kalesinde kendisini ziyaret eden Hiristiyanlara karşı duyduğu kuşkuda Kahire’de yaşadıkları daha önemlidir: “Hiristiyanlarla ilk deneyimi yıkımla sonuçlanmıştır. Emir ve elinin altındaki adamlar çıkarlarını kollayarak İslam dinini kabul etmiş olan Ermeniler değil midir?” (s.353). Sol yanaktaki yara izinin bu durumda bir önemi yoktur. Neden bir serseri değil de Ermeni bunu yapmıştır veya niye yüzünde yara izi vardır sorusu gereksizleşiyor. Okuyucu olarak beklentimiz, doğallıkla bu ayrıntılardan “bir şey” çıkacağı, o ayrıntının, tekrar öne çıkarak kurguyu tamamlayacağıdır. Hayat ile kurmacanın farkı da budur. Çehov’un deyişiyle tüfek varsa mutlaka patlamalıdır. Hani yazar vardır, kahramanını otobüse bindirir, trenden indirir. Okuyucusuyla oyun oynar, onu anlatının “yazarlığına” zorlar. Hasan Sabbah, bu türden bir “oyun” anlatısı değil, geleneksel anlamda serüven kalıplarını kullanan bir anlatı. Bu yüzden anlattığımız ayrıntılar yazarı tarafından açıkça atlanmış hatalar.

Son olarak bana göre Hasan Sabbah, Semerkant’ın gördüğü ilgi sebebiyle yayınlanmış bir roman. Serüven romanı özellikleri taşımasına rağmen, ilki kadar başarılı olmayan, buna rağmen kolay okunan, meraklısı için çarçabuk tüketilecek bir kitap. Tipik bir best-seller. İki kitabı ve eğer bulunabilirse Karaoğlan’ın Alamut Kalesi’ni (İlk yayını Milliyet, 1969) birarada okumak eğlenceli olabilir. Meraklısı için, Suat Yalaz’ın Hasan Sabbah’ının, sürekli esrar çeken, keyfine düşkün biraz tonton bir tip olduğunu belirtelim.


SAHEBJAM, Freidoune, (1998), Dağın Şeyhi Hasan Sabbah, Çev. Faik Baysal, Telos Yy., İstanbul.

MAALOUF, Amin, (1993), Semerkant, Çev.Esin Talu-Çelikcan, YKY, İst.

[Bu yazı, Virgül dergisinin Haziran 1998 sayısında yayımlanmıştır.]


Pazar, Mart 19, 2006

Kurtlar Vadisi Hakkında...

[Yeni Hukuk Dergisi, Şubat 2006 Sayısında çıkan Murat Paker imzalı "Kurtlar Vadisi Neden Bu Kadar Tuttu?" yazısından alıntı yapacağım. Katıldığım/katılmadığım yerleri var. Zaten yazı da tartışma niyetiyle yazılmış]

(Neden/nasıl popüler oldu türünden] sorulara cevap ararken, tek bir cevap olmayabileceği ihtimalini hep göz önünde tutmalıyız. Kurtlar Vadisi, farklı insanlar ve sosyal gruplar için muhtemelen farklı nedenlerle tutuldu. Bu diziye bağlananların hepsi farklı faktörlerin değişik kombinasyonları sonucunda bağlandılar. Kısaca, sihirli bir tek neden bulmaya çalışmanın alemi yok. O zaman, öne çıkabilecek birkaç faktöre değinelim.

Öncelikle ortada büyük bir sürpriz yok. Zaten öteden beri Türkiye’nin egemen ideolojik zemini olan milliyetçilik, son yıllardaki AB hamlesi sırasında ortaya çıkan kimi demokratikleşme ihtimallerine duyduğu alerjiyi gıdıklayarak yeni bir teyakküz hamlesini topluma yayma konusunda kısmen bir başarı sağlamıştı. Teyakküz halinin öteden beri en verimli kaldıracı sık sık ‘Sevr’ göndermeleri ile anılan bir ‘yokoluş kaygısı’ olmuştur. Devletimiz/milletimiz dış düşmanlar ve yerli/hain işbirlikçileri tarafından bir yokoluşa sürüklenmek istenmektedir, o halde bu hain planlar deşifre edilmeli ve devleti/milleti düşünen birileri bu düşman odakları her yolu kullanarak bertaraf etmelidir.

Son yıllarda en çok satan ‘araştırma-inceleme’ sınıfındaki kitaplara bakılırsa, gizli ilişkiler, istahbarat örgütlerinin marifetleri, komplolar, hain planlar vb. üzerine yazılmış kitaplardaki patlama dikkat çekicidir. Bir yandan, dünyada ve Türkiye’de olan biteni kolayca anlamlandıramamanın getirdiği tedirginlik ve yılgınlık hali vardır. Bu durumun kolaycı (ve tabii yanılsamalı) ilacı olarak komplo teorileri şimdiye kadar olmadığı kadar zemin kazanmıştır. Öte yandan, özellikle Susurluk’tan beri Türkiye’deki yerleşik/egemen düzenin derin kanallarla ne kadar gizli kapaklı ve kirli çalıştığı da bir miktar afişe olmuştur. Bu iki faktör birlikte, toplumun geniş kesimlerinde yüzeyden kolayca görünmeyen ‘tezgahlara’ dair ciddi bir merak uyandırmıştır. Kurtlar Vadisi, kendi meşrebince, bu kışkırtılmış merakı tatmin etmeye soyunmuş ve merak sahiplerince yalnız bırakılmamıştır.

Ancak Kurtlar Vadisi basitçe ve yalnızca bir ‘merak tatmini’ de değildir. Ülkücü/milliyetçi bir geçmişi olan bir yönetmen ve ekip tarafından kotarılan bu dizi bahsedilen merakı yeniden formatlamış, devletini kurtarmaktan başka derdi olmayan milliyetçi mafya tiplemelerini meşrulaştırmış ve o yokoluş kaygısının insanları kabule hazır hale getirebildiği ‘kurtulmak için her yol mübah’ şiarını bir kez daha pekiştirmiştir.

(...) İşte Kurtlar Vadisi, toplumun geniş kesimlerine böyle bir gerilime gerek olmadığını, güvenliğimiz ve esenliğimiz için pis işlerin de yapılması gerektiğini anlattı. Bu durumu da Kurtlar Vadisi’nin ‘huzur veren’ ve bu nedenle de ilgi çeken bir özelliği olarak kaydedebiliriz.

Kurtlar Vadisi’nin Türkiye toplumuyla (en azından bir kısmıyla) sahici temas kurabildiği başka bir kanalın da dizinin her yerinden taşan hukuksuzluk olduğu söylenebilir. Türkiye insanı, hayatının birçok alanında çok uzun zamandır, duruma göre değişebilen fail/mağdur rolleriyle zaten çok iyi tanıyordu hukuksuzluğu, ‘güçlü olan kazanır’ kanununu. Hukukla hiçbir işi olmayan dizi karakterlerinin kahramanlaştırılması, binlerce mikro düzeyde hukuksuzlukla birlikte yaşayan Türkiye insanı için, güçlenerek kendi ‘hukukunu’ kendisinin yaratması gerektiği bilgisinin en uç örnekleriyle pekiştirilmesi anlamına gelmiş olabilir.

Son olarak da Kurtlar Vadisi’nin bir dava peşinde koşan, bu uğurda kendilerini feda edebilen tiplemelerle dolu olmasının izlenme oranını arttıran bir faktör olduğu düşünülebilir. Burada, yukarıda bahsettiğim faktörlerden bağımsız olarak, diğer deyişle davanın içeriğinden bağımsız olarak, ortada peşinden gidilecek bir davanın olması önemlidir. Malum, Türkiye toplumu 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle birlikte büyük ölçüde davasızlaştırılmış (‘apolitizasyon’ diye de okuyabilirsiniz) bir toplumdur. Kısmi davalar yok değildir (Kürtlerin ve onlara tepki duyanların davaları gibi), ama ‘70’lerdeki oldukça yaygın ve derin politizasyonla karşılaştırılabilir bir durum yoktur ortada. Davasızlaştırılmanın diğer bir ekseni de neo-liberalizasyon olmuştur. Toplumun çok geniş bir kesimi bugün hem apolitiktir, hem de tek davası daha çok tüketebilmek için daha çok para kazanmaktır. Kendi maddi ve kısa dönemli çıkarlarının ötesinde, kendini adayarak ya da güçlü bir şekilde bağlanarak bir dava peşinden gitmek büyük çoğunluk için tahayyül edilebilir olmaktan çıkmıştır.

Ancak bu aynı zamanda ciddi bir anlam bunalımı da demektir. Bu anlamsızlığın yarattığı sıkıntılarla bu toplum her geçen gün daha da fazla karşılaşmaktadır. Kurtlar Vadisi, kendilerince bir dava peşinden koşan insanları gösteriyor. Davasızlaştırılmış ve anlam bunalımından muzdarip insanlar için bastırılmış bir arzuyu kışkırtan bir yanı olabilir, o yüzden de ilgi çekebilir (...)

Cumartesi, Mart 18, 2006

Kim tutar seni?


Bir yazı yazmıştım, denk geldi. Gamze Özçelik davasında sanık olan Gökhan Demirkol mahkemede bir açıklama yapmış: "Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin Atatürkçü bir vatandaşı olarak Kuran'a el basarım ki, anlattığım şeyden fazla yok, eksik var. İkimiz de teknoloji kurbanıyız, mağduruz. Bizim cinselliğimiz teknolojiyle birleşti. En az onun kadar masumum" demiş (Milliyet, 18/3/2006).

Aslında teknoloji kurbanı olmak, mağdur olmak, teknolojiyle birleşen cinsellik konuşmaya değer de ben cümlenin başıyla ilgileniyorum. Mahkemelerde sanıkların cümlelerine nasıl başladığı incelenmeye değer...

Cuma, Mart 17, 2006

Söylemezsek En Adi Vatandaş Biziz...

Geçtiğimiz günlerde televizyonları-magazin gündemini bir “aldatma” olayı işgal etti. Epey şey yazıldı, yorumlar yapıldı. Benim ilgimi çeken medyaya yapılan ihbar iddiası ve görüntülerin yayınlanmaması için araya giren halkla ilişkiler şirketinin varlığı oldu. Meseleyi ortaya çıkartan magazinciler kendi iddialarına göre vatandaştan aldıkları ihbar üzerine harekete geçmiş, çay bahçesine gelmiş ve o görüntüleri çekmişler. Bu kadarını ilginç buluyorum, bir vatandaş diyelim ki manzara seyredip hava almaya, çay içmeye geldiği bir yerde öpüşen-yakınlaşan bir çift gördü ve bundan rahatsız oldu. Yahu tutup niye televizyonları arar? İddianın asılsız olduğuna karar verip üzerinde durmamak mümkün. İhtimal ki böyle bir ilişkiden bir biçimde haberdarlar, vatandaştan ihbar aldık kılıfı uyduruyorlar. Memlekette demokrasi var, herkes kendine bir kılıf seçebilir, uygun olanını gerektiğinde çıkartıp giyebilir/giydirebilir.

Başa döneyim, iddia asılsızdır, kılıf uyduruyorlar diyemiyorum. Şöyle sahneler geliyor aklıma: durumdan rahatsız olan vatandaş, çiftin olduğu arabaya gidiyor, camı tıklatıp: “Birader ayıp olmuyor mu, şurada ailemizle oturmuşuz iş mi şimdi yaptığın” diyebilir. Şöyle de olabilir. “Bu nasıl müessese” demek için müessese sahibine yönelip şikayette bulunulabilir. Mesele Garsonlara havale edilebilir. İlkinde adamın arabadan inip kavga etmesi, ikincisinde müessese sahibinin ilgilenmemesi söz konusu olabilir. Bir başka yol “Türkiye’nin polisi var mahkemesi var” deyip Polise şikayette bulunmaktır. Başka da bir ihtimal gelmiyor aklıma, kimseyi şikayet etmiş değilim bu güne kadar. Ama şunu iyi biliyorum, tutup da medyayı arayan biri manyaktır. Yukarda zikrettiğim türde şikayet yapan adamlar da manyaktır ama bu manyaklık kıyas götürmez. Medyayı arayarak medyaya atfedilen denetleyici, ahlakı tanzim edici güç hakkını bir kenara bırakalım, suçlular teşhir de edilsin isteniyor anladığım kadarıyla. Böylesi bir talepten haz alan nasıl bir ahlaka sahip olabilir? Üstelik medyada haber yapıyor olmak ahlaklı olmanın garantisi midir? Bu haberi yapan ekibin başındaki adamın iki çocuğunun annesini bir şarkıcıyla aldatıp ayrı yaşıyor olması kıyas konusu olabilir mi mesela? “Vatandaşın şikayeti üstüne” diye başlayan iddiaya inanmıyorum doğrusu ama yine de kafamda bir ihbarcı vatandaş profili çizmeden edemiyorum. Adama kapıyı tıklatıp hesap sormak, arabaya uzaktan küçük taşlar atmak (!), garsonların adamı kovalamasını sağlamak veya polisi aramak yetmiyor...

Bir başka ayrıntı bu “baskın” görüntülerinin televizyonlarda yayınlanmaması adına bir halkla ilişkiler şirketinin devreye girmesiyle ilgili. Haber doğru mu onu da bilmiyorum, herkes bir şeyler yazıyor sonuçta. Bir iki yerde tekrarlanınca doğru olabilir şüphesine kapıldım ve eğer doğruysa bu halka ilişkiler şirketi nasıl bir argüman kullanmıştır diye düşündüm. İroni yaptığımı sanmayın, gerçekten merak ediyorum. Bizim okulda Halkla İlişkiler ve Tanıtım diye bir bölüm var, hep söylerim kapatılmalı!!...Bu bölümde anlatılan derslerde bunlar anlatılıyor mu bilmiyorum, merak ediyorum nasıl bir dil, konuşma biçimi ya da argüman seçiliyor olabilir bunun için...Herhangi bir yorum yapmaya niyetli değilim, aklımdan geçenleri kendime saklıyorum. Böyle bir iş/meslek için dört yıl okumaya gerek var mıdır o da ayrı konu... Nerden nereye geldik? Ah, aah eskiden böyle şeyler olmazdı.

[Özellikle geç yazdım, olayın kendisiyle ilgilenmiyorum. Hayat bu, yaşayanları ilgilendirir]

Perşembe, Mart 16, 2006

Tanıyor, biliyorlar...

[Ne zamandır yazacağım, Serdar Turgut bir hafta kadar önce “Halk halktan hoşlanmaz” başlıklı bir yazı yazdı. Tipik bir Serdar Turgut yazısı, elbette komik, ironik, kinik veya sarkastik. Benim ilgimi çeken yazının Solcular/sosyalistler halkı tanımaz iddiası. Doğru da olabilir, ama sık söylenince dikkat çekiyor. Serdar Turgut bunu ilk kez yapmıyor, aslına bakılırsa Akşam Gazetesinde pek çok yazar bu tür iddiaları yineliyorlar. Onlar hem halkı iyi tanıyorlar hem de solcu ve sosyalistleri. Anlamaktan yorulduklarını belli eden bir bıkkınlıkla solcuları/sosyalistleri anlatıyorlar. Kim bu solcu ve sosyalistler belirsiz. Solculara/sosyalistlere yönelik bir eleştiriden kendime vazife çıkartacak değilim. Ama bu kadar insanın solcuların/sosyalistlerin iç yüzünü biliyor olmasına şaşırıyorum. Yapılan bana bir solcu/sosyalist karikatürü yaratıp onu dövmek gibi geliyor. Ters köşesi de var işin: Hiç birisi sağcıları-ülkücüleri-islamcıları tanırım demiyor. Onlardan hiç mi rahatsız olmuyorlar, olsunlar diye söylemiyorum. Ama bir yoğunlaşma olarak hep solculardan/sosyalistlerden konuşuluyor. Geçmişte solcuyduk ne kadar yanılmışız demek bugün geldikleri statüyü meşrulaştırmaya yarıyor mu onu da bilemiyorum. Solcuların/sosyalistlerin varlığı onları rahatsız mı ediyor onu da bilemiyorum. Ama yanlış adresle uğraştıklarını düşünüyorum. Yazıdan alıntılar yapacağım]

Türkiye’de toplu taşımacılığın ve şehirciliğin teorisyenliğini yapanlar genellikle halkla uzaktan yakından alakası olmayan insanlardır. Sosyalistler de halkla alakası pek olmayanlardır. Çünkü sosyalizm halkın girişemeyeceği kadar fazla gayret isteyen ve okuma gerektiren bir uğraştır. Bizim halkın sosyalist mücadelede en fazla işe yaradığı yer, mitinglerde yürüyen düşünürlerin koruması olarak görev yapmaktır. Halktan uzak teorisyenler en son olarak yine halk için konuştuklarını sanarak İstanbul’a daha fazla araba yolu yapılmamasını, bunun yerine toplu taşımacılığa ağırlık verilmesini istediler.

Halkımız toplu taşımacılıktan da sosyalizmden de nefret eder ve en büyük amaçlarından birisi özel arabasına atlayıp işi olmasa da yola koyulmak ve yolda hız yaparken bir yandan da cep telefonuyla gereksiz konuşmaktır... İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı halkın içinden geldiği için daha fazla araba yolu yapmaya zorunlu kalmıştır. Halk kendinden de diğer halktan da fazla hoşlanmadığı için otobüslerde ve trenlerde başkalarıyla temas etmeyi sevmez. İşte bu nedenden dolayı bizim memlekette bir toplu taşımacılık politikası oluşturulması imkansızdır.

Bu memlekette halkı en fazla düşündüğünü söyleyenler halktan en kopuk olarak yaşayanlardır. Çünkü halkın içinde yaşayanlar halktan zaten bıkmışlardır. Bu yüzden onları değil düşünmek, hatırlamak bile istemezler. (Durmadan halkın içinde olduğunu söyleyen Başbakan Erdoğan’ın halkı durmadan azarlaması da bu nedendendir) Namlı sosyalistlerimize bakın, bunların hemen hepsi bizim reklamverenlerin AB grubu diye tanımladığı gruptandır. Bunlar kurtarmak istediklerini söyledikleri D grubu insanları sokakta görseler tanımazlar bile, tanısalar da sosyalist olmaktan anında vazgeçerler. D grubu insanlar da sosyalistlerden pek hoşlanmazlar ve kendilerinin neden diğer insanlarla eşit olmak istemeleri gerektiğini anlamazlar. Böyle bir eşitliği ne kabul ederler ne de böyle bir hakarete maruz kalmayı isterler. İstanbul’a araba yolu yerine toplu taşımaya ağırlık verilse ne olurdu biliyor musunuz? Herkes evine kapanır dışarıya çıkmazdı. Bunu da rahatlıkla yapabilirlerdi, çünkü son derece bencil olan bu kitle işsiz ve mesleksizdir, istese hiç evden çıkmayabilir. Son kar yağışında bu teorimin doğru olduğu ortaya çıktı. Belediye ‘işi olmayanlar sokağa çıkmasın’ diye anons yaptı ve İstanbul trafiği onda bir azaldı bir günde. (...)

[Akşam, 9.3.2006]

Salı, Mart 14, 2006

Frenk İllerinde Transfer Şimdi Başlar...

Avrupa’da Mart-Nisan ayları yeni sezon hazırlıkları ve transfer görüşmeleriyle geçer. Takımın ihtiyaçları ve maddi olanakları çerçevesinde izlenen futbolcularla görüşmeler yapılır, menajerlerle sözleşme şartları konuşulur. Bizde bu tarihlerde gelecek sezon için anlaşmalar yapılması oldukça nadirdir. Şampiyonluk şansını kaybetmiş üç büyükler için transfer konuşulması, “süper takım müjdeleri” ve yönetici açıklamaları spor sayfalarının konusu olmaz değil, ama daha geç bir tarihin çoğunlukla haziran-temmuz aylarının mezesidir.

Transfer denildiğinde ise neredeyse her zaman harcanan paralardan söz edilir. Harcanan para büyüdükçe yanlış futbolcu tercih edildiğine dair iddialar yükselecek, her kaybedilen puanda nüksedecek müzmin şikâyetler olacaktır. Futbolcunun kendisine harcanan parayı hakedip etmediği dünyanın her ülkesinde konuşulur, spekülasyonu yapılır. Bizde de lig şampiyonu olmuş takımların transfer harcamaları “müşterisi” olduğundan medya gündeminde kalır. Zira en çok harcamayı onlar yaparlar, gözde futbolcuların fiyatını rekabet ederek yükseltirler, bu sebeple yaptıkları yanlışın maliyeti oldukça yüklüdür. Abartı doğası gereği karşıtını da getirir: Maliyeti düşük, takıma faydalı futbolcular bulan takımlar ve yöneticiler övgüyle anılır. Transferde akılcılık, az ya da çok hesaplı davranmaktan geçer ama işin içine futbol kâhinliğini de sokar. Türkçesi risk kaçınılmazdır. Futbolcu alırken de satarken de bu risk vardır. Uzun süre izlenilen ya da ne oynadığı bilinen bir oyuncunun dahi takıma uyum sağlayacağını kimse garanti edemez. Transferler, hayal kırıklıkları hikâyeleri ile doludur. Ayrıca satılan oyuncunun yerinin nasıl doldurulacağı da iyi hesaplanmalıdır, ama dedik ya bunda da hesap tutmayabilir.

West Ham, gelecek on yılın en iyi defans oyuncuları arasında gösterilen Rio Ferdinand’ı satarken onun yerini dolduracak alternatifleri hazırlamıştı. Igor Stimac ve Stuart Pearce gibi yaşlı ama karizmatik oyunculuklarıyla onun açığını en azından o sezon için kapattılar. Bu yaşlı defans oyuncuları yoğun bir konsantrasyon gerektiren büyük maçlarda, hele savunma kurgusuyla oynuyorsa takım, az hata yaparak oynadılar; özgüvenleri, zamanlamaları, alan daraltmaları, yerinde müdahaleleri ve hakem üzerinde kurdukları baskı ile karizmalarını sahaya koydular. Birlikte oynadıkları defans oyuncularının şanslı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Biri 34 diğeri 39 yaşında bu iki emektarın, 23 yaşındaki bir gencin açığını kapatması kulübün menfaatleri gereğiydi. West Ham, gelecek sezon için aynı mevkiye yeni oyuncular takviye etti. Ve bu takviye, Rio Ferdinand ayarında olan Jamie Carragher, Wes Brown, Richard Wellens, Dyer ya da Woodgate gibi genç ve pahalı oyunculardan olmadı. Yüksek ihtimal ya kimsenin duymadığı bir genç ya da otuzuna yakın “sağlamcı” bir sweeper çıktı, “torbadan”. Kesin olan maliyetinin düşüklüğüydü.

Bazı oyuncular futbolculuk maharetleri kadar karizmaları ve seyirciyle oluşturdukları garip büyü yüzünden transfer edilirler. Herşeyin bittiği anda “pis” goller atarlar, kavga ederler, yenilgilere gözyaşı dökerler. Çocuklar gibi sevindikleri olur, unutulmaz gol sevinçleri vardır. Takıma uyum sağlayamama gibi sorunları yoktur, sıcakkanlıdırlar, çabuk sevilirler. Rakip takımın nefreti ve husumetini kaçınılmaz olarak çekerler: “pislik, terbiyesiz, anormaldirler”. Genellikle forvet oyuncusudurlar. Problemleri mi? Bir dokun bin ah işit türünden sayfalar dolusu problemleri sayılabilir. Duygusallıkları nedeniyle ya yöneticilerle ya da hocayla bir gerginlik yaşayarak, takımdan giderler. Sık takım değiştirdikleri için sözleşmeleri neredeyse arka ceplerindedir. Hep heyecan peşinde arzulu takımlara giderler, ters köşe: bu heyecanın içinde ligden düşme korkusu da vardır. Onları cezbeden serüven duygusudur, geç yaşlanıp kolay pes ederler. Yarına dair endişeleri yoktur, hep o anı yaşarlar. Bir ara Galatasaray’da oynayan Dean Saunders, bunlardan biriydi. Swansea, Cardif, Brighton ve Oxford gibi küçük takımlarda oynadığı ikişer yıllık sezonlardan sonra Derby, Liverpool ve Aston Villa gibi büyüklere terfi etti. Ama hikâyesi bitmedi, Galatasaray, Nottm Forest, Sheff Utd ve son olarak Benfica’da görüldü (!), gerisini bilmiyorum. Bir başkası Juan Eduardo Esnaider, Arjantin’den Real Madrid B takımına gelmişti. Ardından Zarogaza’ya transfer oldu, sonra yine Real Madrid ve birer yıl arayla Atletico Madrid, Espanyol ve Juventus. Hâlâ hırçın, tutkulu ve golcü olarak dolaşıyor gibi geliyor bana. Paolo Di Canio, Lazio, Juventus, Napoli ve Milan serüveninden sonra Ada’ya gitti. Celtic ve Sheff Wednesday’de birer yıl oynadıktan sonra West Ham’a geldi. Takımın kaptanı oldu, seyirci ona taptı, çizmeye de döndü tekrar. Bir başkası da bizde oynadı: Pascal Nouma. Parc des Princes’e kendini gösteremediğinden olacak, Lille, Caen, Strausborg ve Lens’e gitti. Lille ve Caen, ona küçük stadlardan ve sıradan maçlardan sıyrılabilme tecrübesini kazandırdı. Enerjisini bütün oyuna yayamıyordu, ama iştahlıydı; topla bir forvet oyuncusundan beklenmeyecek kadar çok buluşuyordu. İkili mücadeleyi seviyor, topla hızla hareket ediyordu. Pas yüzdesi ve ceza alanı dışından şut isabeti düşüktü. Ama yırtıcıydı, inatçıydı. Strasbourg’a geldiğinde yeniden kırk bin kişiye oynamaya başladı. İki yıl sonra Lens’e geldiğinde ise taraftar protestoları ile karşılandı. Nouma, Strasbourg maçlarından mimlenmiş istenmeyen bir adamdı. Kaldı ki takımın Smicer, Vairelles ve Moreira gibi golcülerinin yanında yer bulacağı bile şüpheliydi. Ama Nouma kazandı, seyircinin gönlünde yer alacağını biliyordu. Velâkin huysuzluğu, saldırganlığı ve uslanmazlığı nedeniyle buradan da ayrıldı. Türkiye’de yaşadığı hiçbir şey aslında sürpriz değildi…

Bazen takımlar kadar oyuncular da yanlış transfer tercihlerinde bulunurlar. Kulübün ismine, oynanan ligin cazibesine kapılarak bir vehme kurban olurlar. Kendi oyun stillerine uymayan takımlara giderler. Hakan Şükür’ün İtalyan ligini seçmesi ve İnter’i tercih etmesi akılcı bir tercihten ziyade duygusal nedenlerle açıklanabilir. Geç olgunlaşan duygusal bir futbolcu olması nedeniyle seyirciyle daha yakın olabileceği bir ligi seçmesi beklenebilirdi. İtalya ve İnter yanılgısını ilk o yaşamıyor. Hakan için Dennis Bergkamp iyi bir örnekti aslında, başarılı iki sezon geçirdikten sonra İnter’den Arsenal’e geçtiğini hatırlatalım. Kendisi tercih etmişti İngiltere’yi. Bugün futbol hayatının en verimli günlerini Londra’da geçirdiğini söylüyor. Bir başka Inter kurbanı -zamanında- Owen’den çok daha iyi olduğunu düşündüğümüz Robbie Keane oldu. Bu kadar çabuk İtalya’ya gitmemeliydi. Üç sezon içerisinde Wolves-Coventry-Inter çizgisi 21 yaşında bir futbolcu için tehlikeli bir süratti. Adaya döndü ama hâlâ geçmişini arıyor (2001).

Medya Sarmalının Sar(ama)dıkları

İletişim alanındaki önemli kuramsal denemelerden biri olan Suskunluk Sarmalı oldukça özenli bir çeviri ve baskıyla Türkçe’de. Spekülatif özellikler taşıyan, her okunanı yaşanan zamanla birlikte okumaya zorlayan tartışmacı bir kitap Suskunluk Sarmalı. Bugün için iddiaları kaba ve “sert” gözükse de bir dönemin akademik yaklaşımlarını yansıtması açısından zengin bir içerik taşıyor. Noelle-Neumann, Almanya’da 1965 seçimlerinin yapıldığı akşam, ZDF televizyonunun düzenlediği organizasyonları anlatarak, bir günlük ya da deneme tadında başlıyor çalışmasına. Suskunluk sarmalı gibi ilginç bir metaforla anlattığı kuramını, oldukça sakin bir dille ve çoğunlukla akademik bir üsluptan kaçınarak aktarıyor. Oysa iddialarıyla medyanın kamuoyu üzerinde “sınırlı etkileri” olduğuna dair kitle iletişim alanındaki çalışmalara hakim olan motife ilginç ve provokatif bir biçimde meydan okuyor.

Suskunluk sarmalı, içeriği ve dayanakları açısından düşünüldüğünde yeni değildir aslında. Önemli kavramlarını Tocqueville, Locke ve Rousseau’dan, ampirik eğilimlerini ve bulgularını sosyal psikolojiden, Asch’ten almaktadır. Hatta, eleştirdiği kitle iletişim araştırmacılarından biri olan Lazarsfeld’den dahi faydalanacaktır. Noelle-Neumann, ampirik çalışmalarını sürdürürken sınamak istediği varsayımı şudur: Kamuoyunda fikirlerini açıkça ortaya koyan ve savunma eğiliminde olan taraf, daha güçlü izlenimi uyandırdığı gibi kararsızları katılım konusunda etkilemektedir (44). Lazarsfeld, buna benzer bir durumu 1940 Amerikan başkanlık seçimlerinde gözlemleyerek, bu etkiyi, alayın başındaki bando mızıkalı arabayı takip etmek anlamına gelen “bandwagon effect” (gözde taraf etkisi) olarak nitelendirmiştir. Bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Herkes kazanan taraf olmak ister!”. Noelle-Neumann, bu açıklamayı yeterli görmeyerek, çoğu insanın bu kadar iddialı olmadığını belirtir. Kavramsallaştırmalarında bu yaklaşımının belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Ona göre insanlar, daha mütevazı bir biçimde göze batmadan yaşamayı istemektedirler, onları harekete geçiren, hakim görüşlere katılmaya iten dışlanma korkusudur. Bu konuda Tocqueville’den bir alıntı yapar: 18. Yüzyılın ortalarında Fransız kilisesinin çöküşünden sonra dini küçümsemenin Fransızlar arasında nasıl yaygın bir tutku haline geldiğinden söz edilmektedir. Tocqueville, kilisenin suskunluğu/dilsizleşmesini bu tutkunun önemli nedeni olarak görmektedir: “Eski dini inançlara bağlı kalanlar, yalnızca kendilerinin böyle düşünmesinden ürktüler ve bir yanılgıya düşmekten çok toplum dışı kalmaktan korktukları için, durum hiç de öyle olmadığı halde, çoğunlukla aynı yönde düşünüyormuş gibi yapmaya başladılar. Böylece, toplumun yalnızca bir kısmının görüşü, herkesin görüşüymüş gibi algılandı ve bu aldatıcı görüntüyü verenler için bile karşı konulamaz hale geldi” (33).

Bu örnek, Noelle-Neumann’ın ampirik çalışmalarında sınadığı hipotezleri kadar, suskunluk sarmalı kuramının temeli hakkında bir ipucu vermektedir. Solomon Asch’ın dışlanma korkusundan kaynaklanan konformizmle ilgili deneyleri, Gabriel Tarde’ın bireyin kamu ile uyum içinde olma ihtiyacı sebebiyle taklit etmesine dair görüşleri bu kuramsal çerçeveyi desteklemektedir. Kontrol ile konformizm arasında bir anoloji yaparak, kamuoyu kavramsallaştırmasını “toplumsal bireylere” bağlamaktadır. Ona göre, kamuoyu, insanın – örneğin gelenek ve dogma gibi sabitleşmiş oydaşmalarda ya da değişim dönemlerinde –dışlanmadan açıklayabileceği, açıkça göstermek zorunda olduğu, özellikle ahlâk yüklü kanaat ve davranış biçimleridir (264-5)Bu tanımlamaya göre kamuoyu, bir toplumsal denetim aracıdır: kamuoyu aleyhlerine döndüğünde bireyler ünlerini yitirme ve dışlanma, hükümetler de iktidarlarını yitirme korkusu duyarlar. Suskunluk sarmalı toplumun oydaşmadan sapan bireyleri tehdit ettiği varsayımına dayanır. Toplum bunları dışlama ve ihraç ile tehdit eder; bireyler de – belki de genetik olarak belirlenen – bilinçaltı bir dışlanma korkusu taşırlar. Bu dışlanma korkusu, insanların çevrelerinde hangi fikirlerin ve davranış biçimlerinin taraftarlarının arttığını ya da azaldığını düzenli olarak kontrol etmelerine yol açar (227). Oydaşmadan yana olanlar, oydaşmadan yana olduklarını göstermek için kanaatlerini açıklamak zorundadırlar. Oydaşmadan yana olmayanlar ise, dışlanma korkusu duydukları için görüşlerini açıklamaktan kaçınmak zorundadırlar. Dolayısıyla açıklanmayan görüşler kamuoyunun bir parçası olamayacaktır. Toplum, kuralları ihlal eden bireye karşı dışlanma tehdidi etkisine sahip çeşitli sözel ya da sözel olmayan işaretler kullanır: Azarlamak, alay etmek, dalga geçmek, toplumsal temasın tamamen kesilmesi, kaşların çatılması, göz temasından kaçınılması v.b. Buna göre bir insan gülünç duruma düşmekten, rezil olmaktan korkuyorsa, dışlanmaktan korkuyor demektir. Bir insan, yazılı olmayan yasaları çiğnediğinde ya da ancak bir azınlık tarafından savunulan bir görüşü ifade ettiğinde, utanç duyar ve “diğerleri”nin kınamasına maruz kalır. Dışlanma korkusu demek, mahcup edici durumlardan, söylenti ve dedikodulardan korkmak, hatta toplumdan tamamen dışlanmaktan (toplumsal boykot) korkmak demektir (268). Bu sebeple Noelle-Neumann, seçim araştırmalarında son anda kazanacağı düşünülen partinin lehine karar verilmesinin, kazanan tarafta olma isteğiyle değil, genel eğilimin dışında kalma-dışlanma korkusundan kaynaklandığını iddia eder. Ona göre, kamuoyuyla ilgili ampirik ve kuramsal araştırmaların noksanlığı da bütünleşme sorununun ihmal edilmesinden çıkmaktadır (269). Ampirik çalışmalarında “Ne düşünüyorsunuz?” “Daha önceki seçimlerde kime oy verdiniz?” gibi sorular yerine, “Çoğu insan nasıl düşünüyor? Hangi görüş ağırlık kazanıyor?” türü, bireyin toplumsal algılamalarına odaklanan soruları tercih etmesi de bu bütünleşme düşüncesiyle ilgilidir (230).

Noelle-Neumann, toplumun birlikteliğinin ve devamının koşullarını oluşturan bütünleşmenin, bireylerin kamuoyuyla veya bir başka ifadeyle toplumdaki hakim görüşlerle uzlaşıldığında sağlanabileceğini iddia etmektedir. Bireyler, bu uzlaşmadan dolayı acı çekecek, rahatsız olacaklardır. Ama bunun başka bir yolu da yoktur. Bu uzlaşmaya direnmenin istisnai olduğunu iddia eder. Gerekçeleri suskunluk sarmalı kuramının temelini oluşturan varsayımlardadır. Dört ana varsayıma sahiptir ama kuramın kamuoyunun oluşumu, korunması ve değişimine dair başka çıkarımları da mevcuttur: (i) Toplum, genel uzlaşmanın dışına çıkan bireyleri dışlamakla tehdit eder, (ii) Bireyler sürekli dışlanma korkusu içindedirler, (iii) Bireyler dışlanma korkusundan ötürü sürekli kanaat ortamlarını gözlemleyip değerlendirmeye çalışırlar (iv) Bu sonuçlar, bireyin görüşlerini ifade etme ya da saklama (konuşma ya da susma) açısından kamu içindeki davranışlarını etkiler (v) Suskunluk sarmalları neredeyse hiçbir zaman kanaat üreticisi medyaya karşı gelişmezler. Medyanın görüşünü paylaşan küçük bir azınlık bile olsa, bu azınlık konuşmaya daha fazla eğilimli olmakta, diğerleri ise sessiz çoğunluğu oluşturmaktadır, (vi) İnsanlar, kanaat ortamını gözlemlerken iki kaynaktan yararlanırlar: Birincisi, doğrudan gözlemlediği çevre, ikincisi medya aracılığıyla dolaylı algılamadır, (vii) Meydanın söylemi dışlama tehdidi saçmaktadır. Birçok durumda bireyin medyanın sunduğu haberlerden başka bilgi kaynağı yoktur. Medyadaki tek seslilik ve tek boyutluluk, bireye, sunulan mesajlar arasından seçim yapma şansı tanımamaktadır (274-5).

Bu kısa çerçeve, temelde dışlanma tehdidi ve korkusu ile medya etkileri olmak üzere ikiye ayrılabilir. Medyanın dışlama tehdidi taşıması ve bireylerin mevcut fikir iklimine bağımlı oluşu tartışmayı ister istemez kitle iletişim araştırmalarının başlangıç dönemlerine çekmektedir. Noelle-Neumann’ın görüşlerine koşut olan kitle toplumu kuramına göre, bireyler, kitle iletişim araçlarının katkılarıyla oluşan bir toplumun parçasıdırlar. Kitle iletişim araçlarına bağımlıdırlar; tembel, edilgen izleyiciler olarak sözcük mermilerine (word bullets) maruz kalmaktadırlar. İletişim araçları tarafından gönderilen iletiler, kitle toplumu tarafından aşağı yukarı aynı şekilde algılanmaktadır. İletiler, uyarıcılardır ve bireylerin dünyalarını güçlü biçimde etkilemektedir. Daha da önemlisi iletilere benzer tepkiler veren bireylerin tutum ve davranışlarındaki olası değişmeler de benzerdir. Dönem, 1. Dünya Savaşı sonrasıdır, gazeteler propaganda aracı olarak kullanılmış, sonrasında Naziler bu araçları kullanarak yükselişe geçmiştir. Tüm uluslara yayılma tehdidi taşımaktadırlar. Sakin bir akademik açıklamayla modern toplumun getirileridir bunlar: geleneklerin yokolduğu, insanları birarada tutan dayanışmacı ilişkilerin ortadan kalktığı düşünülmekte ve çeşitli ölçülerde de yaşanmaktadır. Medyanın güçlü etkilerine yönelik bu anlayışların değişimi, Lazarsfeld ve arkadaşlarının çalışmalarıyla gerçekleşecektir. Onlara göre, kitle iletişim araçları sanıldığı kadar etkili değildir. Kullanım ve doyumlar çalışmalarının temelini oluşturan bu anlayışta, edilgin izleyiciden etkin izleyiciye geçiliyor, insanların aynı iletilere tabi olsalar da farklılıkları sebebiyle algılamalarının da farklı olabileceği görüşü yaygınlaşmaktadır. Noelle-Neumann’ın karşı çıktığı, iletişim çalışmalarında hakimiyet kazanan bu anlayıştır. Bir başka ifadeyle, yaptığı güçlü etkiler anlayışına geri dönmektir. O, hem toplumu homojen bir kitle olarak ele almakta hem de medyayı güçlü etkiler çerçevesinde tanımlamaktadır. Toplumda farklı gruplar, referans grupları, cemaatler, komiteler, çıkar grupları, özel birliktelikler, birlikler olabileceğine dair bir düşünceyi paylaşmamaktadır. Medyayı tanımlaması ise tam bir olumsuzlamadır.

Kendisine önemli eleştiriler getiren Elihu Katz’a göre, Neumann medyanın, sol görüşlü gazetelerin eğilimlerini taşıdığını düşünmektedir. Nazi olduğuna dair spekülasyonlarla birarada yürüyecek bir düşünce olacaktır bu. Neumann, Almanya’daki gazetecilerin büyük çoğunluğunun sosyal demokrat görüşlere sahip olduğunu, medyada kendi görüşleri doğrultusunda yanlı haber yaptıklarını ve sonuçta da seçmenlerin çoğunluğu gerçekte Hıristiyan Demokratları desteklemesine rağmen, medyada yaratılan bu fikir iklimi sonucunda Sosyal Demokratların seçimi kazandığını ileri sürmektedir. Bu iddia doğal olarak konjonktüreldir, sonraki seçimlerde bir süreklilik taşımamış, iktidar el değiştirmiştir. Neumann’ın tespitinin soğuk, sakin ya da eşit mesafeli olmadığını gösteren, en yumuşak ifadeyle magazinel bir sonuç daha vardır: Neumann, Alman Hiristiyan Demokratların seçim danışmanlığını yapacaktır, sonraları.

Medyanın sol bir ağırlık taşıdığına dair konjenktürel ve idiografik iddia, kuramın ampirik olarak ispatlanmasının, evrensel bir önerme olarak kullanılmasının zorluğunu da göstermektedir. Buna karşın, suskunluk sarmalı, özellikle Davranışçı Ekol içerisinde yenilikler de getirmiştir. Kitle iletişim araçlarının davranışları değiştirmediğine dair tartışmalara önemli eleştiriler getirerek katkılarda bulunmuş ve medyayı etkiler dizgesinde yeniden “merkeze” taşımıştır. Hernando Gonzalez’in Suskunluk Sarmalını incelediği bir çalışmasında işaret ettiği gibi, Noelle-Neumann, medyada çeşitli zamanlarda tekrarlanan mesajların birikimine dikkat ederek, pekiştirme üzerinde durmuştur. Pekiştirme de değiştirmenin bir biçimidir ve medya toplumsal yapının devamlılığı için istenilen rızanın kazanılmasında etkindir. Yalnızca davranış değişikliğine bakılması da yanlıştır. İnsanlar öncelikle medya aracılığıyla çevrelerinden haberdar olmakta (awareness), sonra bildikleri sorunlar hakkında bilgi edinmektedirler (cognition).

Neumann’ın fikirlerinde yine Davranışçı Ekol’den çıkan Gündem Belirleme (agenda setting) de olduğu gibi tutumların, medya tarafından belirlendiğine dair bir yaklaşım paylaşılmaktadır. Medya çoğunluğun görüşlerini taşırsa, çoğunluk konuşmaya isteklidir ve suskun bir azınlık ortaya çıkacaktır. Medya, azınlığın görüşlerini taşıyorsa, azınlık konuşmaya isteklidir ve suskun bir çoğunluk ortaya çıkacaktır. Ama her halükârda konuşma, medyanın argümanlarıyla gerçekleşmektedir. Noelle-Neumann, medyanın gündem belirleme işlevinden etkilenmeyen bir kamuoyunun varlığına inanmamaktadır (275). Bu doğru bir tespit sayılmakla birlikte, medyanın manipülatif gücünü abarttığı, anlamlandırma ve temsil etme boyutlarını kaba bir biçimde ele aldığı rahatlıkla söylenebilir. Kuramın sınanması oldukça güçtür; toplumsal yapıda medya kaynaklı bir değişimin uzun vadede gerçekleşeceğini söylemesi, bir başka deyişle zamana “havale etmesi” bu güçlükten kaynaklanmaktadır. Kuramın ampirik olarak sınanabilmesi için bazı şartlar öne sürmektedir. İlki, kamusallık ögesidir; suskunluk sarmalı kamu önündeki davranışlara, açıkça görülebilir - tutumlar, tanıklıklar, kamu önünde konuşmalara – gönderme yapar. İkincisi, suskunluk sarmalı, güçlü duygusal ögelere sahip değer yüklü konularla ilgilidir. Dışlanma tehdidi, yalnızca güçlü ahlâkî ögelere sahip tartışmalı konularda ortaya çıkar. Üçüncüsü, medya o kadar güçlü bir etkiye sahiptir ki, bu etmen her çözümlemeye mutlaka dahil edilmelidir (228).

Noelle-Neumann’ın kuramın gerçekleşebilirliği için öne sürdüğü koşullar, kuramın kimi zafiyetlerini yine de saklayamamaktadır. Kuramın sınanabilmesini uzun bir vadeye ve şartlara bağlamak, yaşanabilirliğini sağlamadığı gibi bir kehanete dönüşme tehlikesi de taşımaktadır. Kuramın öncelikle kitle toplumu kavramsallaştırmasından dolayı ahrazları vardır. İnsanlar birbirlerinden soyutlanmadıkları gibi mevcut fikir iklimi de aslında belirgin değildir. Farklı değerler, düşünce biçimleri ve yargıları medyada yer almaktadır. Benzeşme yönünde bariz bir baskı görülmemektedir. Sözünü ettiği dışlanmayı içerecek ahlâkî – değer yüklü konularla ilgili ampirik çalışmalar yapılması gerekmektedir. Buradan evrensel bir önerme çıkıp çıkmayacağı, “akademik bir ihtimal” olarak bu çalışmaların sonuçlarına bağlıdır. Bireysel tutumlar ile fikir iklimi arasındaki ilişki oldukça karmaşıktır. Medyanın önemli bir rol oynadığını mimlemek oldukça kolaydır, ama iletilerin dağılması safhasındaki iletişim, tekrar söylersek karmaşıktır. Noelle-Neumann, kişilerarası iletişimi medya içeriğini yayan yardımcı bir iletişim kanalı olarak görmemektedir. Benzer biçimde bireylerin dahil olabileceği gruplar, örgütsel bağlar ve aidiyetler de değerlendirilmemektedir. Medya iletileri karşısında bireyler, çoğunlukla tek başlarına değil, farklı kimlik ve aidiyetlerle durmaktadırlar. Gündelik yaşamla ilgili sorunlarda medyanın insanlar üzerindeki etkisi sınırlıdır; daha genelleyici bir tutum belirlemekte maharetli olmakla birlikte, özel olaylar ve tekil tutumlarda yerel aidiyetler, toplumsal gruplar arası ilişkiler daha belirgin olarak öne çıkmaktadır. Kaldı ki, medya iletilerinin ve dolayımıyla oluşturulan fikir ikliminin herkes tarafından aynı biçimde – eşgüdümlü olarak algılandığını düşünmek yanlış olacaktır. İngiliz Kültürel Çalışmalar Okulu’nun ve alımlama çalışmalarının temel iddialarından biri olan “Her metnin farklı biçimlerde okunma” olasılığı bu önermeyle birlikte ele alınmalıdır. Fikir iklimini oluşturan tutumların belirgin olmayışı, insanların kendi tercihlerini kimi zaman oradan bağımsız olarak oluşturmalarına olanak sağlamaktadır. Noelle-Neumann, tüm bireyleri tek tipleştirerek tanımlamaktadır. Çeşitliliği, bilgiye ulaşma ve değerlendirme derecelerinin farklılığını yeterince dikkate almamaktadır.

Sonuç olarak, Noelle-Neumann, bugün için mevcut teknolojik yenilenmelerle farklılaşan bir iletişim ortamını, fragmante bir kamuoyunu ve medya anlayışlarını açıklamaya yetmemektedir. Bu, onu bütünüyle yok saymak demek de değildir; davranışçı ekol içerisinde, kitle iletişim çalışmalarında ve sosyal bilimlerde düşünceleriyle yenilikçi olmuş, tartışma yaratarak alana önemli katkılarda bulunmuş bir entelektüeldir. İddiaları bugüne taşınamaz değildir ama bu daha çok yeni bir zihinsel açılım için aracılıktan öteye gidemeyecektir.

Elisabeth Noellle-Neuman, Kamuoyu, Suskunluk Sarmalının Keşfi, çev. Murat Özkök, Dost Yayınları, 1998,331 s.

[Bu yazı daha önce Virgül Dergisi Haziran 2000 Sayısında yayımlanmıştır]

Cuma, Mart 10, 2006

"Cahil ve Kinik Baudrillard"

Yüksek lisans / master eğitimime başladığımda bir Baudrillard rüzgarı esiyordu. Çoğu derste yazdıkları okutuluyor, sıkça atıf yapılarak düşünceleri tartışılıyordu. Özellikle “...Toplumsalın Sonu” İletişim alanını derinden etkilemişti. Lisans eğitimimi Uluslararası İlişkiler’de yaptım, 89’ sonrasıydı o dönemde de karşıma Fukayama’nın “Tarihin Sonu” söylemi çıkmıştı. İnsanlar yaşadıkları dönemden memnun olamıyorlar, geçmiş bu açıdan daha şanslı. Gelecek ise bugünden bakıldığı ve bugün mutsuz olunduğu için daha da karamsar bir tablo içeriyor.

Toplumsalın Sonu, Tarihin Sonu gibi iddialı ifade ve kavramsallaştırmalar insanları mutlaka etkiliyor. İnsanlar yaşadıkları zamanı anlamlandırmak isterler. Baudrillard elbette doğru tespitler de yapıyordu ama bunu kimileyin sarkastik ve cool bir üslupla yapıyordu ki hayatta “ne etsek ne eylesek boştu”. Yazdıkları kendi üzerine kapanıyordu, yarattığı dünyayı kendi içinde tutarlı gözüken bir neden-sonuç ilişkisiyle betimliyordu. İtiraf edeyim; Baudrillard beni heyecanlandırmıştı, ama okudukça kendini tekrar ettiğini, romantik bir ifşaatçılıkla, “bakın size gerçeği söylüyorum” tavrıyla –ve bunu her defasında daha fazla ironiyle- yaptığını gördüm. Bu bana fazla soğuk ve acımasız, giderek daha fazla entelektüel hazcılık gibi gelmeye başladı. Şöyle bir örnek vereyim: Uluslararası İlişkiler öğrencilerine Amerikalıların “game theory” dedikleri bir strateji öğretilir. Bir olay olduğunda, o olayın nasıl gelişeceği, aktörlerin nasıl tepki vereceği hakkında düşünmeye zorlarlar. Örneğin ben ders kapsamında Yugoslavya’da İç Savaş çıkacağını öngörmüş, başlangıcının Kosova’da gerçekleşeceğini farz etmiştim. Hakikaten savaş çıktı, Kosova’ya yıllar sonra sirayet etti ama çıktı işte. Binlerce insan öldü, katliamlar yaşandı. Suçluluk duymuştum, game theory başkaydı hayatın katı gerçekleri başka...Baudrillard bunu yapıyor bence.. postmodern ifadeler hayatı daha anlaşılır kılmadılar, Fransa’da yaşanan son sokak olayları da nihilist çözümlemelerle, postmodern ifadelerle açıklanamadı...Tüm bunları Susan Sontag’ın Baudrillard hakkında yazdıkları okuyunca hatırladım.

[Baudrillard’a] nihilist diyemem. Bence o cahil ve kinik. Entelektüelden entelektüele fark vardır. Çoğunluğu konformisttir. Ancak bazıları cesurdur, çok cesurdur hem de. Hem postmodernzimden entelektüellere ne? Katı gerçekliğe bakacaklarına nasılda terimlerin etrafında dönüp duruyorlar! Ben bütünlükten ve gerçeğe duyulan saygıdan yanayım. Bu anlamda hiçbir şeyi teorik olarak düşünmek istemiyorum. Benim derdim fikirlerin kökenini anlamak. Eğer yoruma açık değilsem, ki açığım, böylesi yorumlara açık değilim, çünkü bütün düşünceler bir yorumdur. Ben aslen eksiltici yorumlara, yüzeysel yer değiştirmelere ve basit eşitlikler yaratmaya karşıyım.

[Birgün Kitap, 7 Mart 2006, s.11, Çev.Esen Gür]

[Yazıda daha çok konuşulmasına rağmen Baudrillard'ın fotoğrafını özellikle koymadım. Bilmeyenler olabilir fotoğraf, yakın zamanda yitirdiğimiz Sontag'a ait]

Çakır, ülkücü gençliğin pop-idolüydü

Kurtlar Vadisi’yle özdeşleşen, dizinin başarısında büyük pay sahibi olan Çakır, “sezon ortasında”, beklenmedik bir biçimde öldü. Yönetmen Osman Sınav’ın dizilerinin vefa, sevdiğini kaybetme korkusu ve dostluğun sınandığı sahnelerinden biri olarak, hastahane koridorlarında yaşanan klişe “gergin bekleyişler” bu kez çabuk sonlandı. Çakır, senaryonun yapısı gereği zaten ölmesi muhtemel tiplemelerden biriydi. Ya Polat’ın bir “devlet görevlisi” olduğunu anlayarak onunla yüzleşecek ya da bir biçimde “ölerek” Polat’a hem intikam, hem de Kurtlar Konseyi’ne ulaşma imkanı sağlayacaktı. Bu ölüm ise oldukça erken oldu. Uzun-ağdalı sahneleri seven, yakın çekimlerle sonuçlanan flash-back’ler kullanan Sınav, kendine bile fırsat tanıyamadı neredeyse.

Birkaç senaryo üretildi hemen. İlk akla gelen bir anlaşmazlık olduğuydu. İkincisi, rolüne kendini kaptırmış görünen Kaynarca’dan geldi: Ona göre, hani neredeyse derin devlet Çakır’ın ölmesini istemişti. RTÜK uyarıları, “ilgili yerlerden gelen” pedagojik baskılar, sempatik mafya adamı için “kalemi kırmıştı”. Her ne olursa olsun, Çakır’ın “senaryo gereği” ölümü izleyiciyi açıkça üzmüştü. Çünkü aynı senaryo gereği, uzun süre dizinin asıl jönü Çakır olmuştu. Oyunculuk alanında hiçbir deneyimi olmayan, nasıl duracağını, bakacağını bilmeyen, üstelik Yusuf Miroğlu’yla kıyaslanma bahtsızlığını yaşayan birinden (Necati Şaşmaz, nam-ı diğer Canpolat) jön olması da beklenemezdi. Dolayısıyla, yan karakterler daha fazla öne çıkarıldılar. Çakır’sa, sempatikliği ile başrolü alenen çalmıştı. Aslında, dizinin ilk bölümlerinde Çakır, para canlısı, muhteris, gözünü kırpmadan vahşice adam öldürebilen, tipik bir “natural born killer”dı. Mafya çarkının küçük bir dişlisi olabilmek için feda etmeyeceği şey yok gibiydi, gururu da dahil. Senaryo geliştikçe, aynı Çakır merhametli, ailesine bağlı, sözünün eri, vatanperver, dost canlısı, onurlu ve bonkör bir adam oldu çıktı. Espritüelliği ve şirinlik muskası çehresi de cabası. Ondaki bu değişim Polat Alemdar’la dostluğunun ilerlemesiyle atbaşı gitti. Üstüne üstlük, Kaynarca iyi bir oyuncuydu ve rolünü benimsemiş, ona bir kişilik biçip giydirmişti. Başlarda, “Bu bebek suratlı, akça pakça adama mafya babalığı yakışır mı kardeşim?” endişesi taşıyanlar, onsuz bir Kurtlar Vadisi düşünemez olmuşlardı. Derken sürpriz gelişme ortaya çıktı. Onun ölümü, dizinin kendi gerçekliğinde racon kesilen sahneleri bir süre arttıracak. Bunu aşmak “taziyeler dönemi”nde kolaydır da, sular durulduğunda Polat ne kadar doldurabilecek sahneyi, orası belirsiz.

İşin bir de izleyici tarafı var. Sınav’ın bir önceki çalışması Deli Yürek’te, birçok televizyon dizisinde görülen, “68’li Devrimci” klişesinin tersi mevcuttu. Sonraları BBP’den milletvekili adayı olacak bir oyuncu (şimdilerde Ekmek Teknesi’nin Gamsız Celal’i), dizide bir ülkücüyü oynuyordu. Dizide bir biçimde ülkücülükle ilgili olmuş başka tiplemeler de vardı. Yılmaz Güney’in Arkadaş filminde, burjuvaziyle çatıştığı, yazlık sitenin fakir delikanlılarıyla dertleştiği sahneler kadar canlı kimi karşıtlıklar kuruluyordu. Öte yandan, politik gündeme göndermeler yapmakla birlikte, kahramanların hiçbirisi doğrudan siyasi nitelikte konuşmalar yapmıyorlardı. Aksiyon türü, vulgarize edilmiş birkaç istisna dışında bunu pek yapmaz zaten. Vatanseverlik, politika ve politikacıların, maddiyatın, kariyerin, kişisel çıkarların daima üzerinde tutulur. Osman Sınav, ülkenin sağ tandanslı çoğunluğuna hitap etmeyi başaran bir reçete bulmuştu aslında. Dikkat edilirse, yaptığı tüm diziler entelektüellerden ilgi görmüş çalışmalar değiller. Dizilerinin neden popüler olduğunu sorgulayanlar, onları sıklıkla maşist, mafyözi, devlet yanlısı ve temelde sağ tandanslı buluyorlar o kadar. Bu dizileri komplo teorilerine inanarak izleyen, raconcu diyalog ve jestlere hayranlık duyan, Yusuf Miroğlu’nu da Polat Alemdar’ı da Abdullah Çatlı’yla özdeşleştiren özel bir seyircisi olduğu ise pek fark edilmiyor.

“Adam gibi adam olmak”, kafasına koyduğunu yapmak, içi dışı bir, gözüpek delikanlı sayılmak elbette eskiden de muteberdi. Ama eskiden siyah takım elbiseler, beyaz gömlekler giyen “raconcu” üniversiteli gençler bu kadar çok değildi. Hayat mı televizyona taşınıyor yoksa televizyon mu hayata sorusu, çok da belirgin bir cevabı olmayan bir soru aslında.

[Milliyet Popüler Kültür, 30 Nisan 2004]

Perşembe, Mart 09, 2006

Alacakaranlık’ta Bir Deli Yürek

Alacakaranlık dizisini seyretmiş olabilirsiniz. Bir süredir polisiyeye merak saran Uğur Yücel ile Deli Yürek’in yıldızı Kenan İmirzalioğlu birlikte oynuyorlar. Bu deneme, Yücel için yeni değil ama İmirzalioğlu, Osman Sınav ekolünün dışına ilk kez çıkıyor. Deli Yürek izleyicilerini peşine takarak elbette…

Televizyon dizilerinin tarihi yazılmış olsaydı eğer, son on yılın bolluğu içinde mutlaka konuşulması gereken ürünlerden biri Deli Yürek olurdu. Öte yandan, Süper Baba, Bir Demet Tiyatro, İkinci Bahar gibi, okuyup yazanların hakkında konuştuğu, deyim yerindeyse entelektüel ilgi bulan dizilerden değildi Deli Yürek. Vakt-i zamanında neye denk düşerek popüler olduğunu sorgulayanlar, diziyi maşist, mafyözi, devlet yanlısı ve temelde sağ tandanslı bularak eleştirmişlerdi. En azından “ailemizin dizisi” sayılmadı, hakkında romantik ifadelerle yüklü mükemmellik iddialarında bulunulmadı. Yanlış anlaşılmasın, dizi hakkında yazılanlar bütünüyle yersizdi demek istemiyorum. Öncelikle dizi aksiyon-serüven türünün bildik temalarını kullanıyordu, ilginç olan iyi-kötü karşıtlığında devletin temsilcilerinin pek temiz olmadıklarının anlatılmasıydı. Rahatlıkla şu söylenebilirdi örneğin: Devlet, yerli televizyon dizilerinin tarihinde hiçbir zaman Deli Yürek’te olduğu kadar eleştirilmedi. Sağ tandanslı sayılan bir dizinin bu yönünün görülmemesini, yukarıda belirtildiği gibi, kalem ehlince seyredilmemesine bağlamalı. Seksen sonrasında devlete karşı hayal kırıklığı yaşayan ülkücü kesimden birisinin senaryosuydu Deli Yürek. Çoğu dizide numunelik olarak tipleştirilen “eski devrimciler”in aksine, namuslu ülkücüleri vardı. Politik gündeme göndermeler yapmakla birlikte, kahramanların hiçbirisi doğrudan siyasi nitelikte konuşmalar yapmıyorlardı. Aksiyon türü, vulgarize edilmiş birkaç istisna dışında, bunu pek yapmaz zaten. Vatanseverlik; politika ve politikacıların, maddiyatın, kariyerin, kişisel çıkarların daima üzerinde tutulur. Diziyle büyük popülarite yakalayan, giyimi kuşamıyla özellikle taşrada bir moda yaratan İmirzalioğlu’nun gazetecilere verdiği siyasi nitelikte demeçlere bakarsanız, aynı hassasiyeti görebilirsiniz.

Dizi, düşük bütçeli başlamıştı. Birkaç yeni manken ve geri planda tanınmamış tiyatrocular. İmirzalioğlu, oynayarak geliştirdi kendini. Her hafta oynamak, role kendini vermek, sürekli çalışmak ister istemez geliştirir oyunculuğu. Yeşilçam’ın Beyazcam’a taşındığı ortada. Sinema magazini dergilerinin açtığı yarışmalarla sinemaya giren oyuncuların yerini mankenler aldı. İmirzalioğlu da bir mankenlik yarışması marifetiyle göze batmış, role o vesileyle seçilmişti. Ancak, dizinin başarısı nedeniyle anlaşılıyor ki, tipik bir manken değil. Büyük şehirli değil her şeyden önce, bir “ortaanadolulu”. Gündüzlerin kısa ve yorucu olduğu, kahvehaneyle tarla arasında yaşanılan, Allah’a verdiği nimetler için çokça şükredilen, Türklerin daha çok Türk, diğerlerinin daha çok diğerleri olduğu bir yörenin çocuğu. İlk gençliğinde, büyük şehir, tarlalar arasında kıvrılarak uzayan yoluyla epey uzakta duruyormuş. Tüm yaşıtları gibi, o uzaklığı bir iki yoklamış aşabilmek için. Gerçi onlardan farklı bir yol denemiş, manken olabileceğini söyleyen sayısız insanı dinlemiş ve erkek güzelliğini taçlandıran bir süreç yaşamış. Bir başka deyişle, canlandırdığı dar gelirli araba tamircisi, kenar mahalle delikanlısı Yusuf Miroğlu tiplemesine o denli yabancı değildi demek istiyorum.

Ayrıca, Deli Yürek bir aksiyon dizisi olarak görülse de, bir aşk hikayesi üzerine kuruluydu. Ağır bir romantizm kullanılıyor, Miroğlu, aksiyondan çok aşkı ile “misyonu” arasında kalan bir romans kahramanı olarak sunuluyordu. Kenan İmirzalioğlu’nun yüz çekimleri ve tebessümü sıkça gösterilen fotoğraflardandı. Eskiden Yeşilçam yıldızlarının kartpostalları olurdu. Bayram tebriklerinin seyrekleşmesi nedeniyle birkaç matbaa dışında üretim yapılmıyor artık. Ama taşrada Deli Yürek kartpostalları ve afişleri halen satılıyor. Türkücü ve arabeskçilerin dışında resimleri basılan istisna bir isim İmirzalioğlu. Dizinin sözlü kültürden ve dini mesellerden beslenen diyalogları post-it yapılıyor. Müziklerinden oluşan, bir dönemin çok satar kasetleri “korsan tezgahlarında” hâlâ bulunabiliyor. Çoğu küçük şehirlerde yaşayan fanlar tarafından hazırlanmış web sayfaları var. Askerliğini söz konusu dönemlerde yapmış olanlar, uzun dönem erlerin Miroğlu’na şaşırtıcı ilgisini gözlemlemişlerdir.

Dizinin neden popüler olduğu sorusunun cevabı çok açık değil. Kolaylıkla söylenebilecek olan, beyazcamda varolmayan yerli bir “kahraman” ihtiyacına denk düşmüş olmasıdır. Sonuçta, Köroğlu benzeri epik özellikler taşıyan, Ferhat ile Şirin gibi bir aşk hikayesi içeren, dış mihraklar ve derin devlet gibi esrarengiz komplo teorilerini “inanarak” kullanan, başarılı yan tiplemeleri ve kötü adamlarının dışında, sürpriz bir jön de yaratan dizi, sokağı ve takvimi yakalamayı başarmıştı. Miroğlu, oruç tutan ama “dindar” olmayan, neredeyse ilk televizyon kahramanıydı.

Kenan İmirzalioğlu, oyunculuğu açısından yeni bir denemenin arifesinde. Eskiye göre daha alafranga, hatta Amerikanvari bir çalışmanın içinde. Sevdiği kızın elini tutarken kızaran delikanlı rolünün geride kaldığı ortada.

[Bir Miroğlu yazısı daha, 11 Şubat 2004 Milliyet, Popüler Kültür]

Salı, Mart 07, 2006

"Buradan Çıkış Yok!!!"


Duymuş olabilirsiniz, çoğu futbol adamı Kadıköy Saraçoğlu Stadını kastederek “Böyle bir ortamda bir takımın maç kazanması çok zor” der. Fenerbahçe yenilmeyeceği için değil stadın havasını, tribünlerin sahaya yakın oluşunu, seyircinin baskısını düşünerek bunu söylerler. Memleketimizin stadyumları öncelikli olarak resmi geçitler, bayramlar için hazırlandığından ve “olimpik” düşünüldüğünden, seyirci alanın epey uzağındadır. Bizdeki “Stadyum” mantığının bir Helen hayranlığından mı yoksa farklı spor dallarının masseden bir işlevsellikten mi çıkartıldığını kestirebilmek zor. Gerçi –büyük harfle- Şeref Tribünü mantığı aslında bunu açıklamıyor değil.

Fenerbahçe, tribünleri sahaya yaklaştırarak Kadıköy’ü yalnızca futbol için düşünülmüş bir stad yaptı. Böylesi bir ortama, sahanın birkaç adım gerisinde başlayan tribüne ve “sese” alışmamış olan futbolcularımız için Kadıköy, her zaman hatırlanacak heyecan ve endişe verecek bir deplasman olacak. Dikkat edilirse takımlarımız seyirciyle bu denli yakın oynamaya alışkın olmadıkları için kimi rakip sahalarda hiçbir direnç gösteremeden o ses yoğunluğuna kolayca teslim oluyorlar. Kulüp takımlarının ve sonuç olarak milli takımın en aciz maçlarını bu tür stadlarda oynadıklarını hatırlayabiliriz.

İngiltere’de futbol stadlarında seyirci sahaya yakındır, korkunç bir gürültü dolar oyuna. Yaşanan her olaya tek bir kişiymişçesine tepki veren “güçlü ve garip” bir seyirci geleneği vardır. İspanya ya da İtalya’da olduğu gibi stad hoparlöründen tempo veren, slogan üreten birileri yoktur. Doğrusu gerek de yoktur. Kaçan bir gole, atılan bir şuta ya da gol kokan bir ana inanılmaz bir ses verilir. Alkış, hiç abarttığımı sanmıyorum, dünyanın hiçbir liginde olmadığı kadar eliaçık ve hakkaniyetle kullanılır. Önemli bir noktadır ki, taraftar asla ve asla kendi takımına, futbolcuna yönelmez. Sık kullanıldığı için söylüyorum: Holiganizm bahsinde bu fark akılda tutulmalı!. Bizde, en ufak bir başarısızlıkta “milyarlık eşekler, ruhsuzlar, sahtekârlar” diye tempo tutan, “hadi tekrar kazanın” diye sabır yapan (!), ama en ufak bir falsoda siktir çeken seyirciye “vefakâr” denir ya bir türlü anlayamam. Ve bu, futbolcusundan, teknik adamına, yöneticisine ve özellikle spor yazarlarına varıncaya kadar övgüyle yinelenir ya, bilmem nasıl açıklanır. Sakin bir sosyolojik tahlili mutlaka yapılabilir ama akıllara ziyandır doğrusu, değmez.

İngiltere’de taraftarlığın yine bizden önemli bir farklılığı vardır ki, kulüp sevgisini ve tavrını bir sonraki kuşağa devredecek, onu gelenekselleştirecek en önemli “gücüdür”. Taraftarlık, bizdeki yaşları küçük, teenage isyanı ve kör öfkesiyle hemhal olmuş kısa ömürlü gelip geçici tutkuya benzemez. Kulübün karakteristiğini, ritüellerini ve futbol anlayışını hikâye edecek farklı kuşakları vardır taraftarların. Stadın etrafında “yaşayan” ortak mekânları, eğlence yerleri, pubları, lokalleri vardır. O yüzden ne bizdeki kadar “genç” ne de maç öncesinde tribünde oluşan bir birlikteliktir bu taraftarlık. Takımları sahaya çıktığı an, seslerinin sahaya nasıl dolduğunun farkındadırlar. Ne kadar çok “ses” yaparlarsa takımın o kadar kolay vites değiştireceğini, gaza geleceğini bilirler.

Her ülkenin kendine özgü bir futbol geleneği, stadları ve taraftar kültürü var. Birini diğerinden ayırarak üstünlükler atfetmek niyetinde değilim. Bize dair eleştirilerim bile aslında hayıflanma... Ama gönlüm böyle bir taraftar kültüründen, bir de taraftar sesinin sahayı doldurduğu stadlardan ve takımlardan yana. Örneğin Monaco, ne kadar iyi oynarsa oynasın bana donuk gelir, parayla biraraya gelmiş bir takımdır sanki, soğuk ve kibirlidir. Sırf stadından dolayı böyle hissediyorum. Örneğin Hillsborough’da oynanan Sheffield Wednesday-Crewe Alexandre maçı çok daha zevkli gelir bana. Orta sahayı geçen her futbolcuya garip bir uğultuyla ses verir seyirci: Maçı seyredilir kılar, orada olmaktan zevk duyar. Uzun toplarla süren “dan dun” maça bile heyecan bulaşır.

Dünyanın en büyük ligi, harcamaları, spekülasyonları, İkinci Lige düşen şampiyon takımları, sürpriz sonuçları, uyum sağlayamayan yabancıları ve dev stadyumlarıyla İtalya. Hemen her futbolcunun hayalini süsleyen, oynamak için can attığı bir dünya vitrini. Maç kazanmanın zor olduğu, oyunun bu zorluk derecesine bağlı olarak çoğu zaman kilitlendiği, ağır sakatlıkların yaşandığı, hata yapmaktan ve riskten kaçınan bir anlayışın hakim olduğu bir lig aynı zamanda. Kaç zamandır televizyon yayınları nedeniyle seyirci problemi de yaşıyor. Seksen beş binlik Guiseppe Meazza Stadı o büyük boşluklarla nasıl da tatsız bir görünüm arzediyor. Dolduğu zaman inanılmaz olduğu kesin de televizyon işin içine girdiğinden bu yana pek olmuyor doğrusu.

İtiraf etmeliyim ki, ben bu kadar büyük stadları sevmem. Yapılış mantığı beni en baştan rahatsız eder, samimiyet değil de güç gösterisi vardır. Gücünü çokluktan alan bir taraftar bana hep “zayıf” ve “serseri bir mayın” gibi gelir. Hocadan, başkandan istifa ister, yedek kulübesindedir gözü... Kulübün önünde toplanır, transfer ister, bağırır ve tehdit eder. Yetinmesini bilmez, ister de ister! Diyeceksiniz hangi taraftar yapmaz bunları, bence bu tür stadların seyircisinde sinir katsayısı ve tazyiki daha fazladır. Bir de şu: bu kadar büyük bir stadta, örneğin Delle Alpi’de pas isteyen oyuncunun sesini duymak mümkün müdür? Ya da duyarlı bir seyircinin “çık ofsaytttan” bağırışını duyacak bir forvet... Ayrıca bana bu devasa stadların farklı takımlarca paylaşılması da garip geliyor. Örneğin AC Milan ile İnter’in, Lazio ile AS Roma’nın, Juventus ile Torino’nun aynı stadı paylaşması ne kötü!.. Çünkü buradaki paylaşmak, paylaşmayan çoğalamaz mantığı değil... Londra’nın benim hatırladığım İngiltere liglerinde oynayan onun üzerinde “büyük” takımı ve hepsinin kendine ait bir stadı var. Elbette bu stadlar, İtalyan ve İspanyol takımlarının o dev anası sahalarına benzemiyor. Ortak özellikleri tribünün “sahanın içinde olması”. En büyüğü Arsenal’in Highbury Stadı, Kırk bine yakın bir kapasitesi var. Sonra Tottenham Hotspur’un eski günlerini arayan White Hart Lane ile Chelsea’nin Stamfort Bridge’i geliyor, otuz binin birazcık üzerinde seyirci alıyor bu stadlar. Sonraki grupta West Ham United (Upton Park), Crystal Palace (Selhurst Park), Millwall (The Den) var. Mohammed Al Fayed ve Kevin Keegan ile hatırlanan Fulham’ın Craven Cottage, garip başkanlarının soyadını taşıyan Madejski Stadium ile Reading ve on bin civarında kapasiteleriyle Leyton Orient ve Brentford’un sahaları listeye teğellenebilir. Küçük de olsa kendine ait bir stadının olması o kulübün kimliğini, aidiyetlerini ve geleneğini biçimlendirecek bir lokomotiftir.

Memleketimizin futbol takımları, yoğun olarak şehirlerden beslendiği için stadyumlar, bayram törenlerine meze olmayı kaçınılmaz olarak sürdürecek. Ama hadi şehirlerden geçtim güçlü kulüp geleneği olan takımların örneğin İzmir takımlarının Alsancak’a sıkışması, hesapta futbol delisi bir ülkenin halini/aczini göstermiyor mu? [2001]

Televizyon Kanonu ve falan filan...

Televizyonda, “geniş halk katılımlı” bir tartışma programında, konuşmacılardan biri kendisine yönelen tepkilere sinirlenerek, yönetici “abi”yi müdahale etmesi için uyarmıştı. O da, kendine özgü babacan, paylayıcı ve hakbilir tonlamalarıyla “Memleket bu! biz böyleyiz, kanımız kaynıyor, dobrayız, küfrederiz, bağırırız, ağlarız, güleriz” diye Türk milletinin karakteristiklerini sıralamış, müdahale isteyen konuşmacıya: “Bunlar halkın sesi, sokakta ne diyorsa, nasıl konuşuyorsa burada da onu yineleyecek” diyerek tribüne oynamış, alkış almıştı. İki açıdan dikkat çekiciydi, bu konuşma. İlki, halkın sesi ve rengi olma iddiası taşıması, diğeri yapılan biz tanımlamasıydı.

Özel televizyonlarla, tribüne oynamak, aleni bir halk dalkavukluğu (veya yüksek kültür ehline meydan okumak) sıradan bir durum haline geldi. Oysa tribünler için oynayan futbolcu, yuhalanmak için de ilk akla gelendir. Hoş, karşımızdaki de futbolcu değil, doğuran ve öldüren televizyon. Primetime ahlakçılığı, futbol lafazanlığı, açık konuşan sohbetler, gözyaşı kesesi melodramlar, paparazziler ve daha neler / kimler var onun içinde. Ama tribüne oynamak, televizyon eklektizmine hâkim olan ve giderek güçlenen bir tavır oldu. Hacivat’ın ırzına geçme arzusu, Karagöz’ün attığı tokatları aşmış durumda. Seyirci nezdinde bir şarkıcı-oyuncunun tartıştığı “prufesür”ün ya da bir başka oyuncunun meydan okuduğu “entel”lerin kim(ler) olduğu umursanmıyor bile. Gol attığı sürece hatırlanacak ve tribüne çağrılacak televizyon yıldızları çünkü onlar. İçimizden birileri oldukları ise her şeyden daha kesin!: Dobra ve delikanlı; sanatçı ve sıradan; duygusal ve esprililer. Ama Beyoğlu Güzeli, Bihruz Bey, Bobstil ya da muhallebi çocuğu değiller.

İnsanların kendilerini övmeleri bütün topluluklarda kötü karşılanır. Ama “biz” dolayımıyla “yazılarak”, adrese teslim edilen mektuplar nasıl da okşayıverir o kolektif ruhu. “Tribün için yumruk şov”, Karagöz olmak, kamuoyunun vicdanına havale etmek, bayrağa sarılmak, delikanlıca konuşmak, gerektiğinde kameralara ağlamak, görünmez bir nakkaşın istiflediği bir Türk portresini oluşturuyor. Dobra, pervasız, dürüst ve samimi olmayı hangi halk sahiplenmez ki?

Anlatılan “Biz” nasıl bir halk resmi? Öfkeli, aç, saldırgan, sabırsız ve kenara itilmişliğin lime lime ettiği bir psikolojiyle bir taşra var metropollerde, hayatımızda. Gözden kaçtığını sanmıyorum, Deli Yürek’in erkek kahramanlarının yanında alımlı, nezih muhitlerin kızları nasıl sakil kalıyor, derslerini alıyor ve şaşırıyorlardı: “Siz nasıl insanlarsınız anlayamıyorum”. Hacivat’ın kulakları çınlasın! Yılmaz Güney’in Arkadaş filminde burjuvaziyle çatıştığı, sitenin fakir delikanlılarıyla dertleştiği sahneler kadar canlı kimi karşıtlıklar kurulmuştu dizide. Bir çiftçinin oğlu, Kenan İmirzalıoğlu, erkek güzeli olarak geçtiği televizyonda ülkesi için savaşmış bir komandoyu, Protestan bir Müslüman’ı, adaletli bir kahramanı ve “gerçek bir milliyetçi”yi oynuyordu. Statlarda ve meydanlarda birdenbire yükselen “Allahü ekber” nidalarıyla ilgisi olmadığını söyledi. Ülkücü değilim demeye getirdi, gizemli ve kapsayıcıydı orası muhakkak. Yılmaz Erdoğan’ın “solcu değilim” deyişi kadar açık konuşmadı hiç.

Yazılı kültürün eridiği –ölmediği- bir dünyada televizyon dizileri ve onun yıldızları milli kimliği üreten, her defasında her yeni duruma karşı tanımlayan medya kanonumuz oldular. Ortak özelliklerin üretimi, kültür yoluyla dilsel ve etnik bir tekbiçimcilik yaratmaya çalışan ulus-devletlerin alâmetifarikasıdır, şüphesiz. Oysa bu metinler ve isimler, devlet aracılığıyla yürütülen bir kültür misyonunun, üzerinde anlaşılmış aktörleri değiller. Karmaşık bir puzzle’ın parçaları olarak duruyorlar ortada, bazen dağılıp bazen birleşiyorlar. “Erkek” ve milliyetçi Miroğlu, “muhalif” ve komik Yılmaz Erdoğan, “özgür” ve başarılı Hülya Avşar. Üçü de o “halk” için birer modeller aslında, üniversite bitirmemişler, metropollere göçmüşler ve aynı aktüel puzzle’ın önemli birer parçasını oluşturuyorlar. Sonuçta prime time kanonu bu...

[Yazı, 2000 yılında chivi.com için yazıldı]

Pazartesi, Mart 06, 2006

Reikici Mektupları

Reiki hakkında yazdığım yazı yayınlandığında çok tepki almıştı. Kesinliğini bilmiyorum ama reikiciler arasında dolaşıma sokulmuş bir yazı olmuş benimkisi. Neredeyse tamamı kadınlardan gelen mektuplar aldım, niyesini bilmiyorum. Hepsi de sert ve öfkeli ifadeler içeriyordu. Reiki türü anlayışların metropollerde yaşayan, iyi eğitim almış, üst-orta sınıftan insanlar arasında yaygınlaştığını düşünüyorum. Bana gelen mektuplardan konuşulabilecek olan bir kaçını paylaşmak istedim. O dönem çok az mektuba cevap verdim, bu mantığa verebileceğim bir cevabım yok desem yeridir. Reikiye inanan bir arkadaşım bana bu yazıdan sonra “sen neye inanıyorsun, nasıl rahatlatıyorsun kendini” diye hafif öfkeli hesap sormuştu. Gerek sorunun içerdikleri, gerekse mektuplar genel olarak “insanların hayatla başa çıkamadıklarını gösteriyor” bana kalırsa. Besmele çekerek dükkânını açan bir esnaf ile “olumlu düşünerek” işe başlayan biri arasında fark göremiyorum. Güzel bir bahçe görürüz, çiçekleri, çimleri, ağaçları gıpta ederek izleyebiliriz, ama çiçeklerin de altında gübre vardır. Son söz: Mektupları bir mantığı anlamak adına anlamlı bulduğum için yayınlıyorum.

# düşünce gücüne inanan bir kişinin reikiye inanmaması bir çelişki, BENCE.
aynı şekilde düşünce gücüne inanan bir kişinin İslam ve diğer dinlere de inanmaması bir çelişki, BENCE.

reiki hakkındaki yazınızda düşünce gücünden hiç bahsetmemeniz bu konuda bir yazı yazıp görüş bildirmek için ne derecede bilgili olduğunuzu açıklıyor, BENCE.

belki düşünce gücüne inanmıyorsunuz ya da hiçbir şeye inanmıyorsunuz belki. Herkesin yolu farklıdır. yazınızın son paragrafında belirttiğiniz iki temel neden sadece "sizce" olandır ve sizin bu konuya bakışınızı göstermekten öteye gitmez.

bana sorarsanız reikicilerin kendilerini bir dinin müritleri olarak ortaya koymamalarının nedeni bu konuya sizin tarzınızda bakan ve her olayın altında din arayan kişilere bişi inandırmanın ne derece anlamsız olduğunu bilmelerinden kaynaklanıyor derdim.

# Tarihini tam olarak bilmediğim Milliyet gazetesindeki Reiki konulu yazınız için size bu maili yazıyorum. Reiki bir din değildir. İnsanların ağrılarını dindiren, kronik olan rahatsızlıklarda bir çıkış, birçok ruhsal sorunun da çözümüdür. Budizm ve Hristiyanlik kaynaklı olduğunu yazdınız. Dr.Mikao Usui Budist bir rahipmiş. Bir öğrencisi Hz.İsa'nın nasıl elleriyle şifa dağıttığını sormuş ve o da araştırmış. Eğer diğer dinlere mensup insanların bulduğu şifa yöntemlerini kullanmayı reddediyorsanız Avrupa'dan ithal gelen ilaçları kullanmayı da reddetmelisiniz o zaman?? Onları bulanlar da Hıristiyan... (Birçok teknolojik aleti bulan kişiler da diğer dinlere mensup kişiler.. Onları neden kullanıyorsunuz ????) Hem insanlar bundan yarar sağlıyorlarsa, sorunlarına çözüm buluyorlarsa hangi dini kaynaktan olduğunun bir önemi var mı sizce?? Ve de insanların bunu bir din olarak söylememesinin sebebini de çok saçma bir nedene dayandırmışsınız.... Ne alakası var ki yazdıklarınızla?? Bence yazmadan önce iyice araştırıp öyle yazın... Yalnış bilgi veriyorsunuz ve bu gazeteyi okuyan bir sürü insan var.... Ben 2003 marttan beri reiki yapıyorum.. Irsi olarak böbrek taşlarım vardı ve artık yok.. Sadece kendime değil bir çok insana da bu yolla yardim ettim.. MS rahatsızlığı olan bir arkadaşım vardı. Yürüyemiyordu. Artık çok rahat yürüyor, koşuyor, yüzüyor... Bacaklarınızın olmadığını düşünün.. Ne yapardınız??? Bir de böyle bir yolla bacaklarınıza kavuştuğunuzu düşünün.. Ne önemi kalır onun ne kökenli olduğunun??? Umarım siz de bir gün Reiki'yle tanışırsınız ve yazdıklarınızın yalnış olduğunu kendi deneyimlerinizle anlarsınız... Cevap yazmak isterseniz bana bu mail adresinden ulaşabilirsiniz... Sevgiyle kalın..

# Evet haklısınız bu Uzakdogu felsefelerinin hepsi dini çağrıştırıyor ama ck büyük bir farkla 'insanların hepsinin iyi olduğu farz ediliyor ve dindeki günah/ceza mekanizmaları' çalışmıyor'. Günümüz temposunda kendini Tv dizisi, Popstar yarışması, televole programı vs’den çok kopuk bulan insanların kendi içlerine yönelip kendi kendilerini "eğlendirmelerini" sağlayan çok pratik bir yol bence

Sentez sentez üstüne...

Eurovision yarışması için seçilen şarkı kamuoyuna duyuruldu. Süperstar adı verilen –ister istemez Ajda Pekkan’ı çağrıştıran, sunumu itibarıyla bize bir Ajda gerekiyor diye düşünülerek seçildiği anlaşılan şarkıcı ve- şarkı, Eurovision geleneğimizi bozmayarak tartışmalar yarattı. İlgi çekici olan “bizi bu şarkı mı temsil edecek” şikayetleri değil “bizi bu şarkı temsil edecek” gururlanmaları. Eurovision’un abartıldığını söyleyenler çoktur, hatta daha da ileri giderek “hiçbir ülkede bizimkisi kadar konuşulmaz” iddiasında bulunulur. Tartışmaların varlığı, içeriği ve seyri düşünülürse Eurovision’un abartıldığı muhakkaktır ama başka ülkelerde azımsanmasının çok da anlamı yoktur. Ön kabulle konuşalım: Bu ülkede şu ya da bu nedenle Eurovision önemlidir.

Takdim edilen şarkının müzikalitesi hakkında konuşmak yersiz. Eurovision şarkısı adı altında bir tür ortaya çıktı; vurmalı çalgıların-ara nağmelerin, oryantal motiflerin öne çıkartıldığı bir düzenleme yapılıyor. Kültür Bakanlığının tanıtım filmlerinde de bu türden bir eğilim var: Doğu ile Batının sentezi filan deniyor... Eğer Süperstar şarkısına bu çerçevede bakılırsa, bu çerçevenin iyi bir örneği olmadığı görülebiliyor.

İlgimi çeken iki nokta var. İlki, erken kapanan hafif tembel gözü nedeniyle şuh bakamayan (ısrarla profilden şuh bakması istenen) solistin şapkası. Öyle bir ay yıldızı, öyle bir biçimi var ki fes değil de nedir denecek muhtemelen. İkincisi şarkı basına takdim edilirken normal hayatlarında muhtemelen biraraya gelmeleri çok zor olan iki kişinin, solist ve TRT temsilcisinin açıklama yapması. Elmaya kaş göz çizmişler türünden badem bıyıklı TRT temsilcisi ne kadar özveride bulunduklarını “anlatıyor”. Pozitif enerjili, Avrupai, yeni anne olması nedeniyle mazbut Ajda örneği Sibel Tüzün ise ümitli ve inançlı olduğunu “gösteriyor”. Bir doğu batı sentezi daha mı demeli buna...

Geçen sene bir Yunan Kızı oryantal motifli hareketli şarkısı kadar bacaklarını da “sergilemiş”, birinci olmuştu. Biz, iyi darbuka çalan Türkçe’si kırık bir “Fransız” seçmiştik kendimize o sene. Olmadı, bu sene olur inşallah diyerek yeni bir “sentez” çıkartmışız, görünen o...Bacaksa bacak, motifse motif, darbukaysa darbuka diyen çıkacaktır. Ben demem mesela.

Not1
: Devlet Opera’nın kadrolu dansçılarına üzülüyorum. Her tanıtım filminde, her açılışta, her klipte danset, oradan oraya koş, aldığında üç kuruş memur maaşı olsun

Not2: Konuyla bir ilgisi yok ama yandaki Hukuk Fakültesinin önünde üzerinde Kan Toplama Aracı yazılı bir minibüs duruyor. Yorum yapmıyorum.

Related Posts with Thumbnails